Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
ADA TRENİNİN ADA'YA GELİŞİ Heceöykü, Sayı: 93, Haziran-Temmuz 2019

 

 

 “Ağbi, kim bunlar yav? Kaç haftadır her cumartesi bangır bangır... Yetti.”

“Ne diyorsun Sezai? Demokrasi var. Engelleyemezsin.”

“Ama yazarken demokrasi memokrasi demiyor, gönlünce kesiyor, ekliyorsun. Olanı atıyor, olmayanı katıyorsun.”

“Yok devenin pabucu! Evet, yapıyorum. Ama gelişigüzel değil. Her öykünün bir amacı vardır ve bir öykü nelerden oluyorsa: kelime, cümle, kişi, tasvir şu bu, yazar, o amaca göre seçer, sıralar, kurgular bunları. İrade öyküdedir.”

“O zaman da gerçeği zorluyor, doğruyu engelliyorsun. Eğip bükmeden yazsana.”

“İşte’ler! Meydandalar. Öyle, çıplak. Dolambaçsız. Senin gerçek saydığın, bu!”

“Gerçek diye gözümün gördüğüne derim ben. Sen görmüyorsun. Seninkiler hayal. Yalan.”

“Öyküyü okuduğunda, dediklerinden pişman olabilirsin.”

“Meraklandırdın. Yanlarına gideyim hele, anlarız. Allah sana kolaylık versin! Öykünle kal!”

 

Orhan Veli bilir: “Ada demek, Adapazarı demek.” Biz istasyon deriz. İstasyon küçüktür, mescit sıcaklığındadır. Gar bilmeyiz. Bizim trenler, gelir, istasyonu sağına alarak durur. Ada, hattın son istasyonu değilmiş gibi. Demiryolunun soğuk beton duvarla burun buruna geldiği yerler gar oluyor galiba. Orhan Veli’nin treni gelir, usulünce durur. Trenden iner şair, Çark’a gider: “Kadehler şişe olur Çark’ın başında.”

Şu tren yolu var ya tam yüz otuz yıldır burada. Son yedi yıl dışında İstanbul’a taşıdı hep: meyve, sebze, hububat; İstanbul’dan taşıdı hep: işlenmiş, kutulanmış fabrikasyon, çoğu ithal, olmasa da olur ıvır zıvır, para tuzakları... Ambarlar, istasyonun çaprazındaydı. Yan yana, yan yana. Önlerinde yedi sekiz hat. Yük vagonları bekler. Sırayla mal indirir, mal alırlar, giderler. Çocukluğumda böyle bir hengâmeydi burası. Ve yolcu, yolcu, yolcu. Üç sınıftılar: Kalantorlar kompartımanda gider, koltukları kırmızı deridir. Orta halliler açık alanda, bir arada otururlar, koltukları yeşil. Üçüncü mevki garibanlarındır, sıraları tahta....

 

 Öykücü haklı.

Kemalizm, “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” dese de, trenler, özellikle tek parti dönemi trenleri kaynaşmadığımızı apaçık gösterir. Ama Menderesli yıllarda da trenler yolcuya sağlanan konfora ve bilet ücretlerine göre düzenlenmişti. Aslında hiçbir zaman kaynaşmadık. Şöyle ki ulaşımda seçenekler ve kolaylıklar arttıkça sınıfsal ayrışma dar alandan çıktı, gayet büyüdü ama o ölçüde de kendini gizledi.

Büyük dönüşüm 12 Eylül Darbesi ile başlar. Demiryolu ulaşımını, o 80’li liberal yıllarda komünist işi gördüğünü söyler Turgut Özal. Yeni yeni karayolları yapılır, demiryolu ulaşımı ihmale uğrar. Taşımacılık, epey zamandır zaten karayolu ile yapılmaktadır, dönüşüm yıllarında kargo firmalarının eline geçer, hız kazanır. Hele ki şu son on beş yirmi yıl içinde yurt içi hava ulaşımının özendirilmesiyle demiryolları iyice bırakılır. Trenler; paraları kıt, paraları sayılı yurttaşlarındır artık.

 

“Necati Ağbi?”

Sese dönüyorum: Öykücü. Desteğimden memnun, sağ elinin dört parmağını yummuş, başparmağıyla selam çakıyor. Ben de çakıyorum. Haydi öykücü, konuş! Kim tutar seni be! Kulağım sende:

“Bu Adapazarı treninin hemen bütün yolcuları İzmit’te, İstanbul’un Anadolu yakasında çalışanlar. Sabah gidip akşam dönenler: işçiler, küçük memurlar, öğrenciler, ucuzcu semt pazarlarını kovalayan kadınlar... İnsancıklar. Tam yedi yıldır trenlerinden uzaklar.”

 

Garın dışında, meydana bakan tarafında bağrış çağrış arttı. Öykücü garın içinden oraya seğirtti. Ben de peşinden. Basamaklarda otuz, otuz beş kadardılar. Çoğu kadın. Megafonları var. Sırayla konuşuyor, iki konuşma arası şarkılar söylüyor, slogan atıyorlar. Sezai de aralarında. Hiç şikâyeti yok. Bağırıyor, hoplayıp zıplıyor, böyle yapmakla gerçekliğinin görünür olduğuna ancak inanıyor gibi ve öykücüye nispet verdiğine...

 

Alt dudağı geniş boyalı bir kokona: Arkadaşlar, Ada treni Ada’ya gelecek, getirteceğiz. Mithatpaşa şuracıkta; Mithatpaşa’ya kadar gelen tren Ada’ya niçin gelmesin, gelemesin? Götürdüler; getirmiyorlar. Hurra! Ada’ya da gelecek, gelecek, başka yolu yok!

Gözleri kara boyalı bir kraliçe: Neden getirmiyorlar? Gar yıkılacak, meydan, demiryolu ve yolun iki tarafı tek parça hâline getirilecek de ondan. Rant, bu işte. Sonra bu rant iktidardakiler tarafından paylaşılacak. Yağma yok arkadaşlar! Öyleyse haydi koro: Yağma yok, biz varız, biz varız!

Saçları ışıl ışıl kızıl boyalı bir kontes: Efendim, Ada treni daha hareket eder etmez üç hemzemin geçitten geçiyor, bu da şehir trafiğini aksatıyormuş. Yalan! Geçtiği doğru, aksattığı yanlış. Yedi yıl öncesine kadar aksatmıyordu... Şimdi aksatıyorsa demiryolunu eksiye indirin, artıya çıkarın. Çaresi var, yok değil. Neden duruyoruz, öyleyse hep beraber:  Çare belli, çare belli; çaresizlik sizde!”      

Eteği kısa, üstü askılı, teni yanmaktan kapkara bir akide şekeri matmazel, pembeli yeşilli: İçim yanıyor! Cumhuriyet’le kazandıklarımızın bir bir elden gittiğini görmüyor muyum içim yanıyor. Yanıyor. “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan...”  Ata’mız Cumhuriyet’i ‘sonsuza değin saklama ve savunma’ görevini bize verdi. Gençlere. “...On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan!” Yurdum insanını karanlıktan, kağnıdan ‘O’ kurtardı, aydınlıkla, trenle buluşturdu. Şimdi eller havaya ve aşk ile: “Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan / Demir ağlarla ördük Anayurdu dört baştan.”

Laci kruvaze kostümü içinde bir kıranta, papyonlu, ayakkabısı bağcıklı, başında fötr elbette: Atatürk’ümüzün Ada trenini kimse buradan götüremez dostlar! O tren gelecek! Getireceğiz dostlar! Buyurun, aşk ile bir dahi: “Demir ağlarla ördük Anayurdu dört baştan.” 

 

Öykücü bu kadarını beklemiyormuş demek, telaşla baktı, ben ne diyeceğim diye. Ne diyeceğim? Cahillik.

Efendiler! Demiryolu ulaşımı dünyada ilk kez 1825’te İngiltere’de başlar, Avrupa’da hızla yayılır, bize de aynı hızla gelir. Osmanlı’nın Avrupa topraklarındaki ilk demiryolu 1856’da Sultan Abdülmecit döneminde Cenova-Köstence arasında İngilizler tarafından yapılır. Aynı yıl, Osmanlı’nın Asya topraklarındaki ilk demiryolu 130 kilometrelik İzmir-Aydın demiryolunun yapımına da başlanır, bitirilmesi on yıl sürer, açılışı 1866’da Abdülaziz zamanındadır.

Demiryollarının yapımını ve işletilmesini kilometre kâr garantisiyle yabancı şirketlere verir Osmanlı. Fakat çalışmalar 1880’lere kadar yavaş gider, Düyunu Umumiye İdaresi'nin kurulmasından sonra hızlanır. Abdülhamit dönemidir; İdare, teminat gösterilen vergilere şirket adına el koyma imtiyazı almıştır. Saray, borçlanmaktan kaçmaz; yoğun demiryolu yapımı bu dönemde gerçekleştirilir. Nitekim 1871-1873 arasında Abdülaziz döneminde açılan Haydarpaşa-İzmit hattı ancak on yedi yıl sonra, Abdülhamit döneminde, 1890’da Adapazarı’na, 1891’de Bilecik’e, 1893’te Ankara’ya ulaşır.

1856-1918 arası bu yöntemle Avrupa, Anadolu ve Arap topraklarında yapılan demiryolu 6778 kilometredir. Devlet de kendi imkânları ve dünya Müslümanlarının bağışlarıyla 1464 kilometrelik Hicaz demiryolunu yapar. Toplamı 8342 kilometredir. Ne ki imparatorluğun 62 yılda ördüğü demir ağlardan 1918’de kala kala, 3756’sı yabancı şirketlerden, 356’sı Rus işgalinden olmak üzere toplamda 4112 kilometre kalır.

Cumhuriyet’in bu hatlara on yılda ek olarak yaptığı 1500 kilometreyi bulmaz. Yani şair ikilisinin sözünü ettiği, Anayurt’a dört baştan örülen demir ağların dörtte üçü Osmanlı’dan kalmadır. Demiryollarının 7755 kilometreye ulaştığı 1940’ta bile, eklenen, kalanın önünde değildir.

 

“Tren gelir hoş gelir (ley ley limi limi ley) / Odaları boş gelir (mini mini güzel gel bize) / Duydum yâr bize gelmiş (ley ley limi limi ley) / Safa gelir hoş gelir (mini mini güzel gel bize)”

 

“Öykücü, bunlar da kim?”

“Yakında yerel seçimler var ya, treni getiriyorlar, birazdan burada olacaklar. Bunlar da karşılayıcılar.”

“Sen nereden biliyorsun?”

“Ben uyduruyorum Sezai. Öykü yazıyorum.”

“Ama trenin geleceğini Cumhuriyetçiler bilmiyor.”

“Onların bilmemeleri gerekiyor, öykü gereği.”

“Yırtınıp duruyorlar, ‘Biz getireceğiz!’ diye.”

“Geç! Kurusıkı atıyorlar!”  

“Halleri hiç de öyle görünmüyor. Baksana ley ley limi limi ley’cilerle cumhuriyetçiler birbirlerine nasıl hain hainler!”

“Geç, dedim. Yaptıkları, tiyatro. Oyunun adı: Düşman Kardeşler. Biz ne’yiz? Seyirci.”

“Yine uyduruyorsun! Yazıyorsun!”

“Cumhuriyetçilerin, treni dert edindiklerini düşünüyorsun değil mi? Yaya kalırsın! Şu boyalı, askılı, papyonlu otuz kadar kişi trene hiç binmedi Sezai. Babaları, dedeleri –evet- bindi, ama onlar da kırmızı ya da yeşil mevkide gittiler. Şimdi kalkmış, trenimizi istiyoruz, diyorlar. Hadi canım!”

 

Daha konuşacaklardı. Bir ses... Uzaktan. Dümdüz. Israrcı. Yaklaştıkça büyüdü, kalınlaştı, tam, yoksa tren mi, trenlerinin sesi mi diye düşündüğümüzde, bir es, ardından bir ses: “Hasdur, ya Allah!” bir mübalağa koptu ki sanırsınız at sırtında sekiz davul, üç devenin sırtında sağlı sollu üç çift kös ve on ikişer adet zurna, nakkare, boru ve zilden olma mehteran geliyor: iki adım ileri, bir adım geri.

Üçüncü hemzemin geçitte başladı marşlar: “Yine de şahlanıyor aman / Kolbaşının yandım da kır atı / Görünüyor yandım aman / Bize serhat yolları.” Peş peşe, peş peşe: “Ey şanlı ordu, ey şanlı asker / Haydi gazanfer, umman-ı safter / Bir elde kalkan bir elde hançer / Serhadde doğru ey şanlı asker. (...)  Allahü ekber, Allahü ekber / Ordumuz olsun daim muzaffer”.

Tren gara girdi. Önünde defne dallarıyla çerçeve edilmiş büyük boy bir Sultan Hamit fotoğrafı, pencereler çiçekler içinde renk rengârenk. Koca mehter bir CD’ye alınmış, ya da şöyle: koca tren baştan başa mehter kesilmiş: “Ceddin deden, neslin baban / Hep kahraman Türk milleti / Orduların pek çok zaman / Vermişler dünyaya şan.” Yolcular marşlarla indi. Hepsi erkek. Peron tıklım tıklım. Bayraklar. Flamalar. Meydandan hatta ta ötelerden, sesi duyanlar, nedir bu, seferberlik mi var merakıyla koşu koştular. Gar adeta mahşer. Öykücüye bakındım. Yerelin gazetecileri. Televizyonlar. Canlı yayın ekipleri. Bir hengâmedir gitmekte. Aralarında öykücü. Yanında Sezai. Öykücü heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyor. Kızmış. Sağa sola bakındı, beni arıyorsa eğer, görmesi zor; bağırsam buradayım diye, duyuramam. Cebini çıkardı, cebim çaldı:

“Necati Ağbi, bu Ada treninin mehterle ne ilgisi var Allah aşkına! Harbe mi gidiyoruz? Sezai’ye anlatamıyorum.”

“Haklısın öykücü, yok. Mehterlerinin de mehterle ilgisi yok. Yaptıkları, cahillik.”

 

Şimdi Bilal Aksoy ve Nuri Özcan’ın yazılarından derlenmiş bir dipnot:

Efendiler! Mehter, yeniçeri askerî bandosudur. Bektaşi akidelerine bağlıdır. Orduyla birlikte sefere çıkar, gümbür gümbür sesiyle askere cesaret verir, düşmana korku salar. On İki İmam’a, Hz. Ali’ye ve Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’ye gülbank (dua) okuyarak çıkılır sefere. Bugünkü gibi marşlar II. Mahmıt’a kadar yoktu; Bektaşi şairlerinden deyişler seslendirilmekteydi. Bunlardan biri, mesela Muhyi’nindi: “Zahid bizi tân eyleme / Hak ismin okur dilimiz / Sakın efsane söyleme / Hazret’e varır yolumuz.” Şehzade Beyazıt’ın ölümünde, Mehteran’ın seslendirdiği deyiş de budur.  

1826 yılında II. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı, ocakla aynı akidelere bağlı Ahilik teşkilatını ve Mehterane-i Hümayun’u tasfiye eder. Bektaşiler zorda kalır, kendilerini bir koruma refleksiyle Nakşibendilik içinde gizlemeye çalışırlar. Mehteran’ın yerine 1828 yılında III. Selim tarafından Mızıka-i Humayun adıyla batı kopyası bir saray bandosu kurulur, başına da Giuseppe Donizetti getirilir. Bektaşi deyişlerinin yerini batı tarzı marşlar alır: Reşadiye Marşı, Hamidiye Marşı gibi. Uzun bir aradan sonra, Türkçülük akımının etkisiyle tekrar hatırlanır mehter, 1914’te Mehteran-ı Hakaniye adıyla tekrar kurulur; mehterbaşılığa da Eyyûbî Ali Rıza Bey (Şengel) getirilir. Ali Rıza Bey kendi bestelerine ve dönemin kimi bestekârlarının eserlerine klasik fasılları da katarak milliyetçi / kavmiyetçi yeni bir repertuar oluşturur. İçlerinde eski Bektaşi deyişlerinden konjonktüre uyarlananlar da vardır: Bektaşi şair Teslim Dede’nin bir deyişinin “Ceddin deden, neslin baban” yapılması gibi. Cumhuriyet, saltanatın bir kurumu olarak görür mehteri, 1935’te lağveder, fakat 1952’de Genelkurmay Başkanlığınca yeniden kurulur; marşları da galiba Türk-İslam tezini seslendirir artık. 

 

“Ya Cumhuriyetçiler?”

“Onlar da o kadar biliyorlar işte! Gelmesini istedikleri trenin Abdülhamit treni olduğunu bilselerdi, merdivene çıkarlar mıydı?”

“Anladım. Dediklerini Sezai’ye söyleyeceğim.”

Sezai dinlemiyor, Cumhuriyetçi kadınlar ucun ucun demokrasi treninden inenlere katılmakta, trenin geldiğine mi sevinsinler, baskına uğradıklarına, basın açıklamalarının piç olduğuna mı yansınlar, iki arada bir derede kalmış adımlarla yürümekteler, onları gösteriyor öykücüye. Kavga bekliyor herhal! Çıkmıyor.

 

“Teslim Dede’n, Teslim Baba’n” sustu. 

Aldı sazı, sesine güvenen bir partili:

“Hemşehrilerim! Demiryolunuzun bakım ve onarımı tamamlandı. Treninizi getirdik. Artık güven içinde yolculuk yapacaksınız. Nifakçılar, türlü iftiralarla bizi karalamaya çalıştılarsa da muvaffak olamadılar. Bundan sonra da olamayacak, aramızı açamayacaklar. Biz demiryolu seferberliğini Hicaz demiryoluyla başlatan ve sadece dünya Müslümanlarından gelen bağışlarla sürdüren Ulu Hakan Abdülhamit Han Hazretlerinin –Rabbim ona rahmetiyle muamele etsin inşallah- ahfadıyız çünkü. Onun açtığı yoldan yürüyoruz. Yapamazlar, deniyordu. Yaptık. Onu da yaptık. İşte Yüksek Hızlı Tren –ki saatte 250-300 kilometre hız demek bu.

“Kıymetli hemşehrilerim! İlimiz milletvekilleri de trendeydiler, treni büyükşehir belediyesi başkan adayımız ve on altı ilçe belediye başkan adayımız birlikte getirdiler. Tren sizin. Tren bizim. Kimseler alıp götüremez artık.”

 

Platformdaydılar. Adayların alınları dar, saçları sık ve siyahtı. Malla mülkle ve parayla geç, çok geç tanışmışlarda görülen bir oturmamışlık da mı vardı üzerlerinde? Yahut müstear bir alçakgönüllülük mü? Neyse!

“Tren sahiden bunların mı Sezai? Treni dert edinmişler, getirdikleri nümayiş treni dışında bir trene hiç binmişler mi hayatlarında? Trenin yokluğundan hiç sarsılmış mı bütçeleri?”

“Ama mazlumlar.”

“Kendileri değil, bakışları mazlum.”

“Yani?”

“Bakışları dedelerinden kalma. Onlar, mazlum. Sevkiyatlarda cepheden cepheye trenle gönderilenler, onlar.”

 

Aslında öykü burada bitti. Öykücü, finali benimle yapacaktı; peşine Sezai de takılmıştı. Geldiler.

Öykücü sordu:

“Dalgınsın Sezai, hayrola! Kavganın niçin çıkmadığını mı düşünüyorsun?”

 

Platformdakiler de son sözlerini söylediler:

 “Hemşehrilerim! Beş dönemdir hizmetinizde olduk; başkan adaylarımız yine hizmetinize talipler, oylarınızı bekliyorlar. Allah’a emanet olunuz!”

Kalabalığı sağ ellerini kalplerine götürerek selamladılar. Alkışlarla, ıslıklarla indiler platformdan.

Lahzada bir marş koptu. Demiryolu, gar, meydan, bütün şehir, cumhuriyetçisi, demokratı hep bir ağızdan: “Dağ başını duman almış / Gümüş dere durmaz akar / Bu ağaçlar güzel kuşlar / Yürüyelim arkadaşlar!”

 

Sezai, kalabalığa baktı, mırıldandı: “Madem yürüyeceksiniz, size tren ne lazım!”

Öykücü omuzuma sıçradı, Yeni bir öykü için Kütüphane’ye gidecek, çalışacaktık. Arkamıza bakmadan yola koyulduk.

ADA TRENİNİN ADA’YA GELİŞİ
 
NECATİ MERT
 
 
 “Ağbi, kim bunlar yav? Kaç haftadır her cumartesi bangır bangır... Yetti.” 
“Ne diyorsun Sezai? Demokrasi var. Engelleyemezsin.”
“Ama yazarken demokrasi memokrasi demiyor, gönlünce kesiyor, ekliyorsun. Olanı atıyor, olmayanı katıyorsun.”
“Yok devenin pabucu! Evet, yapıyorum. Ama gelişigüzel değil. Her öykünün bir amacı vardır ve bir öykü nelerden oluyorsa: kelime, cümle, kişi, tasvir şu bu, yazar, o amaca göre seçer, sıralar, kurgular bunları. İrade öyküdedir.”
“O zaman da gerçeği zorluyor, doğruyu engelliyorsun. Eğip bükmeden yazsana.”
“İşte’ler! Meydandalar. Öyle, çıplak. Dolambaçsız. Senin gerçek saydığın, bu!”
“Gerçek diye gözümün gördüğüne derim ben. Sen görmüyorsun. Seninkiler hayal. Yalan.”
“Öyküyü okuduğunda, dediklerinden pişman olabilirsin.”
“Meraklandırdın. Yanlarına gideyim hele, anlarız. Allah sana kolaylık versin! Öykünle kal!”
 
Orhan Veli bilir: “Ada demek, Adapazarı demek.” Biz istasyon deriz. İstasyon küçüktür, mescit sıcaklığındadır. Gar bilmeyiz. Bizim trenler, gelir, istasyonu sağına alarak durur. Ada, hattın son istasyonu değilmiş gibi. Demiryolunun soğuk beton duvarla burun buruna geldiği yerler gar oluyor galiba. Orhan Veli’nin treni gelir, usulünce durur. Trenden iner şair, Çark’a gider: “Kadehler şişe olur Çark’ın başında.”
Şu tren yolu var ya tam yüz otuz yıldır burada. Son yedi yıl dışında İstanbul’a taşıdı hep: meyve, sebze, hububat; İstanbul’dan taşıdı hep: işlenmiş, kutulanmış fabrikasyon, çoğu ithal, olmasa da olur ıvır zıvır, para tuzakları... Ambarlar, istasyonun çaprazındaydı. Yan yana, yan yana. Önlerinde yedi sekiz hat. Yük vagonları bekler. Sırayla mal indirir, mal alırlar, giderler. Çocukluğumda böyle bir hengâmeydi burası. Ve yolcu, yolcu, yolcu. Üç sınıftılar: Kalantorlar kompartımanda gider, koltukları kırmızı deridir. Orta halliler açık alanda, bir arada otururlar, koltukları yeşil. Üçüncü mevki garibanlarındır, sıraları tahta.... 
 
 Öykücü haklı.
Kemalizm, “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” dese de, trenler, özellikle tek parti dönemi trenleri kaynaşmadığımızı apaçık gösterir. Ama Menderesli yıllarda da trenler yolcuya sağlanan konfora ve bilet ücretlerine göre düzenlenmişti. Aslında hiçbir zaman kaynaşmadık. Şöyle ki ulaşımda seçenekler ve kolaylıklar arttıkça sınıfsal ayrışma dar alandan çıktı, gayet büyüdü ama o ölçüde de kendini gizledi. 
Büyük dönüşüm 12 Eylül Darbesi ile başlar. Demiryolu ulaşımını, o 80’li liberal yıllarda komünist işi gördüğünü söyler Turgut Özal. Yeni yeni karayolları yapılır, demiryolu ulaşımı ihmale uğrar. Taşımacılık, epey zamandır zaten karayolu ile yapılmaktadır, dönüşüm yıllarında kargo firmalarının eline geçer, hız kazanır. Hele ki şu son on beş yirmi yıl içinde yurt içi hava ulaşımının özendirilmesiyle demiryolları iyice bırakılır. Trenler; paraları kıt, paraları sayılı yurttaşlarındır artık. 
 
“Necati Ağbi?”
Sese dönüyorum: Öykücü. Desteğimden memnun, sağ elinin dört parmağını yummuş, başparmağıyla selam çakıyor. Ben de çakıyorum. Haydi öykücü, konuş! Kim tutar seni be! Kulağım sende:
“Bu Adapazarı treninin hemen bütün yolcuları İzmit’te, İstanbul’un Anadolu yakasında çalışanlar. Sabah gidip akşam dönenler: işçiler, küçük memurlar, öğrenciler, ucuzcu semt pazarlarını kovalayan kadınlar... İnsancıklar. Tam yedi yıldır trenlerinden uzaklar.”
 
Garın dışında, meydana bakan tarafında bağrış çağrış arttı. Öykücü garın içinden oraya seğirtti. Ben de peşinden. Basamaklarda otuz, otuz beş kadardılar. Çoğu kadın. Megafonları var. Sırayla konuşuyor, iki konuşma arası şarkılar söylüyor, slogan atıyorlar. Sezai de aralarında. Hiç şikâyeti yok. Bağırıyor, hoplayıp zıplıyor, böyle yapmakla gerçekliğinin görünür olduğuna ancak inanıyor gibi ve öykücüye nispet verdiğine...
 
Alt dudağı geniş boyalı bir kokona: Arkadaşlar, Ada treni Ada’ya gelecek, getirteceğiz. Mithatpaşa şuracıkta; Mithatpaşa’ya kadar gelen tren Ada’ya niçin gelmesin, gelemesin? Götürdüler; getirmiyorlar. Hurra! Ada’ya da gelecek, gelecek, başka yolu yok! 
Gözleri kara boyalı bir kraliçe: Neden getirmiyorlar? Gar yıkılacak, meydan, demiryolu ve yolun iki tarafı tek parça hâline getirilecek de ondan. Rant, bu işte. Sonra bu rant iktidardakiler tarafından paylaşılacak. Yağma yok arkadaşlar! Öyleyse haydi koro: Yağma yok, biz varız, biz varız!
Saçları ışıl ışıl kızıl boyalı bir kontes: Efendim, Ada treni daha hareket eder etmez üç hemzemin geçitten geçiyor, bu da şehir trafiğini aksatıyormuş. Yalan! Geçtiği doğru, aksattığı yanlış. Yedi yıl öncesine kadar aksatmıyordu... Şimdi aksatıyorsa demiryolunu eksiye indirin, artıya çıkarın. Çaresi var, yok değil. Neden duruyoruz, öyleyse hep beraber:  Çare belli, çare belli; çaresizlik sizde!”      
Eteği kısa, üstü askılı, teni yanmaktan kapkara bir akide şekeri matmazel, pembeli yeşilli: İçim yanıyor! Cumhuriyet’le kazandıklarımızın bir bir elden gittiğini görmüyor muyum içim yanıyor. Yanıyor. “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan...”  Ata’mız Cumhuriyet’i ‘sonsuza değin saklama ve savunma’ görevini bize verdi. Gençlere. “...On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan!” Yurdum insanını karanlıktan, kağnıdan ‘O’ kurtardı, aydınlıkla, trenle buluşturdu. Şimdi eller havaya ve aşk ile: “Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan / Demir ağlarla ördük Anayurdu dört baştan.”
Laci kruvaze kostümü içinde bir kıranta, papyonlu, ayakkabısı bağcıklı, başında fötr elbette: Atatürk’ümüzün Ada trenini kimse buradan götüremez dostlar! O tren gelecek! Getireceğiz dostlar! Buyurun, aşk ile bir dahi: “Demir ağlarla ördük Anayurdu dört baştan.”  
 
Öykücü bu kadarını beklemiyormuş demek, telaşla baktı, ben ne diyeceğim diye. Ne diyeceğim? Cahillik.
Efendiler! Demiryolu ulaşımı dünyada ilk kez 1825’te İngiltere’de başlar, Avrupa’da hızla yayılır, bize de aynı hızla gelir. Osmanlı’nın Avrupa topraklarındaki ilk demiryolu 1856’da Sultan Abdülmecit döneminde Cenova-Köstence arasında İngilizler tarafından yapılır. Aynı yıl, Osmanlı’nın Asya topraklarındaki ilk demiryolu 130 kilometrelik İzmir-Aydın demiryolunun yapımına da başlanır, bitirilmesi on yıl sürer, açılışı 1866’da Abdülaziz zamanındadır. 
Demiryollarının yapımını ve işletilmesini kilometre kâr garantisiyle yabancı şirketlere verir Osmanlı. Fakat çalışmalar 1880’lere kadar yavaş gider, Düyunu Umumiye İdaresi'nin kurulmasından sonra hızlanır. Abdülhamit dönemidir; İdare, teminat gösterilen vergilere şirket adına el koyma imtiyazı almıştır. Saray, borçlanmaktan kaçmaz; yoğun demiryolu yapımı bu dönemde gerçekleştirilir. Nitekim 1871-1873 arasında Abdülaziz döneminde açılan Haydarpaşa-İzmit hattı ancak on yedi yıl sonra, Abdülhamit döneminde, 1890’da Adapazarı’na, 1891’de Bilecik’e, 1893’te Ankara’ya ulaşır. 
1856-1918 arası bu yöntemle Avrupa, Anadolu ve Arap topraklarında yapılan demiryolu 6778 kilometredir. Devlet de kendi imkânları ve dünya Müslümanlarının bağışlarıyla 1464 kilometrelik Hicaz demiryolunu yapar. Toplamı 8342 kilometredir. Ne ki imparatorluğun 62 yılda ördüğü demir ağlardan 1918’de kala kala, 3756’sı yabancı şirketlerden, 356’sı Rus işgalinden olmak üzere toplamda 4112 kilometre kalır.
Cumhuriyet’in bu hatlara on yılda ek olarak yaptığı 1500 kilometreyi bulmaz. Yani şair ikilisinin sözünü ettiği, Anayurt’a dört baştan örülen demir ağların dörtte üçü Osmanlı’dan kalmadır. Demiryollarının 7755 kilometreye ulaştığı 1940’ta bile, eklenen, kalanın önünde değildir.
 
“Tren gelir hoş gelir (ley ley limi limi ley) / Odaları boş gelir (mini mini güzel gel bize) / Duydum yâr bize gelmiş (ley ley limi limi ley) / Safa gelir hoş gelir (mini mini güzel gel bize)”
 
“Öykücü, bunlar da kim?”
“Yakında yerel seçimler var ya, treni getiriyorlar, birazdan burada olacaklar. Bunlar da karşılayıcılar.”
“Sen nereden biliyorsun?”
“Ben uyduruyorum Sezai. Öykü yazıyorum.”
“Ama trenin geleceğini Cumhuriyetçiler bilmiyor.”
“Onların bilmemeleri gerekiyor, öykü gereği.”
“Yırtınıp duruyorlar, ‘Biz getireceğiz!’ diye.”
“Geç! Kurusıkı atıyorlar!”  
“Halleri hiç de öyle görünmüyor. Baksana ley ley limi limi ley’cilerle cumhuriyetçiler birbirlerine nasıl hain hainler!”
“Geç, dedim. Yaptıkları, tiyatro. Oyunun adı: Düşman Kardeşler. Biz ne’yiz? Seyirci.”
“Yine uyduruyorsun! Yazıyorsun!”
“Cumhuriyetçilerin, treni dert edindiklerini düşünüyorsun değil mi? Yaya kalırsın! Şu boyalı, askılı, papyonlu otuz kadar kişi trene hiç binmedi Sezai. Babaları, dedeleri –evet- bindi, ama onlar da kırmızı ya da yeşil mevkide gittiler. Şimdi kalkmış, trenimizi istiyoruz, diyorlar. Hadi canım!”
 
Daha konuşacaklardı. Bir ses... Uzaktan. Dümdüz. Israrcı. Yaklaştıkça büyüdü, kalınlaştı, tam, yoksa tren mi, trenlerinin sesi mi diye düşündüğümüzde, bir es, ardından bir ses: “Hasdur, ya Allah!” bir mübalağa koptu ki sanırsınız at sırtında sekiz davul, üç devenin sırtında sağlı sollu üç çift kös ve on ikişer adet zurna, nakkare, boru ve zilden olma mehteran geliyor: iki adım ileri, bir adım geri.
Üçüncü hemzemin geçitte başladı marşlar: “Yine de şahlanıyor aman / Kolbaşının yandım da kır atı / Görünüyor yandım aman / Bize serhat yolları.” Peş peşe, peş peşe: “Ey şanlı ordu, ey şanlı asker / Haydi gazanfer, umman-ı safter / Bir elde kalkan bir elde hançer / Serhadde doğru ey şanlı asker. (...)  Allahü ekber, Allahü ekber / Ordumuz olsun daim muzaffer”. 
Tren gara girdi. Önünde defne dallarıyla çerçeve edilmiş büyük boy bir Sultan Hamit fotoğrafı, pencereler çiçekler içinde renk rengârenk. Koca mehter bir CD’ye alınmış, ya da şöyle: koca tren baştan başa mehter kesilmiş: “Ceddin deden, neslin baban / Hep kahraman Türk milleti / Orduların pek çok zaman / Vermişler dünyaya şan.” Yolcular marşlarla indi. Hepsi erkek. Peron tıklım tıklım. Bayraklar. Flamalar. Meydandan hatta ta ötelerden, sesi duyanlar, nedir bu, seferberlik mi var merakıyla koşu koştular. Gar adeta mahşer. Öykücüye bakındım. Yerelin gazetecileri. Televizyonlar. Canlı yayın ekipleri. Bir hengâmedir gitmekte. Aralarında öykücü. Yanında Sezai. Öykücü heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyor. Kızmış. Sağa sola bakındı, beni arıyorsa eğer, görmesi zor; bağırsam buradayım diye, duyuramam. Cebini çıkardı, cebim çaldı: 
“Necati Ağbi, bu Ada treninin mehterle ne ilgisi var Allah aşkına! Harbe mi gidiyoruz? Sezai’ye anlatamıyorum.” 
“Haklısın öykücü, yok. Mehterlerinin de mehterle ilgisi yok. Yaptıkları, cahillik.”
 
Şimdi Bilal Aksoy ve Nuri Özcan’ın yazılarından derlenmiş bir dipnot: 
Efendiler! Mehter, yeniçeri askerî bandosudur. Bektaşi akidelerine bağlıdır. Orduyla birlikte sefere çıkar, gümbür gümbür sesiyle askere cesaret verir, düşmana korku salar. On İki İmam’a, Hz. Ali’ye ve Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’ye gülbank (dua) okuyarak çıkılır sefere. Bugünkü gibi marşlar II. Mahmıt’a kadar yoktu; Bektaşi şairlerinden deyişler seslendirilmekteydi. Bunlardan biri, mesela Muhyi’nindi: “Zahid bizi tân eyleme / Hak ismin okur dilimiz / Sakın efsane söyleme / Hazret’e varır yolumuz.” Şehzade Beyazıt’ın ölümünde, Mehteran’ın seslendirdiği deyiş de budur.  
1826 yılında II. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı, ocakla aynı akidelere bağlı Ahilik teşkilatını ve Mehterane-i Hümayun’u tasfiye eder. Bektaşiler zorda kalır, kendilerini bir koruma refleksiyle Nakşibendilik içinde gizlemeye çalışırlar. Mehteran’ın yerine 1828 yılında III. Selim tarafından Mızıka-i Humayun adıyla batı kopyası bir saray bandosu kurulur, başına da Giuseppe Donizetti getirilir. Bektaşi deyişlerinin yerini batı tarzı marşlar alır: Reşadiye Marşı, Hamidiye Marşı gibi. Uzun bir aradan sonra, Türkçülük akımının etkisiyle tekrar hatırlanır mehter, 1914’te Mehteran-ı Hakaniye adıyla tekrar kurulur; mehterbaşılığa da Eyyûbî Ali Rıza Bey (Şengel) getirilir. Ali Rıza Bey kendi bestelerine ve dönemin kimi bestekârlarının eserlerine klasik fasılları da katarak milliyetçi / kavmiyetçi yeni bir repertuar oluşturur. İçlerinde eski Bektaşi deyişlerinden konjonktüre uyarlananlar da vardır: Bektaşi şair Teslim Dede’nin bir deyişinin “Ceddin deden, neslin baban” yapılması gibi. Cumhuriyet, saltanatın bir kurumu olarak görür mehteri, 1935’te lağveder, fakat 1952’de Genelkurmay Başkanlığınca yeniden kurulur; marşları da galiba Türk-İslam tezini seslendirir artık.  
 
“Ya Cumhuriyetçiler?”
“Onlar da o kadar biliyorlar işte! Gelmesini istedikleri trenin Abdülhamit treni olduğunu bilselerdi, merdivene çıkarlar mıydı?” 
“Anladım. Dediklerini Sezai’ye söyleyeceğim.”
Sezai dinlemiyor, Cumhuriyetçi kadınlar ucun ucun demokrasi treninden inenlere katılmakta, trenin geldiğine mi sevinsinler, baskına uğradıklarına, basın açıklamalarının piç olduğuna mı yansınlar, iki arada bir derede kalmış adımlarla yürümekteler, onları gösteriyor öykücüye. Kavga bekliyor herhal! Çıkmıyor.
 
“Teslim Dede’n, Teslim Baba’n” sustu.  
Aldı sazı, sesine güvenen bir partili: 
“Hemşehrilerim! Demiryolunuzun bakım ve onarımı tamamlandı. Treninizi getirdik. Artık güven içinde yolculuk yapacaksınız. Nifakçılar, türlü iftiralarla bizi karalamaya çalıştılarsa da muvaffak olamadılar. Bundan sonra da olamayacak, aramızı açamayacaklar. Biz demiryolu seferberliğini Hicaz demiryoluyla başlatan ve sadece dünya Müslümanlarından gelen bağışlarla sürdüren Ulu Hakan Abdülhamit Han Hazretlerinin –Rabbim ona rahmetiyle muamele etsin inşallah- ahfadıyız çünkü. Onun açtığı yoldan yürüyoruz. Yapamazlar, deniyordu. Yaptık. Onu da yaptık. İşte Yüksek Hızlı Tren –ki saatte 250-300 kilometre hız demek bu.
“Kıymetli hemşehrilerim! İlimiz milletvekilleri de trendeydiler, treni büyükşehir belediyesi başkan adayımız ve on altı ilçe belediye başkan adayımız birlikte getirdiler. Tren sizin. Tren bizim. Kimseler alıp götüremez artık.” 
 
Platformdaydılar. Adayların alınları dar, saçları sık ve siyahtı. Malla mülkle ve parayla geç, çok geç tanışmışlarda görülen bir oturmamışlık da mı vardı üzerlerinde? Yahut müstear bir alçakgönüllülük mü? Neyse!
“Tren sahiden bunların mı Sezai? Treni dert edinmişler, getirdikleri nümayiş treni dışında bir trene hiç binmişler mi hayatlarında? Trenin yokluğundan hiç sarsılmış mı bütçeleri?”
“Ama mazlumlar.”
“Kendileri değil, bakışları mazlum.”
“Yani?”
“Bakışları dedelerinden kalma. Onlar, mazlum. Sevkiyatlarda cepheden cepheye trenle gönderilenler, onlar.”
 
Aslında öykü burada bitti. Öykücü, finali benimle yapacaktı; peşine Sezai de takılmıştı. Geldiler. 
Öykücü sordu: 
“Dalgınsın Sezai, hayrola! Kavganın niçin çıkmadığını mı düşünüyorsun?”
 
Platformdakiler de son sözlerini söylediler: 
 “Hemşehrilerim! Beş dönemdir hizmetinizde olduk; başkan adaylarımız yine hizmetinize talipler, oylarınızı bekliyorlar. Allah’a emanet olunuz!”
Kalabalığı sağ ellerini kalplerine götürerek selamladılar. Alkışlarla, ıslıklarla indiler platformdan. 
Lahzada bir marş koptu. Demiryolu, gar, meydan, bütün şehir, cumhuriyetçisi, demokratı hep bir ağızdan: “Dağ başını duman almış / Gümüş dere durmaz akar / Bu ağaçlar güzel kuşlar / Yürüyelim arkadaşlar!”
 
Sezai, kalabalığa baktı, mırıldandı: “Madem yürüyeceksiniz, size tren ne lazım!”
Öykücü omuzuma sıçradı, Yeni bir öykü için Kütüphane’ye gidecek, çalışacaktık. Arkamıza bakmadan yola koyulduk. 
 

Diğerleri

ADA TRENİNİN ADA'YA GELİŞİ Heceöykü, Sayı: 93, Haziran-Temmuz 2019

BENİ YAZMIŞSIN Heceöykü, Sayı: 91, Şubat-Mart 2019

NE DİYORSUNUZ SEHER HANIM? Karabatak, Sayı: 42, Ocak-Şubat 2019

GELEN YOKTU Heceöykü, Sayı: 90, Aralık 2018-Ocak 2019

BİR DE KIZIMIZ VAR BİZİM Heceöykü, Sayı: 89, Ekim-Kasım 2018

DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK Heceöykü,Sayı: 87, Haziran- Temmuz 2018

İÇ İÇE Karabatak, Sayı: 36, Ocak-Şubat 2018

KİTAPÇI Heceöykü, Sayı: 86, Nisan-Mayıs 2018

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net