Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
NECATİ MERT'TEN "MUSTAFA'NIN KARESİ"NE, KARELER VE FARKLI OKUMA BİÇİMLERİ Orhan Güdek, Heceöykü, Şubat-Mart 2017, Sayı: 79

 

 

Giriş:

Necati Mert’in öykücülüğünde “Mustafa’nın Karesi”nin özel bir yeri vardır. Söz konusu hikâye, yazarın ilk hikâyesi olup, 1972 yılında Yansıma dergisinin 7. sayısında yayımlanmıştır. Daha sonra ise o zamana kadarki öykülerini bir araya topladığı ve Yansıma Yayınlarından 1979 yılında çıkan “Gramofonlar, Radyolar, Teypler” adlı kitapta yer almıştır. Bu yazının amacı, yazarın ilk hikâyesi olan “Mustafa’nın Karesi” adlı öyküdeki “kare” sözcüğünün farklı biçimlerde anlamlandırılması ile birlikte yazarın hayatı ve eserinde “kare” sözcüğünün anlamları üzerinden farklı okuma denemeleri gerçekleştirmektir.

Kare kelimesi, Fransızca “carre” sözcüğünden gelir ve şu anlamları içerir: “Kenarları ve açıları birbirine eşit olan dörtgen, dördül, murabba; bu biçimde olan şey; iskambil oyunlarında aynı türden dört kâğıdın bir araya gelmesi; bir sayının kendisiyle çarpımı. Karenin alanı ise bir kenarının kendisi ile olan çarpımı sonucunda elde edilen sayıdır.  Misal: Kenarı 4 metre olan bir kare düşünelim 4’ü 4 ile çarpalım. Elde edeceğimiz 16 metre kare, bu karenin alanı olur.”[2] Karenin bu anlamları bize yazarın hayatı ve eserinin anlamlandırılmasında yardımcı olacaktır.

Kare sözcüğü, bu anlamlarının dışında Mustafa’nın Karesi adlı hikâyede geçtiği dış anlamıyla “fotoğraf karesi”, “fotoğraf makinesinin içindeki görüntünün tespit edildiği film şeridinin her bir birim parçası” anlamına da gelmektedir. Çalışmamızda, “kare”nin tüm bu anlamlarını göz önünde bulundurularak, Necati Mert’in “Mustafa’nın Karesi” adlı hikâyesi anlamlandırılmaya çalışılacaktır. Bu anlamlandırma işinde, kare’nin sınırlayıcılığı ve fakat aynı zamanda o sınırlar içerisinde bir yaşam alanı oluşturuşu arasındaki çatışma göz önünde bulundurulacaktır.

 

Necati Mert’in Kareleri:

Necati Mert, malum olduğu üzere, öykülerinin hemen hepsinin konusunu, yaşadığı yer olan Adapazarı ve çevresi ile buradaki insanlardan alır. Bu ilk öyküsünü de yazar, bir zamanlar amatör fotoğrafçılık yapmış olan babasından, esinlenerek yazmıştır. Necati Mert’in babası Mustafa Nazmi Bey de, tıpkı hikâyenin kahramanı Mustafa gibi amatör fotoğrafçılıkla uğraşmış, fotoğraf çekmek için motosikletiyle Adapazarı’nda civar köylere gitmiştir. “Mustafa’nın Karesi” adlı hikâye hem yazarın esinlendiği kendi hayatı, hem de bütün hikâyelerine yansıyan yaşadığı yer anlamında Necati Mert’in “kare”si olarak okunabilir. Çünkü “kare” sınırlı olan hayatın, insanı sınırlayan yanını temsil etmektedir. Bu sınırlılık yazarda yaşadığı mekândır ve bu mekânın içine sığdırmaya çalıştığı geçmişi, geleceği, ailesi ve işidir. Çünkü Necati Mert, okul ve askerlik dışında Adapazarı’ndan hiç ayrılmamıştır. Bu itibarla söz konusu mekân, bir bakıma onun “kare”si olarak görülebilir. Nitekim yazar zamanının çoğunu, Adapazarı karesi içinde, yine her biri bir başka “kare” olan evi ile işlettiği kitapçı dükkânı arasında geçirmiş, geçirmektedir. Bu mekânlar, yazar için, hem onu sınırlayan hem de birer yaşam alanı olan ayrı ayrı karelerdir.

Necati Mert için bir başka kare, “Mustafa’nın Karesi” adlı öyküsüdür. “Mustafa’nın Karesi”, yazarın ilk öyküsü olması bakımından onu hem sınırlayan hem de içinde yaşam alanı bulduğu bir öyküsüdür. Söz konusu öykü, yazarın diğer öykülerine açılan, onların anahtarını içinde barındıran bir kapı gibidir adeta. Hikâyedeki Mustafa nasıl ki bütün hayatını sınırlı bir karenin içine sığdırmaya çalışıyorduysa, Necati Mert’in bu öyküsünü de onun bütün hikâye serüveninin tek bir öyküye sığdırılmaya çalışıldığı bir kare olarak değerlendirmek mümkündür. Çünkü Mustafa, yazarın bu ilk öyküden sonra yazacağı hikâyelerde anlattığı bireylerin bir prototipi gibidir. Sonraki öykülerinde isimler ve olaylar değişse de Mustafa’yla temsil edilen hep o arada kalmışlık, sıkışmışlık, toplumsal ve zihinsel değişimlerin getirdiği sıkıntı hikâyelerde işlenmeye devam edilmiştir. Dolayısıyla bu ilk öykü, Necati Mert’i sınırlayan ve aynı zamanda içine diğer öykülerini de sığdırmaya çalıştığı bir alan olarak öykücü Necati Mert’in karesi vasfını da hak etmektedir.

Mustafa’nın Kareleri:

“Mustafa’nın Karesi”nde, askerden gelip evlendikten sonra, yaşadığı geçim sıkıntısı sebebiyle ve babasının baskıları yüzünden köyde kalamayıp, daha rahat edeceğini düşündüğü şehre göç eden, fakat şehirde de hayal kırıklığı yaşayan Mustafa’nın hikâyesi anlatılmaktadır.

Mustafa askerden geldikten sonra evlendirilir. Bir çocuğu olur. Fakat babasıyla birlikte köyde kalmaya devam eder. Mustafa’nın, babasının verdiği harçlıktan başka herhangi bir geliri yoktur. Geçim masraflarını babası karşılar. Fakat Mustafa geçim sıkıntısı çekmektedir.  Üstelik eşinin şikâyetleri de artmıştır. Bu konuda babasıyla yaptığı tartışma sonrası, babasından gizli bir fotoğraf makinesi alır. Amatör fotoğrafçılığa başlar. Para kazanmak için civar köylere gider.

Bir gün, babasına yük olmadığını kanıtlamak amacıyla fotoğraf çektiğini ona söylemek ister. Düşüncesi, gizlice babasının fotoğrafını çekmek, sonra ona yük olmadığını ve fotoğraf çekerek para kazandığını söylemektir. Fakat işler umduğu gibi gitmez. Babasının fotoğrafını çektiği anda babası Mustafa’yı görür ve ona kızar, bağırır, çağırır ve Mustafa’yı kovar. Mustafa ailesini de alıp şehre gider. Makineyi satın aldığı fotoğrafçının yanında işe başlar. Fotoğrafçılıkla ilgili her şeyi ondan öğrenmiştir. Şehirde de ona güvenir. Patronundan borç para ister ancak olumsuz cevap alır, azar işitir. Henüz şehre geleli bir hafta olmuştur. Mustafa utana sıkıla, zorla gittiği 19 Mayıs törenlerinde çektiği fotoğrafları karanlık odada banyo ederken tüm bu yaşadıklarını anımsar. Kovulmadan önce babasını çektiği pozla, törenlerde çektiği bir poz üst üste gelmiştir. Babası, patronu, eşi, köy, şehir aklından bir bir geçer ve hikâye karanlık odada böylece biter.

70’li yılların toplumsal hayatının bir yansıması görünümünde olan “Mustafa’nın Karesi”nde, Necati Mert, baba ile patron, köy ile şehir arasında kalan Mustafa adlı gencin hikâyesini anlatır. Mustafa bu, arada kalmışlığa ek olarak bir taraftan eşinin isteklerini yerine getirme kaygısı taşımakta bir taraftan da geçim sıkıntısı yaşamaktadır. Bu yüzden birkaç iş birden yapmak zorunda kalır. Mustafa’nın sıkıntısı dışta maddi zorluklar gibi gözükse de aslında özgür olamayan ve kareler içerisine sıkışmış bireyin sorunudur. Askerliğini yapmış ve evlenip çoluk çocuk sahibi olmuş olsa dahi, Mustafa’nın geçimini hala babası sağlamaktadır. Mustafa bu durumdan kurtulmak için ek iş olarak fotoğrafçılık yapmaya başlasa da, sonrasında patronu tarafından özgürlük alanı kısıtlanır. Söz konusu özgürlük alanı yalnızca ekonomik özgürlüğe indirgenmemeli ayrıca ataerkil toplumsal yapının bir tezahürü olarak da görülmelidir. Bunlar bir bakıma Mustafa’nın içine hapsolduğu kareleridir.

70’li yılların toplumsal yapısının, şehirleşmenin, köyden kente göçün, kapitalizmin ve tüm bunların bireylerin hayatına yansıyan yanlarının gözlemlenebildiği “Mustafa’nın Karesi”nde söz konusu yanlar doğrudan doğruya değil,  hikâyenin arka planında bir atmosfer oluşturacak şekilde verilmiştir. Asıl odaklanılan nokta ise dönemin yaşam biçimlerinin Mustafa’nın hayatı özelindeki yansımalarıdır.

Hikâyenin daha doğru anlaşılabilmesi için o yılların özelliklerini ve bunların dönemin yazın hayatına yansımalarını ana hatlarıyla bilmek icap etmektedir. “1970’ler işgallerin, boykotların, siyasi cinayetlerin görüldüğü, Türk toplumunun yaşadığı en çalkantılı zaman dilimidir. Terör ve şiddet olayları yaygınlaşmış, her alanda keskin bir politik ayrışma yaşanmıştır. Bu büyük mücadele ortamından yazınsal yaşamın etkilenmemesi elbette düşünülemezdi. Öyle de oldu. Politika ile sanatın mesafesi kısaldı.  Bu dönemde sanatçılar bir mücadelenin içinden seslenmek durumunda kaldılar. 1970’lerde sanat edebiyat alanında ‘sosyalist gerçekçilik’, ‘toplumcu gerçekçilik’ en çok konuşulan kavramlar oldu. Bu yaklaşımı benimseyen öykücüler, özellikle işçileri, emekçileri, yoksulları vb. gündeme getirdiler. Dönemin öykücülerinin tümünde benzer yaklaşımlar gözlendi.”[3] Söz konusu yaklaşım “Mustafa’nın Karesi”nde de gözlemlenmektedir. Dönemin siyasi ve toplumsal koşulları ile birlikte kapitalizm olgusu, Mustafa’yı birey olmaya zorlamakta, kendi alanını, kendi karesini oluşturmaya itmekte fakat toplumsal yapı buna izin vermemektedir. Toplumsal gerçekler ile birey olmak arasında sıkışan Mustafa’nın yaşadığı çatışma en sonunda Mustafa’nın ikisi arasında ezilmesiyle son bulur. Bu manada hikâye, insanı yalnızca ekonomik ilişkilere indirgeyen tek yönlü bir anlayışla değil, insana derinlikli ve çok yönlü bir bakışla kaleme alınmıştır. Çok katmanlı okumalara açık olması bakımından hikâye bu yönüyle bir açık yapıt özelliği taşımaktadır.

Hikâyede “kare”, Mustafa’nın hayatında yer alan her şeyi, içine sığdırmaya çalıştığı fakat buna karşın sınırlı olan hayatını sembolize etmektedir. O yüzden tıpkı Mustafa’nın hayatında olduğu gibi “kare”sinde de üst üste biner her şey. ”Babasının pozunu aradı. Buldu. Karman çorman biçimler arasından babasına bakmaya çalıştı. Tuh! 19 Mayıs’ta çektiğim pozla üst üste gelmiş. Filmi çevirmeyi unutmuşum. N’olacak, insanın böyle babası olursa! Deli, çığırtkanlığından bize filmi bile çevirtmemiş. Babamıza hoş nükte yapalım dedik. Geliratımızı ona yük olmadan arttırdığımızı böyle gösterelim istedik de halt ettik.’ Eğildi kareye doğru: Dört öğrenci. Biri erkek. Kızlardan biri yere yan yatmış. Bütün boyunca. İkisi de arkada, ayakta. Erkek de aralarında. Hepsi gösteri giysileriyle. Atletli, kolsuz bluzlu, şortlu. Yerdeki kız babasının ayakları önünde. Ayaktakilerden biri de babasıyla üst üste çakışmış.”[4]

Mustafa’nın “karesi” elbette bir fotoğraf karesidir. Ancak bu, hikâyenin yüzeyinde olan anlamıdır. Karenin dört duvar arası benzeri sınırlılığı ve bu sınırlılık içindeki Mustafa’nın hayatına, “kare” üzerinden dâhil olmamız, onun yalnızca bir fotoğraf karesinden ibaret olmadığının bir göstergesidir. Kare, hikâyede bir bakıma Mustafa’nın sıkışmışlığının da bir sembolüdür.

Kare, tıpkı yazarın hayatında oldu gibi Mustafa’yı da hem sınırlayan bir alan, hem de onun yaşam alanıdır. Bu alan tıpkı bir karenin alanının hesaplanmasında olduğu gibi Mustafa’nın kendi kendisi ile çarpılması sonucunda oluşan bir alandır. Bir başka deyişle kare, bir kişinin birden fazla şeye katlanmak, birden fazla iş yapmak zorunda oluşunun bir sembolü biçimindeki okumaya da açıktır. Mustafa, babasına, patronuna, eşine, işine ve hayata karşı güçlü olabilmek ve var olabilmek adına, çoğalmak ve adeta birden fazla kişiye bölünmek zorunda kalmaktadır. Mustafa’nın kendi kendisiyle çarpılması yoluyla çoğalan bu bölünme, onun tüm arada kalmışlıklarını, kendi içindeki tüm çatışmalarını da sembolize etmektedir.

Mustafa’nın çektiği fotoğrafları banyo ettiği karanlık oda, hikâyede yine bir başka karedir. Bu kare zahiri manada bir mekân, batında ise Mustafa’nın bilinçaltını sembolize eder. Mustafa karanlık odaya girip bir fotoğraf karesine bakmak suretiyle oluşturulan çağrışımlarla bilinçaltından bilinç yüzeyine çıkan anılarını hatırlar, zaman içinde yolculuk yapar ve geçmişiyle hesaplaşır. Fotoğraf makinesinin içindeki film karesi, Mustafa’nın tüm hayatının gözlerinin önünden geçtiği ve bu yolla okura aktarıldığı bir film şeridi gibi değerlendirilebilir.

Biçimdeki Kareler:

Kare’nin bir başka okuma şekli hikâyenin yapısıyla ilgilidir. Hikâyenin yapısında geriye dönüş tekniğinin oldukça etkili ve yoğun bir biçimde kullanıldığı gözlenmektedir. Ana vakıa, Mustafa’nın çekmiş olduğu fotoğrafları karanlık odada banyo etmesi ve sonrasında da işi bitince ışığı söndürmesi şeklindedir. Bunun dışında anlatılanların tamamı, Mustafa’nın aklından geçenler ve anımsadığı hatıralardan oluşmaktadır. Yapıdaki geriye dönüş tekniğiyle verilen zaman, adeta iç içe geçmiş kareler biçimindedir. Zaten zamanın kendisi de bir bakıma fotoğraftaki kareler gibi olan anların arka arkaya gelişi değil midir? Hikâyede bu durum fotoğraf karesi üzerinden Mustafa’nın zihnindeki zaman parçalarına gidilmek suretiyle verilmektedir.

Ana vakıada yer alan karanlık odada Mustafa’nın çektiği fotoğraf filmini banyo ettiği sırada, bir kareye odaklanmak suretiyle geriye dönüşlerle içteki hikâyelere gidilir. İç karelerdeki hikâyeler, Mustafa’nın ta küçüklüğünden karanlık odada bulunduğu ana kadarki yaşadıklarını, onu bu noktaya getiren hadiselerin ve düşüncelerin önemli köşe başlarını verir. Hatıralar hikâyenin iskeletini oluşturmakta ve çağrışımlarla birbirine bağlanmaktadır. Örneğin, Mustafa’ya hikâye boyunca, patronu, babasını; babası patronunu anımsatır. İkisi de ona karşı otoriter ve serttirler. Mustafa ikisinden de para istemiştir ve ikisinden de aynı sertlikte karşılık almıştır.

Hikâyede olayların veriliş sırası yani kurgusu da iç içe geçmiş kareler biçimindedir. Mustafa karanlık odadadır ve çektiği fotoğrafları banyo etmektedir. Bu sırada aklından geçenlerin verilişi hikâyeyi oluşturur. Hikâye, Mustafa’nın patronundan borç para isteyip olumsuz cevap aldığı ve azar işittiği diyalogla başlar. Sonra anlarız ki Mustafa bu olayı üç gün önce yaşamıştır ve olay sonrasında, iki gün sonra, patronu onu fotoğraf çekmesi için 19 Mayıs törenlerine göndermiştir. Diyalog sonrası patronuyla tanıştığı ve bu sayede amatör fotoğrafçılığa başladığı iki yıl öncesine dönülür. Sonra yine üç gün önceye patronunun onu azarladığı güne gidilir. Patrondan babaya geçiş yapılır ve geçmişe, Mustafa’nın çocukluğuna dönülür. Babasının pintiliğine vurgu yapılır. Ardından karısı gelir aklına Mustafa’nın. Karısının şikâyetlerini hatırlar. Sonra yeniden karanlık odaya dönülür. Mustafa elindeki fotoğraf karelerinden birinde babasını görür. Bu kare henüz kovulmadan hemen önce çektiği karedir. Mustafa bu kareye bakarken yine geriye dönülür ve Mustafa’nın babasıyla yaşadıkları anlatılır. Babasıyla yaşadığı tartışma sonrasında gizlice bir makine alarak nasıl amatör fotoğrafçılığa başladığı ve işi nasıl öğrendiği anlatılır. Sonra yine karanlık odaya dönülür. Mustafa elindeki kareye bakmaya devam etmektedir. Babasını çektiği pozla bir gün önce törenlerde çektiği poz üst üste gelmiştir. Fotoğraf karesindeki babasının öfkeli bakışı ona patronunu anımsatır. Bir gün önceye gidilir. Mustafa’nın, istemediği halde patronu tarafından nasıl zorla 19 Mayıs törenlerine gönderildiği anlatılır. Daha sonra Mustafa’nın törenler sırasında yaşadıkları verilir. Babasını çektiği pozla üst üste gelen gençlerin pozunu nasıl çektiği anlatılırken bir kez daha geriye dönülerek Mustafa’nın, babasının fotoğrafını çektiği ve kovulduğu olay anlatılır. Hikâyenin sonunda elindeki kareye dalıp giden Mustafa, köyle şehir, baba ile patron arasında kalmanın verdiği sıkıntı ve her yandan yaşadığı hayal kırıklarının neticesi ile birlikte, karanlık odanın kırmızı ışığını söndürür ve hikâye böylelikle son bulur.

Sonuç:

 “Mustafa’nın Karesi”nden yola çıkarak “kare”yi, Necati Mert’in bir öykücü olarak kendi hayatından, bu yazının konusunu oluşturan ilk öyküsüne kadar, çok katmanlı bir metafor olarak okumak mümkündür. Yazarın yaşadığı mekân, işyeri, ailesi, ilk öyküsü ve sonraki yazdığı öyküler onun karelerini oluşturmaktadır. Hikâyede ise “kare”, Mustafa’nın çektiği fotoğraf makinesinin içindeki film şeridinden, onun yaşadığı mekânlara, karanlık odadan bilinçaltına, babasından patronuna, sıkışmışlığından yaşam alanına kadar birçok farklı okuma biçimine açık bir semboldür.

Hikâyenin yapısı bakımından da yukarıda anlatılan olayların veriliş sırasının ve hikâyedeki zamanın kurgulanışının iç içe geçen kareler biçiminde oluşu, hikâyedeki biçim ve öz uyumunun da oldukça başarılı bir şekilde işlenmiş olmasının bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu uyum yazarın bilinçli bir çabasının ürünü olabileceği gibi sezgisel olarak ortaya çıkan bir durumun yansıması biçiminde de oluşmuş olabilir elbette.

Necati Mert’in “Mustafa’nın Karesi” adlı hikâyesinin gücü, yazarın tıpkı kendi hayatında olduğu gibi, tüm kareleri uyum içinde birbiri içine geçirmesi, kareler arasında yarattığı gerilim ve çatışmayı, ustaca işlemesinden kaynaklanır.

 


[1] Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı, Doktora Öğrencisi.

[3]  TOSUN, Necip, Modern Öykü Kuramı, Hece Yayınları, Ankara, 2011, s.55

[4] MERT, Necati, Mustafa’nın Karesi, Bütün Öyküleri I,  Hece Yayınları, Ankara, 2014,. s. 12-13.

 

Diğerleri

NECATİ MERT'TEN "MUSTAFA'NIN KARESİ"NE, KARELER VE FARKLI OKUMA BİÇİMLERİ Orhan Güdek, Heceöykü, Şubat-Mart 2017, Sayı: 79

ADALILARIN ÖYKÜSÜ Erdem Dönmez, Edebiyat Ortamı, Sayı: 61, Mart-Nisan 2018

PARK, "ALT YANI BİR PARK" DEĞİLDİR Beytullah Emrah Önce, Tasfiye, Sayı: 51, Ocak-Şubat 2016

GÖNÜLLER KÜÇÜLDÜ Cihad Şahinoğlu, Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

NECATİ MERT'İN "MİNNACIK BİR UÇURUM'U YA DA TAŞRANIN AYAK SESLERİ Faik BAYSAL, Cumhuriyet Kitap, Sayı: 347, 10 Ekim 1996

BİR ŞEHRİ ÖRMEK: "HİKÂYEM ADAPAZARI" Temel Karataş, 25 Aralık 2008

ADAPAZARI'NDA KIRK YIL  Yasin Şafak, Tasfiye, Sayı: 46, Ocak-Şubat 2014

MEMLEKET İÇRE BİR KİTABEVİ  Erdem Dönmez, TYB Akademi, Sayı: 10, Ocak 2014

MEMLEKET GİBİ KİTABEVİ  Beytullah Önce, Sakarya Yeni Haber, 1 Aralık 2013

TAŞRADA KİTAPÇI OLMANIN ÖTESİ  Özge Atasel, AGOS Kitapkirk, Sayı: 60, Kasım 2013

"MEMLEKET KİTABEVİ"NDEN İNSAN MANZARALARI  Temel Karataş, Milliyet Kitap, Ekim 2013

NE GOOGLE'A NE DE BAŞKA BİR KRONOLOJİYE GİRMİŞ BİR TARİH  Aslı Tohumcu, Radikal Kitap, Sayı: 658, 25 Ekim 2013

MEMLEKET GİBİ BİR KİTABEVİ  Bir Gün, 05 Ekim 2013

GECEYE UÇURULAN GÜVERCİNLER  Adnan ÖZER, Radikal İki, Sayı: 15, 19 Ocak 1997

GECEYE UÇURULAN GÜVERCİNLER  Nalan BARBAROSOĞLU, Adam Öykü, Sayı: 9, Mart-Nisan 1997

Necati Mert'e SAÜ tarafından Fahri Doktora ünvanı verildi...

ÖMER SEYFETTİN VE KİMLİK  Hale Kaplan ÖZ, Yeni Şafak, 5 Eylül 2004

OKUR KİTAPLIĞI'NDAN ELEŞTİRİ KİTAPLARI  Hakan ARSLANBENZER, Fayrap, Sayı 48, Şubat 2012

ŞEHRİN SESLERİ: NECATİ MERT  Necip TOSUN, Heceöykü, Sayı: 50, Nisan-Mayıs 2012

"ZAMANSIZ"  Cemile SÜMEYRA, Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012 
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net