Menü
Hece Yazıları • "İLK NAMAZ"I FARKLI FARKLI OKUMAK  Heceöykü, Sayı: 50, Nisan-Mayıs 2012

"İLK NAMAZ"I FARKLI FARKLI OKUMAK  Heceöykü, Sayı: 50, Nisan-Mayıs 2012

15 Mart 2012 günü Gönen’de, 23. Ömer Seyfettin Kültür-Sanat Haftası’nda, “Ömer Seyfettin’in Hikâyelerine Güncel Bakış” başlıklı panelde sunulan metin.

Makedonya karışıktır, Ömer Seyfettin, 22 Ağustos 1903’te Harp Okulu’ndan sınavsız mezun edilip merkezi Selanik’te bulunan Üçüncü Ordu’ya bağlı İzmir Redif Tümeni’nin Kuşadası Redif Taburu’na gönderilir. Görev yeri Kuşadası’dır ama Kuşadası’nda değil, Bulgar ayaklanmasını bastırmak üzere Rumeli’ne gönderilen taburuyladır. Kuşadası’na 1904 Eylül’ünde döner, 1907 Temmuz’u başında İzmir’de yeni açılan Jandarma Okulu’na öğretmen olur. İzmir dönemi edebiyat ortamı bakımından zengin ve ilginçtir: Mehmet Necip’i, Baha Tevfik’i tanır, Şahabettin Süleyman’la, Yakup Kadri’yle tanışır; fakat 1909 yılı başlarında yeniden Selanik’e gönderilir. Bölgenin iyice karıştığı yıllardır, seferi görevlerle ordan oraya hep yer değiştirir. Selanik’te 11 Nisan 1911’de çıkmaya başlayan “Genç Kalemler” dergisine uzaktan yazar. Trablusgarp’ın İtalyanlarca yine aynı yılın Eylül’ünde işgali üzerine kaleme aldığı “Primo Türk Çocuğu”nun yayımlanışından sonra bir ara askerlikten istifa eder; ne ki sivil yazarlığı fazla sürdüremez, 1912 Eylül’ünde, Balkan Savaşı’yla yeniden orduya çağrılır.  

“İlk Namaz” Ömer Seyfettin’in ilk öykülerindendir. 28 Ocak 1905’te “İzmir” gazetesinde yayımlanır ilkin. İki zamanlıdır. Giriş ve finalde zaman, öykünün yazıldığı zamandır, 1905 yılıdır; aradaki asıl bölüm ise on beş yıl öncesine, Ömer Seyfettin’in altı yaşında olduğu 1890 yılına aittir. Şimdiki zaman, geçmiş zamanı paranteze yahut çerçeveye almış gibidir.
“Oh, bu sabah ne kadar soğuktu” cümlesiyle başlar öykü. Yatağından kalkar anlatıcı, terliklerini giyer, soğukturlar. Hizmetçisi uyumaktadır, “onu bu yakıcı soğukta sıcak yatağından kaldırmaya acır”; odasından çıkar, “dışarıda kesif ve parçalayıcı kışın müfteris [fırsatçı] soğukları yüzü(nü) ve elleri(ni) tokatla(r)”.  Abdestini alıp döner, fecr-i sadık henüz uyanmamıştır, pencereye dayanır, bakar. “Evlerin arasında fakir ve naçiz, fakat bir azamet-i maneviye ile semaya doğru yükselen eski camiin küçük ve ihtiyar minaresi daha boştu(r).” Derken “minarenin şerefesinde genç müezzinin zıll-i zaîfi [zayıf gölgesi] hareket ed(er)”. Bütün bütüne hırkasına bürünür anlatıcı. “Melûl ve esmer” dünyaya karşı ezanı dinler, dinlerken, on beş yıldır kalkabildiği sabahların ilkini hasretle düşünür: “Ah on beş sene evvel!”
Asıl bölüme böyle geçilir. Peki, bu öykü kılınan ilk namazla mı sınırlıdır? Hayır, yazar odaklı okumaya da izin verir. Girişte verdiğim biyografik ayrıntı da bütün vurgusuyla içinde yer bulur. Bir kere, anlatıcının adı Ömer’dir. Sonra, seçilen kelimeler, kurulan cümleler iki bölümde birbirinden çok farklıdır. Şöyle ki 1905 yılına ait bölümde soğuk, fakir, naçiz, ihtiyar, melûl, esmer gibi olumsuzluk yüklü kelimeleri, Arapça, Farsça terkipli ağır bir dili yeğler Ömer Seyfettin. İlk namazın anlatıldığı bölümde ise dili yalındır, lügatsizdir, “Yeni Lisan” hareketinin adeta erken bir örneğidir. Annesinin Ömer’e ettirdiği dua bile “basit ve Türkçe”dir; Ömer, dolapta birbiri üstüne duran ve karıştırmaklığı “‘Dua kitaplarıdır, sakın ilişme!’ ihtarıyla daima men olunan, yıpranmış, Arapça ve esreli üstünlü kitapları der-hâtır ederek iç(in)den söyle(r)” duasını. İslami hayat yaşanır bu evde: Sabahları namaza kalkılır, seccade ihmal edilmez. Anne müşfiktir. Melek. Melaike. Fısıltıyla konuşur. Uyarılarını öfkesiz yapar. Hizmetçileri Pervin de böyledir. Ömer, sarı güğümü sobanın üzerinden indirirken görür onu, onun da kalkmış olmasına hayret eder en çok. Hırkasını çıkarırlar, kollarını sıvarlar, leğenin yanına çömelir çocuk, anneciği, “Öyle yorulursun” deyip bir iskemle sürer altına, besmele çekilip abdeste geçilir. Pervin ılık su döker; anne, “Yüzünü, şimdi kollarını” diye sıralar, “Üç defa” diye fısıldar, “A! Hani başına mesh?” diye hatırlatır. Abdest tamamlanır. Anne kollarını, yüzünü; Pervin de ayaklarını kurular çocuğun, çoraplarını giydirir. Sıra şimdi namazdadır. O da bütün rükünleriyle kılınır. 1905’in perişanlığıyla hiç ilgisi yoktur hatırlanan bu evin. 1905’te soğuk bir evdedir anlatıcı yazar, bir başınadır. Neşesiz. Muhabbetsiz. Bu iki zamanda çocukluk-yetişkinlikten öte bir kontrast var. Ömer Seyfettin’in 1905 ortamında yaşadıkları da art alan olarak girmiş öyküye. 
Metin odaklı okumaları daha sağlıklı bulurum. Yazarın biyografisi metni zenginleştirmeli ama metnin önüne geçmemelidir. Metindeki kimi kelimeler ve bağlamlarıdır asıl bakılası olan. “İlk Namaz”a da böyle bakılabilir. Lütfi Bergin “Hece Öykü”nün Şubat-Mart 2012 tarihli 49. sayısında bunu da yapar işte. “Fısıltı” üzerinde durur. Anne meleğin hitabına, sabrına dikkat çeker, “fısıltı” ile “hâtır” arasında –ki “insanın iradesi dışında zihne veya kalbe gelen düşünce” demektir- dini/tasavvufi ilgiler kurar.
“Ömer Seyfettin: İslamcı, Milliyetçi ve Modernist Bir Yazar”da “İlk Namaz” için benim yaptığım da metin odaklı okumanın bir başka örneğidir.
Yetişkin Ömer, on beş yıl önceki ilk namazını hatırlar, ama öncelikle anne vardır bu hatırlayışta: “Şimdi muhit-i tesellisinden ne kadar uzak bulunduğum annem, dünyada en sevdiğim, dünyada yegâne perestiş ettiğim [biricik sevdiğim] bu vücud-i muhterem...” Annenin elleri nazik; parmakları, ayrıca incedir: “...alnımı okşayan nazik eliyle, nazik ince parmaklarıyla...” Gülümsemesi de: “...gözlerinin nûşin ve nafiz [tatlı ve etkili] bir tebessümüyle gülerek...” Sesi ve yüzü güzeldir: “Ruhumda bir aks-i enîn-i şiir-âlûd [şiirli titreyiş] bırakan bu güzel sesi dinleyerek büyük, yeşil başörtüsünün altında, tıpkı ölen bir hemşireme benzeyen güzel ve âsım çehresini [günahsız yüzünü] görerek...” Dili yumuşaktır: Uyandırırken, “Haydi Ömerciğim, kalk!” diye seslenir. Her vakit aynı yerden, “sol kaşının ucundan” öper Ömer’i. Eli okşayıcıdır: “Annem müşfik elleriyle saçlarımı okşadı.”
Anne sevgisi, kişisel benlikle ilgilidir. Fakat Ömer Seyfettin yanı sıra toplumsal kimliği de katar “İlk Namaz”a. Benlikle kimliği bütünler. Ömer, annesiyle bir seccadede olmaktan memnundur örneğin: “...onunla bir seccadede, bir yavru samimiyet ve saadetiyle o muazzez, o hassas anne vücudunun yanında durdum.” Annesinin sesiyle Kuran’ın sesi bir bütündür: “...Kuran’ını aldı ve pencerenin kenarına, geniş sedire oturarak mühtezz ve rakik [titrek ve ince] sesiyle tilavete başladı.” Ya uykuya dalışı Ömer’in: “Annemi bir meleğe benzetiyordum. Bu tahayyülle ... dalıverdim.” Devamı da şöyle: “Yüzümün üstünde, ahrette güller bitecek ve cehenneme girecek olursam katiyen yanmayacak olan –buraya dikkat!- sol kaşımın ucunda tatlı bir ürperme duyuyor, sonra annemin münevver bir zambak aydınlığıyla parlayan dudaklarının kımıldanmasına bakarak o görülmeyen melaike kanatlarının saçlarıma, annemin şimdi Kuran tutan ince parmaklarıyla okşadığı sarı ve çok saçlarıma dokunduklarını hisseder gibi oluyor ve dalıyordum.”
Fakat annesi çocuk olarak görmez Ömer’i. Daha doğrusu onu erkek olarak hazırlar geleceğe. İftitah tekbirinde, Ömer annesine bakarak ellerini omuzlarına kaldırır, sünnete öyle durur. Selamdan sonra, annesi, “Yavrum! Sen kadın mısın?” diye uyarır Ömer’i, “Kadınlar öyle başlar, sen erkeksin, ellerini kulaklarına götüreceksin.” Burada, “Erkekler, böyle değil, şöyle yapar” yerine, “Sen erkeksin!” ifadesinin seçilmesi ilginç. Ataerkil bir övünme. Üstelik bu övünme “Sen kadın mısın?” cümlesiyle de pekiştirilmekte. Ömer Seyfettin, erkek egemen dili onaylıyor, cinsiyetçilik yapıyor; dahası bunu kadına yaptırtıyor.
Gerçi kayd-ı ihtiyatla söylüyorum bunları. Çünkü annesi Ömer’in küçük ellerini kulaklarına kaldırıp, “İşte böyle…” diyerek erkek iftitahını öğrettikten sonra Ömer içinden şunları geçirir: “Ben de tekbiri öyle alıp annemden farkımı, niçin erkek olduğumu, erkekliğin ne olduğunu, erkek olmanın yalnız küçük kızları dövmek ve onlara hâkim olmaktan başka da farkları olacağını düşünerek namazı bitirdim.” Burada erkek egemen dili, erkek şiddeti ayıplanıyor sanki. Ama erkek olmaklığın ilave farklarla öne hiç çıkarılmadığı da söylenebilir mi?
Vaktiyle çok farklı okunmuş “İlk Namaz”. İlkin 1905’te, ikinci kez de 1909’da “Musavver Eşref”te yayımlanan bu öykünün, ikinci kaynakta bulunup yeni harflerle basımı ancak 1963’te Tahir Alangu’nun himmetiyle olur. Önceki yeni harfli toplu basımlara bu öykü niye girmemiştir? Niye alınmamıştır acaba? Alangu bunu dönemin “laiklik modası” ile açıklar, ayrıca yazarın başka öykülerinin de benzer “laikleştirme tuvaleti”ne uğradıklarını söyler. Oysa bu öyküde dinin algılanışı gayet naiftir. Çocuksu. Öyleyken bir dönem de olsa “İlk Namaz” antilaik bulunabilmiş. Dinsel duyarlık iritica’a indirgenmiş, milli güvenlik için tehlikeli görülmüş. Bakınız, annenin Ömer’e ettirdiği dua nasıl manasızlaştırır bu alınganlığı: “Evvelâ, ‘İslam olduğum için ey cenâb-ı vâcibü’l vücut hazretleri, sana hamd ederim!’ de. Sonra, ‘Vatanımızın, düşmanlarını perişan etmeni senden istirham ederim!’ de. Sonra da ‘Bütün eziyet çeken, hasta olan, felakette bulunan, fakir olan Müslümanların selamet ve sıhhatlerini senden temenni ederim!’ de. En sonra kendin için, kendi iyi olman ve şeytanın yalanlarına aldanmaman için dua et.”
Nesini beğenmediler? Neresini eksik buldular? Anlamadım. Yoksa hiç mi dua edilmemeliydi?
Bu da politik okuma.
 
Heceöykü, Sayı: 50, Nisan-Mayıs 2012


* 15 Mart 2012 günü Gönen’de, 23. Ömer Seyfettin Kültür-Sanat Haftası’nda, “Ömer Seyfettin’in Hikâyelerine Güncel Bakış” başlıklı panelde sunulan metin.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....