Menü
Diğer Yazılar • "BURAYA NASIL GELDİNİZ?" Düşlem, Sayı: 13, Mayıs 1998

"BURAYA NASIL GELDİNİZ?" Düşlem, Sayı: 13, Mayıs 1998

 

 

Ankara, 17 Mart 1998... Edebiyatçılar Derneği’nin davetlisiyim, Çankaya Belediyesi’nin Mithatpaşa Caddesi’ndeki yerinde konuşuyorum. Daha doğrusu okuyorum. Okuduğum ne? Son kitabım “Kapıdan İçeri Girmek”ten bir deneme: “Kültürel Bağımsızlığın ‘Kaleleri’”
Bu denemede 60’lı yıllara uzanır, mitolojiyle tanıştığım şartları hatırlar, bizim Sakarya ırmağı ile ilgili efsaneyi -hani Zeus, Ana Tanrıça Kybele’ye tutulur, onunla Phrygia’nın bir ıssız kayasında birleşmek ister, başaramaz da tohumunu kayaya döker, hani bu tohumdan da Agdistis dünyaya gelir, işte bu Agdistis efsanesini ve Dionysos’lu, Nana’lı, Attis’li devamını- anlatırım; anlatırım ama bununla kalmaz, Yunan-Latin mitolojisinin bir “yeni adamlık” meselesi olarak Cumhuriyet hükümetlerince nasıl himaye edildiğini de eleştiri yollu söylerim. Sözüm mitolojiye değil tabii. Çünkü mitoloji, nihayet “tabiatın kişileştirilmesi”dir. Yani masum bir oyun. Bunu “resmi eğitim”in dışında kalmış halk da yapmakta. Nitekim bizim Sakar Baba efsanemizde -bu da Sakarya ırmağı ile ilgili bir efsanedir- yapmıştır. Yalnız her iki efsanenin dayandığı kültür tabanı farklı. Bu farkın önemini vurguladıktan sonra sözü şuraya bağlarım: Halkın şifahi geleneğinde anlatılagelen efsanelerimiz, silahlarımızdır. KİT’ler, “düveli muazzama”ya karşı iktisadi bağımsızlığımızın nasıl “kaleleri” iseler bunlar da öyledir. Bunlardan mahrum kalmak da, kültür emperyalizmi karşısında tamamen savunmasız kalmak olur.
Okumayı bitiriyorum, Tuncer Uçarol’dan bir soru geliyor: “Buraya nasıl geldiniz?”
Sahi nasıl geldim?
Yanılmıyorsam, serüvenimin arka bahçesi merak ediliyor.
O an hayatımın iki nirengi olayı gözümün önünde.
Yıl, 1971. Yani 12 Mart dönemi. 26 yaşındayım ve üç yıllık öğretmenim. Haşim’in “O Belde”sini işlerken kapım çalınıyor; kapıda bir yüzbaşı ile bir sivil; beni götürmek için gelmişler; çocuklara dönüp, “Sessiz durun, birazdan gelirim.” diyorum, daha doğrusu dediğimi zannediyorum; meğer diyememişim, o çocuklarla zaman zaman karşılaşırız, hiçbiri böyle bir şey dediğimi hatırlamıyor. Diyeceksiniz, 26 yaşındasın. Evet, 26 yaşındayım; ama bir yıl sonra 26’sına basacak büyük oğlumdan da biliyorum -ki şu anda Özbekistan’dadır ve kendisine bir fabrikanın mühendisliği emniyet edilmiştir- 26 yaş, psikolojinin kartlaştığı bir yaş değildir. Kırılgansınız. Naifsiniz. En kahraman kesildiğiniz zaman bile aslında çocuk’sunuz. Başınıza gelene inanamıyorsunuz. Emniyet, Tümen, Selimiye... Arama, sorgu, parmak izi, plakalı fotoğraf... Nedir bunlar? Ama hep bekliyorsunuz: Kapı açılacak ve salınacaksınız. Tıpkı Manisa davası öğrencilerinin beklediği gibi. O liselilerden bir kızcağız, Can Dündar’ın, mislini menendini belki Can Dündar’ın “Kırk Dakika” programlarında bile görmediğim o “Kırk Dakika”da, o akşam diyordu ki: “Evden yiyecek, giyecek hiçbir şey istemedim. Nasıl olsa salınacaktım.” Manisalı öğrencilerin başına gelenler benim başıma gelmedi. Doğru, benim başıma gelenler başkalarının yaşadıkları yanında kayda değmez. Fakat Manisalı öğrencilerin psikolojisini biliyorum. Sayın ki ben onlardan biriyim, ya da sayın ki benim 71’deki öğrencilerim Manisalı öğrencilermiş. Zaten en çocukları ile aramdaki yaş farkı 7-8, birçoğuyla 3-4’tü; kimileriyle de hemen hemen akrandım.
İşin ciddiyetini Selimiye’den Kartal-Maltepe Askeri Cezaevi’ne getirildiğimizde -üçümüz TÖS’ün, üçümüz de TİP’in Adapazarı şube yöneticileri olan altı kişilik bir gruptuk biz- anladım. Tabii şunu da: Politika bir azınlık hakkıdır. Fakat bu hazmedilir bir şey değil. Peki, oyuncak yerine konuluşunuz? Bir zaman geçiyor, Askeri Mahkeme, “Bu dava beni ilgilendirmez, sivil’e havale.” deyip bizi salıyor, Sakarya Ağır Ceza da havale edilen dosyayı benzer bir dille Uyuşmazlık Mahkemesi’ne aşırtıyor. Görünüşte dava ciddi değil, gelgelelim durum ciddiyetini koruyor: idari tahkikat, psikolojik baskı, bakanlık emri, düyuna kalan aylıklar... Manisalı öğrencilerin avukatlarından bir hanım -öğrencilerden birinin de ablasıdır- Can Dündar’a diyor ki: “Çevremdekiler, ‘Bu davaya girme! İşkenceci polislere karşı kazanamazsın!’ dediler bana. Hukuk’ta hukukun eşitliğini öğrendim, buna inandım, bu inançla da girdim davaya. Meğer haklıymışlar. Bugün hukukun eşitliğine inanmayan bir hukukçuyum maalesef!” Öyle oluyor; içinizden bir şeyler kopuyor, bir yerlere güveninizi yitiriyorsunuz. Basıyorum istifayı, kitapçılığa başlıyorum. Oysa bu, nelerden, ne saltanatlardan vazgeçiştir! Meslekte gelişebilirdim, üniversiteye geçebilirdim. İnanın, her ikisinde hâlâ gözüm vardır.  
Gelelim ikinci olaya.
Tarih, Mayıs 1982. Adapazarı’nın, kimi, köklü ailelerine mensup, kimi, köklüce ailelerine damat olan, kimi de onların yanında köklenmeye çalışan avukat, eczacı, doktor gibi elitleri karar vermişler Sait Faik’i ölüm yıldönümünde memleketi Adapazarı’nda anacaklar. İstanbul’dan konuşmacı yazarlar çağırmışlar, bana da lütfetmiş bir dinleyici davetiyesi göndermişler. Ayol ben o tarihte Türkiye Yazarlar Sendikası’nın üç yıllık üyesiyim, üç de kitabım çıkmış, hemşerim hakkında üç beş cümlem olamaz mı? Olamaz. Bizim muhteremler -kendileriyle ahbaplığım, dostluğum da vardır oysa, kitapçılıktan başka işlerden de anladığımı bilirler yani- neyi uygun görürlerse o olur ancak. Hadi onlar bir densizlik ediyor, İstanbullular olsun onları uyarmıyor mu? Hayır. Ama ben, 28 yılda üçüncü kez yapılacak bu anma töreninde konuşmacı olmamayı içime sindiremiyorum. Sadece benim değil, Adapazarlı öteki iki yazarın olmamasını da. Kerim Korcan’a telefon edip durumu anlatıyorum, “Faik Baysal’ı da al gel!” diyorum. Kerim Ağbi geliyor, toplantıya birlikte gidiyoruz. Konuşmacılar arasında Oktay Akbal, Salim Şengil, Tahsin Yücel, dinleyiciler arasında da Osman Şahin, Reha Öz, Fikret Madaralı var. Oktay Akbal, Kerim Ağbi’yi görünce, “Kerim şöyle buyur!” deyip yanında yer açıyor; Kerim Ağbi, “Ben Necati’nin misafiriyim!” diyor; bu kez elitlerin programcıları araya giriyor: “Sizi de programa alalım!” O zaman Kerim Ağbi bastırıyor: “Necati de alınırsa elbette!”
Bunlar neden oluyor? Edebiyat galiba memleket yönetiminden usul almış. Memleket yönetimi nasıl? Bir piramit var. Piramidin tepesinde siyasetçilerle bürokratlar, eteğinde de yönetimin taşra birimleri. Piramit, ekonominin kontrolünde tabii; ama bu kontrol pek de masum değil. Devlet bankaları, ticaret ve sanayi odaları, esnaf odaları, işçi konfederasyonları, medya kuruluşları, hatta en “sivil” toplum örgütleriyle bile öyle içli dışlı ki ekonomi, merkez’den taşra’ya bu sımsıkı denetim altında ne toplum gerçekten sivilleşebiliyor ne de “lisansçı”, “montajcı” sanayiin aleyhine bir sanayi gelişebiliyor. Ekonomi, “içeriden” canlanamıyorsa bundan canlanamıyor.
Mayıs 82’de buralara gelmiş değilim tabii. Ama cebimde o gün için hazırlanmış, o gün de Kerim Ağbi’nin bastırmasından sonra cepten çıkarılmış, cephane kıymetinde bir metin var ki şu iki sözcükle başlar: “İstanbul-Taşra” Nedir İstanbul? Edebiyatın merkezi. Taşra ise eteği. Yayımcı, medya, eleştirmen, ödül... de bu piramidi ayakta tutmakta. Bu tabloda taşraya düşen ne? Piramidin onaylayacaklarını yazmak, piramidin piyasa ettiklerini okumak. Aksi halde? Aksi halde kuru kalabalıktansınız. Peki, piramide uydunuz diyelim, yeriniz muteber bir yer mi? Nasıl olsun? Nedeni şu: Hani ülkeler vardır, geri kalmış ülkelere el atarlar, bu el atışı da geri kalmış ülkenin kimi insanları aracılığıyla yaparlar; sizden istenen de böyle bir işbirlikçilik.
İşbirlikçilikte özgünlük yok; işbirlikçilikte emir komuta var. Özgünlük nerede? Özgünlük bulunduğunuz yerde. Bu konuşmanın ardından hikâyelerimin sosyal, siyasal, kültürel arka planını oluşturan pek çok konuşma ve yazı geliyor; hepsi de temelde “bulunduğum yer”e dayanıyor. Bulunduğum yerde “ben” varım, “Adapazarı” var, bütün “taşra” var. Giderek taşra’nın da müştereklerine varıyorum.
Şimdi de ikinci olaya bağlı bir alt olay: Yıl 1993. Nur Vergin, D. Mehmet Doğan, “Aydınlık” gazetesinden Ender Helvacıoğlu ve ben “Sürgün” filmi üzerinde konuşacağız. Filmi seyrettim, dondum. 12 Mart’ta beni alıp götüren o iki insan vardı filmde; fakat köyden köye sürdükleri öğretmen, köy kalkınmasına Fakir Baykurt’un öğretmenleri gibi yardımcı olan, yanı sıra da namaz kılan bir öğretmendi bu kez. Artık çağrışımları tutabilirsen tut. Önce Maliyeci Cavit Bey geliyor aklıma ki liberal ama idam edilmiş. Sonra İsmail Beşikçi, malum. Diğerlerini şimdilik geçelim. Dördümüz birbirimizden farklıyız tabii. Ama bir benzerliğimiz de var. Taşra’yız biz. Yalnız, piramidin eteğindeki değil, dışındaki taşra.
Buraya böyle geldim işte.
Tuttuğum yol doğru mu, yanlış mı?
Manisalı öğrencilerden birinin annesi, boğazı hâlâ düğüm düğüm, “Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin sarmaşıklarla süslü olduğunu gördüm ben!” diyor, “Gördüm, eve geldim, bütün çiçeklerimi evden attım.”
Çiçek atılır mı?
Bu anneyi sorgulayamıyorum ben. Çünkü yaşayan o.
Düşlem, Sayı: 13, Mayıs 1998, s.22-23.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....