Menü
AZİZ NESİN: TANIKLIK VE YÜZLEŞME  Düşlem, Sayı: 22, Şubat 1999 
Diğer Yazılar • AZİZ NESİN: TANIKLIK VE YÜZLEŞME  Düşlem, Sayı: 22, Şubat 1999 

AZİZ NESİN: TANIKLIK VE YÜZLEŞME  Düşlem, Sayı: 22, Şubat 1999 

 

 

 

* 24 Aralık 1998 günü Taksim Cumhuriyet Kitap Kulübü'nde okunan metin.

    Temmuz gitti. Ağustos gitti. Isı düştü. Denizdeydik, evlerimize çekildik. Ardından sağnaklar başladı. Yapraklar sarı ve kavruktular hanidir, dökülüverdiler. Yağmurun yerini rüzgâr aldı, kuru soğuk aldı yavaş yavaş. Gelgelelim, “Yaz mı bitiyor?” demedik de “Kış geliyor! Kış geliyor!” demeye başladık. Kışı çağırdık, kışa hazırlandık adeta. Şimdi, çekildiğimiz inzivada, kışın, iyiden iyiye içindeyiz.
Geçenlerde bir yazar, yazısında, “Türkiye solunun -doğru yanlış- (dedikleriyle) bütün ülkede ses getirecek” insanlara ihtiyacı olduğunu söylüyor, örnek olarak da “teori”de Yalçın Küçük’ün, “kültür”de de Aziz Nesin’in adını veriyordu. (Ahmet Yıldız, Çöküş Durumu, “Edebiyat ve Eleştiri”, Temmuz-Ağustos 1998, S.38)
Buna kimsenin itirazı olmayacak sanırım.
Kışın, çağırdığımız kışın tastamam içindeyiz, hatta onunla bütünleşmiş, biz de her yer kadar kış olmuşuz çünkü.
Neydi Aziz Nesin’in yaptığı?
Sorular sormak, hayır demek, aykırı düşünmek, ters köşeyi nişanlamak... yani, zamana, akıntısına kapılmadan tanıklık etmek.
90’lı yılların başı. Aziz Nesin en az yetmiş beş yaşında ve bir çiftin nikâhında da tanık. Demirtaş Ceyhun anlatıyor:
“Salona girerken rastlaştık. Nasıl heyecanlıydı, anlatamam. Eli ayağı birbirine dolanıyordu sanki. ‘Ağbi,’ dedim, ‘nedir bu halin? Sanki sen nikâhlanacakmışsın gibi.’
“‘Hiç sorma Demirtaş!’ dedi, ‘Biliyorsun, bugüne dek hep sanık oldum. Hayatımda hiç tanık olmadım ki...’” (Yaşasın Aziz Nesin, Sis Çanı, İst. 1995, s. 131)
O gün Aziz Nesin’i heyecanlandıran, ilk kez nikâh tanıklığı yapacak olması mıydı gerçekten? Yoksa nikâh tanıklığının bir usul işi olması, tanığa hayır deme, hesap sorma fırsatı vermemesi mi?
Aziz Nesin, tanıklığını sorularıyla, itirazlarıyla, şaşırtmacalarıyla yapar. Bu, insanı, toplumu, zamanı yüzleşmeye çağırmaktır. Hadi bakalım, dediğinizle yüzleşin şimdi, demeye getirir Aziz Nesin. Aşkınızla yüzleşin. İdealinizle yüzleşin. Eyleminizle yüzleşin. Yüzleşin. Bakalım alın aklığıyla çıkabilecek misiniz bu yüzleşmeden?
Demirtaş Ceyhun, Aziz Nesin’i direksiyon başında hiç görmemiş; fakat buna rağmen, “Aziz Bey’in yapamayacağına inandığı tek iş şoförlüktü.” de diyemiyor. Çünkü, “Nasıl reçel yapılır, turşu nasıl kurulur, hatta artık dökülmek üzere olan gül yapraklarından nasıl şerbet yapılır iyi bilir (Aziz Bey).” Ayrıca ressamdır, grafikerdir. Elektrikçidir. Dahası, “Askeri Fen Tatbikat Okulu’nu bitirdiği için mimar ve mühendis olduğundan” da emindir. Demirtaş Ceyhun, ilgili bölümü -ki bölümün adı da ilginç: “Aziz Nesin, Her İşi Yapabileceğine de Bütün Askerler Gibi, Yürekten İnanırdı”- şöyle bağlar: “...Düşün Yayınları arasında 1994 sonbaharında çıkan, oğlu ‘Ali Nesin’le Mektuplaşmaları’nı okuyunca, insan, ‘Acaba oğlu Ali ile Ahmet’i de Aziz Bey mi doğurmuştur?’ diye kuşkuya düşmekten edemiyor vallahi!” (age. s.43)
Benim de kafamı kurcalayan bir şey var, söylemek, umarım yersiz kaçmaz: Aziz Nesin’in, insanı, toplumu, zamanı yüzleşmeye çağırmış Aziz Nesin’in, kendisiyle yüzleştiği olmuş mudur acaba?
Tarık Dursun K. Vakıf çocuklarından biriyle yıllar sonra güya konuşur. Çocuk o temmuz günü Sinan’ın Büyükçekmece’deki köprüsünde durmuş çocuklardandır. Durmuş Vakıf’a bakmış arkadaşlarıyla. Sekiz buldozerin meyve ağaçları arasına girip çıktığını, toprağı gürültülerle kazdığını görmüş.
Anlatıyor:
“Bu bir şakaydı. Dede, bizimle hep saklambaç oynardı ve saklambaca bayılırdı. Tek inadı, bizi ebe yapmaktı. Kendi saklanır, bizi fellik fellik aratırdı. Arardık, bulamazdık.” (Geçti Akşam Kuşları, Bilgi, Ankara, 1997, s.322)
Bunlarda kafama takılan o sorunun cevabı var galiba?
Tarih: 14 Mayıs 1982. Sait Faik’in ölümünün üstünden 28 yıl geçmiş, Sait Faik Adapazarı’nda üçüncü kez anılacak. İstanbul’dan bir grup yazar gelmiş konuşmacı olarak; fakat tuhaftır, ne gelenler, ne de toplantıyı düzenleyenler düşünmüş bir Adapazarlı yazarın da konuşmacı olmasını. Beni geçelim, Kerim Korcan da düşünülmemiş, Faik Baysal da. Alınıyor ve durumu İstanbul-Taşra ekseninde değerlendiren bir yazı hazırlıyorum. Toplantı günü, Kerim Korcan’la birlikte dinleyiciler arasındayız; fakat adeta bir oldu bitti ile konuşma hakkı da kazanıyoruz.
O günün hikâyesini ve konuşmamın metnini iki dergiye, dört büyük gazetenin, ikisi edip dört büyük yazarına, bir de Aziz Nesin’e gönderdim.
Dediklerimi tekrarlayacak değilim. Yalnız, İstanbul-Taşra meselesi, var olduğuna hâlâ inandığım bir meseledir. Buna katılmayabilirsiniz. Fakat sessiz kalınabilir mi? Katılmamak, tartışmayı, yüzleşmeyi başlatmalı değil midir?
Maalesef iki kişi dışında herkes sessiz kaldı. O iki kişiden biri tabii Aziz Nesin. Konuşmam, “Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı 1983”te yer aldı. (Diğer isim, Tanju Cılızoğlu’dur; o da konuşmama dergisi “Edebiyat 81”de yer verdi.) Aziz Nesin, dediklerime katılmıyordu belki; ama ilgisi edebiyat adınaydı ve bununla, taraflara, hadi bakalım, yüzleşin, çağrısında bulunuyordu bir bakıma.
Bu ilgiyi şimdilerde başka türlü de isimlendiriyorum.
Radikal’de (22 Aralık 1998) Murat Belge yazdı: Murat Belge, henüz yirmisinde bile değil. Bir akşam, vapurla Kadıköy’e dönüyor. Vapur her nedense iskeleye yanaşmakta zorlanır. Çımacının az gerisinde halatın bağlanmasını bekler Murat Belge. Fakat önünde bir adam daha vardır, sabırsız mı sabırsız. Okuyalım: “Önümde kabarık saçlı, kısa boylu bir adam, bir türlü bağlanamayan halatın yanından iskeleye atlamak için çabalıyor ama herhalde kısa boyuyla uzun bir atlayışı göze alamadığı için vazgeçiyordu. Sonra bana döndü, ‘Kardeşim, ben bu işi beceremeyeceğim, bari yol vereyim de sen geç,’ dedi.” Bu adam, Aziz Nesin’dir; dediklerini Murat Belge bakınız nasıl yorumluyor: “Başkasına yol vermek, yol açmak, yolu tıkamamak. Bilinçli olarak, hayatı boyunca bunu yapmaya çalıştığını düşünüyorum.”
Aziz Nesin, ebe olmayı sevmiyor. Bunda bir istiare değeri var gibi. Okuduğum kadarıyla Aziz Nesin hep başkalarını eleştiriyor. Kendi doğruları, kuralları var, onlara uymayanları alaya alıyor, gülünç hale sokuyor. Diyeceğim, hep ebeliyor.
Böyle diyorum ya, çok da emin değilim. Mizahını kendisine yöneltmemiş bir mizahçılık bu. Yani dinamik değil, statik. Tek boyutlu. Değişime kapalı. Ancak böyle bir mizahın da bir edebi form’a sığamayacağını, asıl kahkahasını edebiyat dışında, magazinlerde, mizah dergilerinde atacağını düşünüyorum. Oysa Aziz Nesin romanı, önce romandır. Oyunu, önce oyundur. Hikâyesi -hele hikâyesi- önce hikâyedir, sonra mizah. Ya da çoğunlukla böyledir.  
Yoksa, Aziz Nesin, bütün yüzleşmez görünmesine karşın kendisiyle yüzleşmekte miydi? Oyun içinde oyun muydu yaptığı?
Bakın, ne diyor o çocuk, “Dede”sini hatırlayıp:
“Arardık, bulamazdık. Vakıf evlerinde... Yatakhanelerde... Çalışanların evlerinde, bahçelerde ve ahırlarda. Bir keresinde onu kuyuya saklandı sandık, çok korktuk. Çünkü kuyu derindi ve çok sevdiği köpeklerden biri sanki kuyuya o saklanmışmış gibi gelmiş, çıkrık başında şakacıktan havlıyordu. ‘Burada o, burada!’”
Mizahımız Nasrettin Hoca’dan, Karagöz’den, Ortaoyunu’ndan geliyor, Refik Halit, Yusuf Ziya Ortaç, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin’le okuruna kavuşuyor. Bugün ise okurunu terk etmiş durumda. Kulakla alınıyor. Gözle bakılıyor. Ve gülünüp geçiliyor.
Aziz Nesin, ne kadarıyla edebiyata ait? Kendisi, mizahının hangi derin kuyularında saklı?
Bu sorulara cevap aramak uzmanların işi olsun.
Şimdi kışın tastamam içindeyiz.
Bahara hasretiz.
Lakin hararetimiz yetmiyor.
Aziz Nesin olsaydı neler söylemez, neler yapmazdı: çeteler üzerine, türbanlı öğrenciler üzerine, sendikacıların işverenlerle işbirliği üzerine, devlet sanatçılığı üzerine, ABD’nin Bağdat’ı yeniden bombalaması üzerine...
Hepsine katılır mıydık?
Katıldığımız da olurdu, katılmadığımız da.
Hem katılıp katılmamak o kadar önemli değil; onlar üzerinde durup durup düşünürdük ya!
Hoş, şimdi de düşünüyoruz. Ama zamanın akıntısına kapılmadan mı düşünüyoruz?
Düşlem, Sayı: 22, Şubat 1999, s. 6-7.


*

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....