Menü
HALK HİKÂYESİNDEN MODERN HİKÂYEYE  22 Aralık 1997
Diğer Yazılar • HALK HİKÂYESİNDEN MODERN HİKÂYEYE  22 Aralık 1997

HALK HİKÂYESİNDEN MODERN HİKÂYEYE  22 Aralık 1997

 

 

22 Aralık 1997 günü AKM'de gerçekleştirilen "Pertev Naili Boratav'a Saygı Sempozyumu"nda sunulan tebliğ.  
 
 
Sözlerime bir hikâyemden (Yeftin) alıntıyla başlamak istiyorum:
"Mahalleli, evimizde toplanırdı kışın. Sobasında çırpıların çıtır çıtır yandığı, bekletilmiş ayvaların kesilir kesilmez mayhoş kokularını delifişek yaydığı odamızda, dedem sanki yıldız, Bakkal Salih Ağbi, Tenekeci Şükrü, Börekçi'nin Adem, Yamacı Mustafa ve ötekiler, tüm mahalleli sanki hilal, yayılıp yer alırlar; dedemin anlattığı yiğitlikler, efelikler, mücahitliklerde küffar üstüne, tekfur üstüne, Bizans üstüne bayrak koşturur, pala savururlardı. Kadınlar daha geride, süpürge köşesinde, babaannemin çevresinde baş başa olmuş tavuklardı. Onlar her zaman dinler, dinlerken bile coşamazlardı.
"Bir gecede bitmezdi öyküleri. Üç dört gece sürer, hatta bir hafta sürenleri bile olurdu. İllüzyona tutulmuş insanların ... şaşkınlık ve meraklarıyla kaç gece gelirlerdi Salih Ağbi, Tenekeci Şükrü, Yamacı Mustafa... Hele kadınlar, içleri kıprtısız bildiğimiz o kadınlar, sofraydı, bulaşıktı, bebeydi derken öyküye dar halat yetişip oda kapısı önünde soluklanarak, süpürgeliğe geniş, rahat, farz adımlarla katılan o kadınlar. Öykülü kadınlar." (Minnacık Bir Uçurum, Çarksuyu, Adapazarı, 1994, s.13-14)
Evlerde, kahvelerde, çarşılarda bu soy hikâyeler anlatılmıyor artık. Hatta, artık değil, onlarca yıldır anlatılmıyor. O isimsiz sanatçılar ve o sanatçılar kadar halktan ve esnaftan o hikâye tutkunları hikâyeleriyle birlikte çekilip gittiler hayattan.
Neydi anlattıkları, dinledikleri?
Belki bir Köroğlu. Yahut, bir kahramanlık hikâyesi değil de kahramanları muhayyel bir aşk hikâyesi belki: Elif ile Mahmut, Derdiyok ile Zülfi Siyah. Ya da bir âşık-şair rivayeti: Ercişli Emrah ile Selvi Han, Aşık Garip, Aşık Kerem; yahut da yaşadığı bilinen bir âşık-şairin hikâyesi: Karacaoğlan, Sümmani, Aşık Ali İzzet.
Anlatılan, tabii, terimsel anlamına harfi harfine uygun bir halk hikâyesi de olmayabilir her zaman. Bazen bir destan olur, bazen yarı epik bir Dede Korkut: Bamsı Beyrek, Tepegöz. Belki bir Keloğlan, belki bir koca nine masalı. Anlatılan, İslami bir menkabe de olabilir: Battal Gazi, Hazreti Hamza. Bazen, Doğu'nun klasik edebiyatlarından bir aktarmadır: Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin; ya da sözlü geleneğinden bir masal: Binbir Gece'den, Kırk Vezir'den, Binbir Gündüz'den. Şu var ki bu destanlar, menkabeler, masallar da halk anlatı geleneğine, halk duyuş ve düşünüşüne uygun anlatılırlar.
Halk anlatı geleneğinin hem biçim hem de duyuş ve düşünüş bakımından en olgun ürünleri halk hikâyeleridir şüphesiz. Çünkü halk hikâyelerinin ortaya çıkışı destandan ve masaldan sonradır.
Destan, toplum hayatında iç çatışmaların henüz başlamadığı bir döneme aittir. Bu dönem, her milletin, milletler arasında varolma mücadelesi verdiği bir kahramanlık dönemidir. Destan bu kahramanlıkları anlatır; ancak, bir milli kahramana mal ederek anlatır. Bu yüzden, destanı, savaşçı ve aristokrat bir zümreye ait görmek yanlış olmaz.
Masalın toplumsal tabanı ise halktır. Çünkü artık kahramanlık dönemi bitmiş, içeride kimi farklılıklar görülür olmuştur. Halk, masalı, böyle bir ortamda, eşitlik özlemlerine sözcü olsun için yaratır. Reel yaşamdaki adaletsizliklere karşı alternatif dünyayı masallarla sunar.
Eşitlik özlemi ve alternatif dünya halk hikâyelerinde de vardır. Üstelik destanın mübalağasından, masalın soyut dünyasından kurtarılmış olarak. Gerçekçilik, zaten halk hikâyesinin esasıdır. Çünkü farklılık ve adaletsizliklerin iyice arttığı geç bir dönemin ürünüdür halk hikâyesi. Tabii bunu derken epiğe ve soyutlamaya hiç yer verilmediğini de söylemek istemiyoruz. Halk hikâyesi genç bir tür olmakla kendinden önceki destan ve masalın mirasçısıdır. Fakat bunları doğrudan doğruya ve olduğu gibi almaz; halk hikâyelerindeki gelenek, halk tülbendinden süzüle süzüle gelme bir gelenektir.
Hikâyeci, hikâyesine bir fasılla girer. Fasıl divanî ile başlar, bunu cinaslı bir şiir, bir türkü, cinassız bir koşma, bir semai, bir taşlama izler, ama arada da Köroğlu'ndan bir koçaklama muhakkak olur. Saz faslının ardından "döşeme" adı verilen bölüm gelir; bu, baştan geçmesi mümkün olmayan tuhaf tuhaf olayların baştan geçmiş gibi anlatıldığı mensur bir bölümdür. Asıl hikâye bundan sonradır ve dua ile başlar, bitişi de dua ile ve hikâyecinin, "Ustamızın adı Hıdır, elimizden gelen budur!" tevazuu ile olur.
Hikâyede manzum ve mensur kısımlar iç içedir. Düz olaylar ve konuşmalar mensur, fakat heyecanların ifade edildiği kısımlar manzumdur. Anlaşılıyor ki destan dili şiirin bir kutsallığı vardır, bundan yararlanılmaktadır. Hatta bu kutsallık, "telle" söylemenin "dille" söylemeye tercih edildiği bu lirik bölümlerde gözle de görülür: Hikâyeci sazını, sazı yoksa kargısını sinesine öyle alır, onunla öyle bütünleşir ve türküsünü öyle bir, örneğin, "Aldı sazı sinesine, geçti sözün binasına. Aldı bakalım Ali Şir ne söyledi, kız ne cevap verdi?" diyerek takdim eder ve dinleyenleri öyle büyüler ki hikâyeci işte o zaman hikâyeci olmaktan çıkar bir de temaşa aktörü oluverir.
Hikâyelerde kalıplaşmış başka ifadeler de vardır. Örneğin giriş cümleleri... Kimi tasvirler... Hatta nükteler de kimi zaman öyledir. Gel gelelim, hikâyecinin, bu "anonim kalıplar"a rağmen dinleyiciyle kurduğu kontak, modern sanatın ancak gösteri dallarına nasip olmuş bir yüksekliktedir. Çünkü hikâyeci, destani bir olayı anlatırken bile, bir zaman gelir, kendini olaylara kaptırır, kahramanlar arasına katılır, üstelik dinleyenleri de bu hale sokar. Zaman gelir, diyelim ki hikâyede sabah olur, dinleyenlere, "Sabah oldu. Cümlemizin üstüne hayırlı sabahlar olsun!" der, onlardan da bazen, "Sana da hayırlı sabahlar hikâyeci!" cevabını alır. Dinleyici yakalanmışsa, hikâyeci, asıl vakaya, şiirlere ve kalıplaşmış sözlere dokunmamak şartıyla hikâyeyi geceler boyu da sürdürebilir. "Karavelli" denilen bağımsız hikâyeler anlatır, yeni yeni koşmalar söyler, hikâyenin anlatıldığı mekâna uygun nükteler yapar, eğretilemeler bulur, öyle sürdürür. Elverir ki dinleyiciyle arasındaki kontak düşmesin.
Görüyoruz, halk hikâyecisi, sanatının arşını kalıplar içinde zorluyor; üstelik, bunu da, dinleyenin izni kadar yapıyor. Modern hikâyeci için kişiliği öldürücü, hiç değilse kısıtlayıcı bir durumdur bu. Oysa modern hayatın partiler, sendikalar, lobici kulüpler, dernekler ve sivil toplum örgütleri tarafından üretilen çeşitli ifade kalıpları ve bunların modern denilen sanattaki izleri düşünülürse negatif durum günümüz için de, hem de fazlasıyla geçerlidir.
Şüphesiz, modern hikâye Ahmet Mithat'tan günümüze çeşitlenerek geldi. Ancak unutmayalım, modern hikâye Batılı hikâyedir; yani bu hikâye, biçimde olsun, muhtevada olsun Batılı birtakım ölçülere, normlara uymayı ta baştan kabul etmiş bir hikâyedir.
Böyle mi olmalıydı? Yoksa hikâye yenilenirken kendi geleneğine mi dayanmalıydı? Yoksa bu imkânsız mıydı? Ekonomik, siyasal bağımlılıklar üstyapıda başka bağımlılıklar getiriyor, dolayısıyla her şey usulüne uygun mu gidiyordu? Sanatçıların tutumları nasıldı?
Modern hikâyemizin çocukluk yılları bu soruları cevaplandırmaya yeter. O yıllarda Samipaşazade Sezai, Namık Kemal ve Recaizade Ekrem'le temsil olunan Batılı hikâye ve romanın yanı sıra Ahmet Mithat ve Hüseyin Rahmi'yle temsil olunan yerli bir hikâye ve roman da boylanıyor. Aziz Efendi'nin "Muhayyelât"ındaki iç içe hikâyeler; Ahmet Mithat'ın, anlatımı süratli vakaları, siyah-beyaz kişileri, belli temaları, klişe sözleri, okurla konuşmaları, ona sorular sormaları, bir Müslüman gencini sevdiği için çekiler çeken Rum kızı Kalyopi'nin hikâyesiyle "Henüz 17 Yaşında"sı -ki "Kerem ile Aslı"da da anlatılan, din taassubudur-; Hüseyin Rahmi'de gördüğümüz, asıl vakayla ilgisiz yan hikâyeler, büyültülmüş ve haylice gülünçleştirilmiş tipler, şiveli dil, tekerlemeyi hatırlatır bölümler, dişi sözler hep gelenekten hatıradır. Fakat bu hatıra giderek solar. Parlayan, Batılı hikâye ve roman olur. Öyle ki Ahmet Mithat'la Hüseyin Rahmi'nin bile geleneksel çerçeve içinde parlattıkları adeta odur.     
Ömer Seyfettin'in Osmanlı tarihinden, menkabelerden ve halk hikâyelerinden kalkarak yazdığı hikâyeler (Vire, Pembe İncili Kaftan, Forsa, Topuz; Başını Vermeyen Şehit; Binecek Şey, Kurumuş Ağaçlar, Üç Nasihat, Yüz Akı) ve onlardaki epik heyecan ve hemen her hikâyesinde rastladığımız mizah duygusu, dejenere aydınları ve irfan sahibi insanları okuru hâlâ etkiler de hikâyeciler üzerinde etkili olamaz; dahası, Ömer Seyfettin kimilerince "küçümsenir" de.
Reşat Nuri'nin "Kızılcık Dalları"nda, Sabahattin Ali'nin "Hasan Boğuldu"da yaptıkları ve başkalarınca yapılanlar ise deneme olarak kalır, sürmez.
Bozulma, galiba sanatın ve sanatçının profesyonelleşmesiyle başladı. Sanat profesyonelleşip bazı mekânlara taşındı, gösterilir bir şey oldu; sanatçı da o mekânların müdavimlerine göre eserler verdi. Artık modern çağın kutsalları arasındalar.
Kagan'dan okumanın şimdi tam sırasıdır. Kagan diyor ki: "...halka yakınlaşmaya çalışmış ilerici sanatçıların bütün soylu çabalarını göz önüne alsak bile, şunu saptamamız gerekir ki, uzlaşmaz toplum tarihinde, profesyonel sanatın geniş halk kitlelerine yabancılaşması gittikçe artmıştır." (Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat, çeviren: Aziz Çalışlar, Altın Kitaplar, İst. 1982, s.572-573)
Evet, sanat modern mekânlara çekildi; ama Bakkal Salih Ağbi'lerden, Tenekeci Şükrü'lerden, Börekçi'nin Adem'lerden, Yamacı Mustafa'lardan ve heyecanlarını göstermeyen o kadınlardan da çekildi. Onlar şimdi hikâyesiz.
O insanlar hikâyeye gelebilir yeniden.
Onlara inanılsın hele bir!
Denilecek ki halkın inandıklarına inanmak, örneğin yaralı bir turnanın, iki gözü kör destancı Abdalı Zeyneki'nin duasıyla iyileşip uçuverdiğine, destancının da gözlerinin açılıverdiğine inanmak bugün için mümkün mü? Azra Erhat, benzer bir inanmazlıkla Yaşar Kemal'e soruyor: "Abdalı Zeyneki'nin gözü açılmış mı?" Yaşar Kemal, "Açılmış tabii (...) gören var." diyor. Sayın Pertev Naili Boratav'ın bunu yorumlayışı şayanı dikkat: "Yaşar Kemal bu mucizeye gerçekten inanmış mı? Bu, yersiz bir soru bence. Belki aklı ile inanmıyor, ama hikâyeci, destancı olarak inanmak istiyor içinden. Öyle olmasa halk destancılarının anlatmalarındaki tadı ve gücü veremezdi hikâyelerine." (Folklor ve Edebiyat (1982) I, 2. basım, Adam, İst. 1991, s.414) 
Böyle inanmak, böyle inanarak yazmak, oylarına inanılan insanlara ve onların sanatına sahiden inanmak olacaktır.
 
 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....