Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
BENİ YAZMIŞSIN Heceöykü, Sayı: 91, Şubat-Mart 2019

 

 

Güdülgen Caddesi dopdolu. Önde giyimleri solmuş otuz kadar müzisyenden oluşma bir mızıka takımı politik marşlar çala çala gidiyor. Arkasında kırmızılar beyazlar içinde her partiden mahalle güzelleri, mahallenin, elinde sopasıyla sanki majörlük yapan en kızıl yanaklı kızına uymuşlar, hareketliler. Peşlerinden delikanlılar. Bayraklı flamalı, donuk bakışlı erkekler. Esnaf evlerinin kadınları: Ellerinde büyük tutulmuş pankartlar, yüzler hemen hiç yok. Devamında nerde bittiği kestirilmez bir kalabalık, kalabalık.

 Caddenin sağlı sollu bütün binaları: kapı, balkon, pencere, teras ve çatılarına kadar tıklım tıklım. Herkes güleç. Herkes çocuk. Çocuktan çocuk. Nümayiş alayının başlarında sayılır bir yerde eski damalı taksilerden biri of puf! Su kaynata kaynata. Yorgun. Üstünde önlü arkalı bağlanmış çift hoparlör bangır bangır. Yırtık. Arabanın arkasında, bir camda kör çorapçı Muhsin, diğerinde şaşı bakışlı kaz çobanı Asiye, yukarıdakilere el sallıyor, hoparlörden bir biri sesleniyor: “Atın, atın, eski çoraplarınızı atın, sandığa gidin oy atın, Muhsin geliyor, Jill geliyor!” Muhsin bırakıyor, öteki alıyor: “Atın, atın, eski çoraplarınızı atın, sandığa gidin oy atın, Asiye geliyor, Jill geliyor!”

Bekliyorlarmış, hazırmışlar meğer! Çoraplar atılıyor, kravatlar, gömlekler... Hatta kışlıklar: eldiven, atkı, bere... Ufaklık görülen her şey... Bir hengâmedir gidiyor. Var olsun mızıka takımı! Nefeslileri gerçi zayıf, klarnet de arada yan çiziyor, ama o davul yok mu o davul, gümbür gümbür, o olmasa, ha bir de tuba denilen o pistonlu alet, onlar olmasa mahşeri aşmak imkânsız. Onlar yol açıyor, onlarla yürüyor millet. Hemen her grupta, davul elbette ve gırnatadan oluşan çalgı takımı. Orada halay, burada hora, bar. “Gelin, gelin! Siz de gelin! Cemaziyülevvelini bildiklerimizle hesabımız var, katılın bize! Jill geliyor!” Alkış. Tufan. Yaşasın Beyazlar! Yıkılıyor ortalık.  “Gelin, gelin! Sizi de bekliyoruz. Oyu bizden alıp krediyi kaymak takımına verenlere ‘Yeter artık!’ demek için, katılın bize! Jill geliyor!” Alkış. Tufan. Yaşasın Kırmızılar! Kıyamet kopuyor.

Bir hafifliyor, bir hafifliyor yüksektekiler; yumuşacık tüyler, yumuşacık çorap, yumuşacık eldiven, yumuşacık kazlar, yumuşacık yumuşacık bir şeyler olup iniyor, iniyor, nümayişe katılıyorlar.

 

“Biliyorum bu hikâyeyi. Bir hafta oluyor, OSM’de okunmuştu Mustafa Kutlu’nun hikâyesinden sonra. Böyle bitiyor. Benden istediğin?”

“Hoca’ya sor o bilir, dediler. Beni mi anlatıyor bu hikâye?”

“Hadi canım, nerden çıkardın?”

“Baksana kadın şaşı, benim gibi de kaz çobanı.”

“Olsun, dünyada senden başka şaşı kaz çobanı yok mudur sanıyorsun? Kamyon kamyon! Hem takma bunları kafana. Alt tarafı hikâye bu, uyduruk bir şey. Fasa fiso!”

 

Hoca’nın öğrencilerinden dinleyenler vardı. Canı sıkkın Asiye’nin başında serçeler gibi cıvıldaştılar:

“Kim yazmış nu hikâyeyi?”

“Necati Mert adında biri, tatara titiri.”

“İyi bir hikâyeci midir? Hikâye nedir bilir mi?”   

“Bilmese de dediğim dedikçilerdendir.”

“Nerde yaşar, nerde oturur?”

Bir çığlık atar Asiye:

“Demeyin! Burada ha! Ben neden tanımıyorum? Ömer Seyfettin’i, Refik Halit’i, Sait Faik’i bilirim hikâyeci olarak, bu ismi hiç duymamışım!”

Tekrar Asiye:

“Peki nerde eğleşir bu adam, nerelere takılır? Huyu, tavrı? Politikası?”

“Kitapçılık yapar. Dükkânı Havuzlu Çarşı’dadır, ama on, on iki yıldır Parkinson hastası olduğundan işi oğlu yürütür, kendisi öğle üzerleri uğrar biraz, bunun dışında evde veya Donatım Parkı’ndadır, kimi akşamlar Neclâ Hanım’la yürüyüşe çıkar. Günlük hayatında hayli ‘mizantrop’ tavırlıdır; hikâyelerine o sıcacık insan sevgisinin nasıl girdiğine şaşarsınız. İnsana odaklanmış bir siyasetten yanadır.”

 

Ekşisözlük entırlarını hatırlatır bu bilgileri alır almaz çarşıya indi Asiye, dükkânı buldu, Emre’den yazarın parkta olduğunu öğrendi. Divan Kitap Kafe’de imiş, geçti karşısına oturdu. Hal hatır. Çay.

“Beni yazmışsın, bunlar ulu orta okunmuş da, memlekete rezil oldum!”

“O bir hikâye, yani gerçek değil, ama gerçeğimsi. Kurgu. Kurgu.”

“Öyle imsi mimsi, kurgu murgu bilmem, anlamam, yazdığın tıpkı ben.”

“Bunları neden üzerine alıyorsun? Seninle ilgisi yok ki!”

“Nasıl yok? Memlekette kamyon kamyon Asiye var; ben almasam bir başkası alacak.”

Yazar durdu. Düşündü.  

“Sen ne bela kadınsın be!”

“Yazdıkların saçma, yalan, yapıştırma. Ben anlattığın kadın değilim.”

“Hoppala, hani seni yazmıştım!”

“Partinin kadınlar kolunda çalışanlardan kim okusa, ‘Bu sensin!’ diyor.”

“Peki, benden şimdi ne bekliyorsun?”

“Yazdıklarını sileceksin! Ben ne şaşıyım ne de kaz çobanı. Vatanımı seviyorum! Nümayişle ilgim olmaz. ‘Yeter artık!’ demeyiz. Hem siz ne kibirlisiniz öyle: Bizi cahil cühela görüyorsunuz, ötekileri ise...” 

İş ciddi, yazar aldı bakalım ne dedi:

“Politikanın içindesin, içinde değilim, diyorsun. Öyleyse kör biriyle yatmış olmalısın. Kaz gütmekten utanma, bununla övünülür bile. Ötekiler dediğin, yukarıdakiler olacak, onlar da vasat aklın, mahdut fikrin insanları. Aranızda kendini kısa bağla(t)mayanlar var elbette. Çoğunuz, ama çoğunuz bir fasit daire içindesiniz! Dönüp duruyorsunuz.” 

Masanın etrafı dinleyenlerle çevrilmişti. Yazar, içlerinden birini tanıdı –aynı hikâye onun da elindeydi- şaşıya döndü:

“Muhteremi tanıtayım! Kör Muhsin’dir. Bakar kör. Bankanın yan duvarına dayalı tezgâhında çorap şu bu satar. Geçen gün, hava soğuk, ama daha çok merhamete geldiğimden, eldiven alayım dedim. Birini denedim: Sağ elimin serçeparmağı yüzükparmağımla birlikte girmek istiyor, izin vermiyorum, ama dinletemiyorum. Körün şöyle yap, böyle yap uyarıları oluyor, nafile! Sol elimde deniyorum, o da nafile. Kör ya, neden yapamadığımı anlamıyor, görmüyor. Sınıfının öfkeden bütün kudurmuşluğu ile: “Koca adam olmuşsun bir eldivenin olmamış, eldiven giymeyi öğrenememişsin!” Şaşırdım: “Siz ne diyorsunuz?” Eldivenleri elimden çekerken: “Yürü git be, seninle mi uğraşacağım!” Ne diyeceğimi şaşırdım: “Kovmak yakıştı mı size?” Müthiş bir mantıkla: “Kovmuyorum, yürü git diyorum!” La havle vela kuvvete!

“Anlattığınız gerçek mi, sahi mi? Bunlar oldu mu?”

Yazar, çorapçıya baktı, ne diyorsun der gibi:

 “Gerçekte böyle olmadı, fakat anlattığı adam, fazlasıyla ben.”

Bu kez Asiye:

“Gerçeği neden bozuyorsunuz, bozmadan yazsanıza.”

“Bozmuyor, düzenliyoruz; hayat karışıktır çünkü bir şey söylemez. Onu söyler kılıyoruz.”

“Bunu nasıl yapıyorsunuz?”

“Anlatıcı sözcümüzdür, o yapıyor.”

 

Bu hikâye burada biter, uzatılmaz. Muhsin’le Asiye iki hikâye arkadaşı olarak parktan çıktılar, durdular. Dönüp baktılar ki ne kafe vardı ne masa ne de etrafındakiler. Yazar park boyunca yavaş yavaş akan suya karşı bir bankta oturmaktaydı, dalgındı.  Yanında da sözcüsü, yazara sokulmuş, omzunda uyumaya durmuştu. Yeni bir hikâye hazırlığı vardı galiba.

 

Diğerleri

ADA TRENİNİN ADA'YA GELİŞİ Heceöykü, Sayı: 93, Haziran-Temmuz 2019

BENİ YAZMIŞSIN Heceöykü, Sayı: 91, Şubat-Mart 2019

NE DİYORSUNUZ SEHER HANIM? Karabatak, Sayı: 42, Ocak-Şubat 2019

GELEN YOKTU Heceöykü, Sayı: 90, Aralık 2018-Ocak 2019

BİR DE KIZIMIZ VAR BİZİM Heceöykü, Sayı: 89, Ekim-Kasım 2018

DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK Heceöykü,Sayı: 87, Haziran- Temmuz 2018

İÇ İÇE Karabatak, Sayı: 36, Ocak-Şubat 2018

KİTAPÇI Heceöykü, Sayı: 86, Nisan-Mayıs 2018

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net