Menü
Diğer Yazılar • "YENİ ZAMAN DENİZSİZİ" VE EV  Son Yeni Biçem, Sayı: 62, Haziran 1998

"YENİ ZAMAN DENİZSİZİ" VE EV  Son Yeni Biçem, Sayı: 62, Haziran 1998

 

 

 
Ev. Yokuş. Son.
Tarık Dursun K.nın “Yeni Zaman Denizsizi” (İmbatla Dol Kalbim, Adam, İst. 1982) hikâyesi bu sözcüklerin üçgenine oturur. Öyle ki üç bölümlü hikâyenin her bölümü bu sözcüklerle başlar, hem de majüskül başlar. Ayrıca bu sözcükler ilk cümlede de yer alır: “Ev, hâlâ o yokuşun sonunda apansızın önünüze çıkıveren düzlüğün sağ başında duruyordu.” Bu cümle adeta “maksem”dir. Sadece şekil bakımından mı? Hayır! Bu cümle hikâyenin anlam merkezidir de; hikâye anlam ağını da buradan açar.
İlk bölüm “ev”e ait. Yokuşun sonundaki eve. Duvarları üstünde Zeybek, Kordon, Dayıbey vb. İzmirli rakıların şişe kırıklarının hâlâ parladığı eve. Bu ev Anlatıcılar’ın bir zamanlar oturduğu evdir. Anlatıcı, mahalleye geliyor, evi görüyor: Ev iyidir, demek şimdiki kiracıları da iyi bakmaktadır. Hintelması büyümüş, fidanken dikilen incir yaşlanmıştır. “Eşikte iki küçük kız çocuğu evcilik” oynamaktadır, çizgiden kapıyı çalıyor Anlatıcı, kendini çocuklara Tanrı misafiri (Tarık Dursun K. ‘Tanrı konuğu’ diyor.) diye tanıtıyor; anne olan, “Açalım, sevaptır!” diyor, “Ah, rengin uçmuş soğuktan. Dışarda hava hep kötü. Yağmur yağıyor kaç gündür. Sana bir tarhana çorbası pişireyim de iç, için ısınsın.” diyor.
Artık Anlatıcı’yı tutabilene aşkolsun!  
Komşuları Fenerci Mehmetağa, karısı Makbule Hanım, ortanca kızları Kifayet, çocukları Şuayip sökün ederler. Makbule Hanım, ocağın isini almaktadır kızıyla. Şuayip, Anlatıcı’nın ağabeysiyle sokak sokak dolaşmakta, havagazı fenerlerini yakmaktadır. Mehmetağa, eli öpülünce, “Berhüdar ol oğlum’” der, yer gösterir. Saman yastıklı kanepeye geçer oturur Anlatıcı. Akşamdır. İzmir ayaklar altındadır. Işıklanmıştır. Çingeneler yangın yerinde meydan ateşi yakmışlar, şeytan eğlendirmektedirler. Mutfaktan gelir Kifayet, sokulur; elinde bir tepsi, tepside de ayva reçeliyle Şaşal suyu vardır. Sarı erik çok meyve vermiş, Makbule Hanım yedi mahalleye dağıtmıştır. O erik, altında, yaz geceleri Anlatıcı, ağabeysi ve Şuayip’in uyuduğu eriktir. Tabii uyumadan önce de İstanbul’dan, kızlardan, Alman savaşından, hastalıklardan, limana gelen gemilerden, sinemalardan, İzmir’den... konuştukları. Ya okuldan kaçıp Narlıdere’de balık tutmalar! Para yok, fazladan ekmek karnesi yok; balıkları şarapsız ve ekmeksiz yemeler! Arada birse çupra avlayıp bayram etmeler, semtin iyi para veren lokantasına satıp “aşk film”lerine gitmeler! Film, zengin kızla fakir oğlan hikâyesi: Yangınlar. Kaçıyorlar. Polisler peşlerinde. Sonunda kızın babası dikiliyor oğlanın önüne, “Vazgeç kızımdan!” diyor, tehdit ediyor falan...
“Oğlan, evet diyor mu?”
“N’apacaktı ya?”
Komşuluk hukukuna ve mahalle ahlakına dayalı yıllar var bu bölümde. Bu yüzden yoksulluk ve yoksunluk makul bir ölçüde. İsyana yol açmıyor. Ya da henüz yol açmıyor. Sebebi, biraz da, şartların “kader” bilinmişliğinden olmalı.
Bölümün bitişi bölümün simgesel özeti gibi:
“Gökyüzünde yaz gecesinin yıldızları ne kadar büyüktüler. Üstümüzde parlıyorlardı durmadan. İkide bir, bir yıldız kayıp gidiyordu bir yerlere doğru.”
İkinci bölüm “yokuş”a ait. Sonunda ev bulunan yokuşa. Şöyle başlar: “Yokuşun başında durdum.” Hayalen mi, gerçekte mi? “Dimdik, kırk beş yıl öncesi nasıl kaskatı, nasıl çıkanlarına acımasız, inenlerine hoşgörülü idiyse, kırk beş yıl sonra da yine öyle idi.” Bu bir değerlendirme. Buna da yokuşun kırk beş yılını aynı zamanda yaşayarak varmakta Anlatıcı. “...durdum.” cümlesinde, “Yavaşça, küskün ve ürkek adımlarla inmeye başladım.” cümlesinde ve başka cümlelerde zaman, şimdiki zaman’dır. Fakat cümlelerdeki kimi durumlar, nesneler: mahalle fırınına baş üstünde götürülen karnıyarık güveci, pamukhelvacı, sigaraların fırından alınan meşe koru ile yakılması, küçük hasır iskemle, söylenmeksizin gelen çaylar... Bunlar geçmiş’e aittir. Gerçi Anlatıcı bunlarla şimdiki zaman’da da yüz yüze gelmiş olabilir, bu bir şey değiştirmez; çünkü bunlar üzerimizde daha çok bir hatıra izi bırakırlar. Zaten amaç da bunu bırakmaktır. Mesela, “...sarı bir genç kız ... yanımdan geçti ... fırına girdi.” denmiyor. Bu şimdiki zaman’dır. Nasıl deniyor? “Ferihan’a benzeyen sarı bir genç kız...” deniyor. “Ferihan”, geçmiş’tekidir. Dahası var: “Fırın”; “mahalle fırını”dır, “az aşağımızdaki fırın”dır. Baş üstünde karnıyarık güveci de işte bu fırına götürülmektedir. Peki, götüren kim? Cümleyi bütünüyle okuyalım: “Ferihan’a benzeyen sarı bir genç kız, başının üstünde bir karnıyarık güveciyle yanımdan geçti, az aşağımızdaki mahalle fırınına girdi.” Götüren, bir gramerciye göre, “...genç kız”dır. İtirazım yok. Fakat bir okur da burada asıl öznenin, “başının üstünde bir karnıyarık güveciyle Anlatıcı’nın yanından geçip az aşağıdaki mahalle fırınına giren”in Ferihan olduğunu düşünemez mi? Düşünebilir. Çünkü ayrı zamanların elemanları aynı cümleye bindirilmiş.
Ayrı tutulsa idi ne olurdu? Bunu da bölümün bitişinde görüyoruz:
“Oturdum. (Fırıncıyla pamukhelvacı) ayakta kaldılar. Karşı kahveden söylenmeksizin üç çay getirdiler. Rengi irin sarısıydı, kokusu değişikti.
‘Adaçayı,’ dedi fırıncı. ‘Çaydan iyidir, iç!’
“Çocukluğumun adaçayını yudum yudum koklayarak içtim.”
Burada iki ayrı “adaçayı” var. Biri “rengi irin sarısı” ve “kokusu değişik” olan, öteki de “çocukluk”taki. Biri gerçekten içiliyor, öteki hayalen. Burada bir tereddüt yok. Yalnız, Ferihanlı’daki ifade daha güzel. Şu da var tabii: Adaçaylı’nın ya da ilk bölümün gerçek-anı/hayal açıklığı olmasaydı Ferihanlı güzellik böyle ışıklanır mıydı?
İkinci bölüm “yokuş”a ait. Fakat “yokuş”, sadece anılar demek değil. “Yokuş”, asıl, “hayat” demek. Hatta Anlatıcı’nın “kırk beş yıl”lık kendi hayatı demek. Bu hayat yoksulluk ve yoksunluk içinde geçtiğinden, Anlatıcı, bu metaforik “yokuş” için, “dimdik” diyor, “kaskatı” diyor; hatta “kırk beş yıl önce(ki gibi)” diyor, yani aynı hayatın sürmekte olduğunu söylüyor. Oysa hatırlıyoruz, hayat herkese “acımasız” değildi, kimine pek “hoşgörülü”ydü. Bu sitem tanıdık bir başka sitemi çağrıştırıyor hemen: “Gökyüzünde yaz gecesinin yıldızları ne kadar büyüktüler. Üstümüzde parlıyorlardı durmadan. İkide bir, bir yıldız kayıp gidiyordu bir yerlere doğru.”
Son bölümün ilk cümlesi de şöyle: “Sonunda denize varılamıyordu Yapıcıoğlu Yokuşu’ndan inilince.” Peki nereye varılıyor? Okumayı sürdürelim: “Büzülüp daralıyor, bir anda ikiye bölünüyor; bir kolu eski zaman ırmakları gibi genişleyip Tilkilik’e, öbür kolu da incele incele Agora’ya doğru Namazgâh’ı bulduruyordu.” Orada, mezarlığın ötesinde, selviler altında park kanepeleri vardır, kanepelerde de güvercinlerle ahbaplık kurmuş birkaç emekli memur. “...aralarında kısık kısık konuşuyorlardı. Zaman yoktu onlar için, kent de yoktu, işleri güçleri de. İyi, güzel, anılarla yüklü yorgun bir geçmiş vardı.” Gerçekten de neler hatırlamazlar: Uçarı Muazzez Hanım’ları, çapkın Haşim Bey’leri ile memurluk günleri, yangın yerinde bir liraya ayaküstü gönül eğlendirmeleri... Sonra İzmir: İnciraltı plajları, Şevki’nin meyhanesi, Buca’nın “razaki”leri... Sonra emeklilik: Bitmek tükenmek bilmeyen günler, kırdırılan çekler, güvercinler için Hisarönü’ne kadar gidip darı almalar, Şükran Kıraathanesi, Atıf Bey’in Lokantası, Etiman Kitabevi...
“Yeni Zaman Denizsizi” toplumsal alanını ev’den mahalle’ye, mahalle’den kent’e doğru genişleten bir hikâye. Fakat hikâyeye, merkezdeki Anlatıcı’nın bakışı egemen. Bu bakış yer yer sembolik. Anlatıcı yoksulluk ve yoksunluk içinde geçmiş kendi hayatına eğiliyor: dimdik ve kaskatı bir yokuş. Onu yorumluyor: kimi yıldızların kayıp gitmesi, yokuşun acımasızlığına bazı insanların uğraması. Son bölüm, bu bakışın adeta genelleştirildiği bölüm. Parktaki o güvercin dostları ile Anlatıcı arasında hemen hiç fark yok. Her iki taraf da “iyi, güzel, anılarla yüklü yorgun bir geçmiş”e sahip. Her iki taraf da belli bir zamanda değil, bir geniş zamanda yaşıyor: “Zaman yoktu onlar için.” Hatta onlar için “kent de yoktu”. Hatırlayın, Yapıcıoğlu Yokuşu “deniz”e inmez, büzülüp daralır, ikiye bölünür ve kent’in civarında kalır. Onların “işleri güçleri de” yoktur. Emeklilerin yok, ama Anlatıcı’nın da yok. Daha doğrusu işinden söz etmez Anlatıcı. Tanrı misafiri’dir o. Çocuklara da kendini şaka yollu tanıtır: “Üşüdüm. Karnım da çok acıktı. Ta İstanbullardan geldim.”
Şimdi de hikâyenin ironik finalini okuyalım:
“Sonra yol üstünde bir kaçamaklığına uğranılan Şükran Kıraathanesi; dönerci Atıf Bey’in lokantası, ha bir de Etiman Kitabevi’nin sahibi Altan Bey vardı.
“Deniz mi? Hangi deniz, ne denizi?
“İzmir’de deniz meniz yoktur!..”
Bu hikâyenin kahramanları bir başına ne Anlatıcı ne şu ne de bu. Bu hikâyenin kahramanları, denizsiz kalmış bütün insanlar. Ancak denizsiz kaldıklarını sonradan fark ediyorlar. Geçmişi, yokuş’u adeta bir muhasebe ile, “yavaşça, küskün ve ürkek adımlarla inmeye” başladıklarında. Hikâyenin adı, denizsizliğin yeni insanlarını değil, denizsizliklerinin farkına yeni varmışları veriyor bence.
Bu durumda “hatıra” önem kazanıyor. Sığınak oluyor. Anlatıcı’nın sığınağı ise daha “lokal” bir yer: Ev. “Sonunda” mahallesine geliyor Anlatıcı. Oturdukları ev’e bakıyor. Evcilik oynayan çocuklarla yakınlık kuruyor. Çocukluk ve ilk gençliğini, o “iyi, güzel anılarla yüklü” yılları hatırlıyor.
Oysa dirlik düzenliği bozulmuş bir ev’in çocuğudur Anlatıcı.
“‘Annen ölmüş ha, duyduk...’ dedi Makbule Hanım. ‘Üzüldük, severdim Ayşe Hanım’ı.’
“Mehmetağa, içini çekti.
‘İyi komşumuzdu,’ dedi. ‘Baban da öyle. O nasıl, sağ mı?’
“‘Bilmiyorum,’ dedim.”
O ilk cümle de galiba böyle birinin ağzından çıktığı için öylesine inandırıcı: “Ev, hâlâ o yokuşun sonunda apansızın önünüze çıkıveren düzlüğün sağ başında duruyordu.”    
“Ev”, Tarık Dursun K.nın anılarında da imtiyaza sahip. Örnekse tangolarıyla ünlü Seyyal Hanım’dan (Seyyan mı yoksa?) söz edilen şu “Mehtaplı Bir Gecede, İzmir’de” parçası; yer yer okuyalım:
“...Alireis Mahallesi’ndeki iki katlı evimizdeyken, annem, her akşam taraçaya babam için kendi halince bir çilingir sofrası kurardı, bugün gibi hatırımdadır.
“Maliye’de ve 17 lira aylıkla memur babam, Yapıcıoğlu Yokuşu’nu ikindi yorgunluğu ile çıkar, işinden eve gelirdi. Kapıda karşılardık onu. Hintelmasının altındaki bahçe çeşmesinden elini yüzünü bir güzel yıkar, annemin gelinliğinden kalma ve hâlâ eskimemiş havlularından birine kurulanıp, kısa oflar çekerek doğru taraçaya çıkardı.
“Vakit, o sıralar ikindiyi geçmiş, akşama yakın olurdu. Komşumuz Fenerci Me’met Ağa ve iki oğlu (Şuayip ile Necdet) Tilkilik’le Namazgâh, bir de Agora’nın bütün sokak fenerini yakmış olurlardı.
(...)
“Babam, İzmir’e özgü ‘Kordon’ ya da ‘Dayı Bey’ rakılarından 35 cc’lik olan şişeyi kıçına bir yumruk vurarak açar ve küçük kadehine koyardı. (...)
“Akşamla İzmir’in ışıkları yanardı. Annem o ‘yerli’ (Giritli    -NM.) şivesiyle buna ‘İzmir şakşaka (şavk şavk) içinde’ diyerek bizi taraçaya çağırır, gösterirdi ışıklanan İzmir’i.” (Göl Hafif Çalkantılı Olacak, Bilgi, Ankara, 1997, s. 196-197)
Ne dersiniz, parça, “ev”in Tarık Dursun K.da da imtiyazlı bir yeri olduğunu göstermiyor mu?
Peki, ya hikâye yazarken anılardan nasıl yararlanılacağını?
Son Yeni Biçem, Sayı: 62, Haziran 1998, s. 24-26

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....