Menü
ESKİ TÜRKLER VE BOZKIR MEDENİYETİ  Hece Medeniyet Özel Sayısı: 186-187-188, Haziran-Temmuz-Ağustos 2012
Hece Yazıları • ESKİ TÜRKLER VE BOZKIR MEDENİYETİ  Hece Medeniyet Özel Sayısı: 186-187-188, Haziran-Temmuz-Ağustos 2012

ESKİ TÜRKLER VE BOZKIR MEDENİYETİ  Hece Medeniyet Özel Sayısı: 186-187-188, Haziran-Temmuz-Ağustos 2012

 

 

 

 

Tarih yazıyla başlar, ilk yazı da çivi yazısıdır. Peki, Ön Asya’ya ait çivi yazılı metinlerde adları geçen Turukku’lar Türk müdür? Ya Troia’lılar? Öyle sananlar vardır ama Herodotos’un (MÖ 484-MÖ 425) Doğu kavimleri arasında saydığı Targita’ların, İskit topraklarında oturan Tyrkae’lerin, Hint kaynaklarındaki Turukha’ların bile Türk oldukları şüphelidir. Şöyle ki adları Türk sözcüğüne sesçe yakın bu topluluklarla Türkler arasında ırkî, lisanî, iktisadî vb. ek yakınlıklar bulunamamıştır.

 

Türk adı, Türk sözcüğü, Türkiye

Türk adı VIII. yüzyılın başlarında dikilmiş olan Göktürk Kitabeleri’nde ve daha çok “Türük” olarak geçer ilkin. Fakat bu tarih Türklerin kadimliğini yok etmez. Bir kere şundan: Kitabelerin dili işlenmiş, gelişmiş bir dildir. Uzun bir geçmişe işaret eder. Büyük Hun (MÖ 220-MÖ 46) ve Hun (370-469) İmparatorlukları bu geçmiştendir –öncesinden vazgeçelim. Hunlardan sonra yeniden derlenip toparlanma V. yüzyılda olur ve Çinliler Orta Asya’daki kavimler arasında fark görmeyip hepsini önce “Kaoçi” yani “Yüksek Arabalılar”, daha sonra da “Tiele” diye adlandırır; “Tiele” sözünün “Türk” demek olduğunu Japon kaynakları da destekler. 420 tarihli bir Pers metninde Altaylı kavimler için kullanılır “Türk”, 515’te de niteleyen olur: “Türk-Hun”, yani “kuvvetli Hun”. Diyeceğim, kavim olarak IV., sözcük olarak da V. yüzyıldan beri Türk vardır. Attila değil de Mete referans alındığında altı yüzyıl daha büyür kavim.   

Jean Deny sözcüğün “türe-“ fiilinden geldiğini düşünür. Ziya Gökalp ise “türe’li/töre’li” anlamıyla açıklar sözcüğü, “kanun, nizam sahibi” anlamına dikkat çeker. Tür adı olarak eskidir, “miğfer”, “terk edilmiş”, “olgunluk”, “güç, kuvvet”, “güzel” (Türkî-i çeşm: güzel göz, Türkî-i çin: güzel güneş) anlamlarına gelir; kitabelerde “millet” anlamındadır “Türk”, özel addır, Göktürk Hakanlığı’nı anlattığı gibi hakanlığın Türk olan ve olmayan bütün halklarını da anlatır. Türk adının etnik bir ad olmayıp siyasi bir ad olduğunu mu gösterir acaba bu?

“Türkiye” (Turchia) sözcüğü de VI. yüzyılda Bizans kaynaklarında yer alır ilkin ve Orta Asya için kullanılır. Abdulhaluk Mehmet Çay, IX. ve X. yüzyıllarda İdil/Volga nehrinden Orta Avrupa’ya kadarki coğrafyanın adı olduğunu söyler “Türkiye”nin. Kafkasya’daki Hazar Kağanlığı için Doğu Türkiyesi, Arpad Hanedanı’nın kurduğu Macar Devleti için de Batı Türkiyesi dendiğini, Anadolu’yu ise ancak XII. yüzyıldan sonra anlatır olduğunu belirtir. Nitekim Marko Polo’nun (1254-1324) dilinde Anadolu, “Turcia Minor” (Küçük Türkiye); Orta Asya da “Turcia Major”dür (Büyük Türkiye). Araplar, Türk dünyası için “Arz’üt Türk”ü kullanır, Mısır Memluk Sultanlığı’nın (1250-1517) adlarından biri de “ed-devlet’üt Türkiya”dır.

 

Türklerin soyu ve anayurdu: Orta Asya

Türk soyu konusunda da görüşler çeşitlidir. Türklerin Moğol soyundan geldiğini söyleyenler de vardır, tam tersini, Moğolların Türk soyundan geldiğini söyleyenler de. Oysa bu iki kavim hiç mi hiç antropolojik ortaklık göstermez. Moğollar sarı ırkın Mongoloid tipinden olup dolikosefaldirler –uzun kafalı. Türkler ise dört büyük beyaz ırk grubundan Europid’in Turanid tipindendir ve brakisefaldir –kısa kafalı. Ancak Türklerle Moğollar komşudurlar, Türklerin en sıkı temasları hep Moğollarla olmuş, hatta devletleri içinde –örneğin Asya Hunları’nda ve Tabgaçlar’da- Moğollar kalabalık kitleler halinde yer almıştır. Dahası birlikte uzun göçlere de çıkmışlardır –Batı Hunları ve Avarlar buna örnektir. Soyların karıştırılmasına, günlük yaşamla da katlanan iç içelikten dolayı şaşılmamalı.

Tartışmalı konulardan biri de ilk Türklerin göçlerden önce nerede oturduklarıdır. Tarihçiler, sanat ve kültür tarihçileri ve dilciler ayrı ayrı bölgeleri gösterirler. Buna göre, Türk coğrafyası, Orta Asya’dır; söylenilenler kabataslak birleştirildiğinde doğuda Kingan dağları, kuzeyde Baykal gölü, güneye doğru Altay ve Tanrı dağları, batıda Aral gölü ile Sir Derya (Seyhun) ve Amu Derya (Ceyhun) nehirleri, onların da kuzeyinde Kırgız bozkırlarıyla –ki İrtiş nehrinden Ural silsilesine kadar uzanır- büyük bir anayurt çıkar.

Orta Asya, son yüz yıl içinde, Sovyetler Birliği ile Çin arasında paylaşılmıştır. Bu iki ülke arasında, kuzeyde, Altaylardan Baykal’a, hatta Kingan’a kadar Moğolistan yer alır; güney, Hindistan, Pakistan, Afganistan ve İran’ın doğusu Horasan’la çevrilidir. Çin, doğuda Sarı Deniz’den batıda Tanrı dağlarına kadar uzanır; Moğolistan sınırı boyunda İç Moğolistan, batısında, Tanrı dağlarını gören Sincan Uygur, güneybatısında Tibet özerk bölgeleri vardır. Eski Türk topraklarından İrtiş ile Urallar arası, Sovyetler Birliği’nin 1991’de çözülmesinden beri Kazakistan; Afganistan’ın kuzeyi, eskiden Batı Türkistan veya Rus Türkistan’ı olarak bilinen bölge de –batıdan doğuya- Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan devletlerine aittir.

Türklerin Orta Asya’ya dışarıdan geldikleri iddiası vardır. Fakat Altay ve Sayan dağlarının güneybatısındaki bozkırlarda brakisefal beyaz bir ırkın da ta taş devrinin ilk çağlarından beri oturduğu bilinir. Bu ırk giderek Afanasyevo kültürüne, o da Andronovo insanına evrilir. Afanasyevo kültürü MÖ 3200-MÖ 1700 yılları arasında gelişir. Kurganlardan çıkan buluntular bu kültür insanlarının avcı ve savaşçı olduklarını, hayvancılık yaptıklarını, bakırdan eşya ürettiklerini, atı, sığırı, deveyi evcilleştirdiklerini gösterir. Altaylarda doğar bu kültür, Sayan dağları ve Orhun nehri yöresini de etkileyip Orta Asya medeniyetinin temelini oluşturur. Andronovo insanı MÖ 1700-MÖ 1200 yıllarına yerleşir ve Altaylardan Urallara ve Hazar denizine kadar yayılır.  Afanasyevo insanından üstündür. Atı hem yük hem binek hayvanı olarak kullanır. Üretime bakırın yanı sıra tuncu ve altını katar. Bakırın üstünü altınla kaplayıp sofra, savaş ve süs eşyaları yapar, fazla olarak stilize edilmiş çeşitli hayvan motifleriyle de süsler. Süs eşyaları arasında yeşim taşından yapılanlar da vardır. İşte Asya Hunları diye bilinen bu kitleler, Proto Türkler olmalılar –ilk Türkler, Türklerin ataları.

 

Orta Asya’dan göç

Kapalı coğrafyadır Orta Asya. Toprakları kısırdır. Az ziraata, daha çok hayvancılığa imkân tanır. Sakinlerinin beslenmesi, giyinmesi ve barınması giderek zorlaşır. Coğrafyadan çıkmak, verimli topraklar bulmak şart olur. MÖ 1500’lerde nüfusun bir kısmı bugünkü Kazakistan üzerinden Maveraünnehir’e uzanıp oradaki dolikosefal ırklarla temas kurar, diğer bir kısmı da batıya açılıp Ural kavimleriyle, dolayısıyla Ural dilleriyle buluşur. Ural dil grubu kendi içinde ikiye ayrılır: Fin-Ugor ve Samoyed. Fin-Ugor halkları Kuzeydoğu Avrupa’da, Samoyed halkları da Ural dağlarının iki yanında ve kuzeyde yaşamaktadırlar bugün.  Ural dillerinin Altay dilleriyle uzaktan akrabalığı bu göçlerle başlamış olacak. MÖ 1100’lerde de bugünkü Çin’in kuzeybatısındaki Kansu, Ordos bozkırlarına gidildiği sanılıyor. Şundan ki bu tarihlerde, buralardaki, Lung-shan adlı ve tarıma dayalı kültürün yerini, Yang-shao diye anılan ve Çin kültürünün esasını oluşturan yeni bir kültür alır, bunun siyasi organizasyonu da Chou devletidir (MÖ 1050-MS 256). Asya Hunları gibi at besler, gök kültüne inanır, asker karakterlidir ve süslemecilikte de bozkır sanatının hayvan üslubuna yer verir bu kültürün insanları da.  

Milattan sonraki göçlerin tarihi ve bu göçlere katılan boylarla ilgili bilgilerimiz daha net. Hunlar, I. yüzyılın sonu, II. yüzyılın başlarında Orhun bölgesinden Kazakistan bozkırlarına, Türkistan’a, 375’te ve sonrasında Avrupa’ya; Uar-hunlar 350’lerde Afganistan’a ve kuzey Hindistana’a; Ogurlar 460’larda güneybatı Sibirya’dan güney Rusya’ya; Sabarlar V. yüzyılın ikinci yarısında Aral’ın kuzeyinden Kafkaslara; Avarlar VI. yüzyılda Batı Türkistan’dan Orta Avrupa’ya; Bulgarlar 668’den sonra Karadeniz kuzeyinden Balkanlara ve Volga kıyılarına; Macarlar 830’dan sonra Kafkasların kuzeyinden Orta Avrupa’ya; Uygurlar 840’tan sonra Orhun bölgesinden iç Asya’ya; Peçenekler, Kumanlar ve Uzlar IX ila XI. yüzyıllar arasında Hazar’ın kuzeyinden Doğu Avrupa’ya ve Balkanlara; Oğuzlar X. yüzyılda Orhun bölgesinden Seyhun kıyılarına, XI. yüzyılda Maveraünnehir üzerinden İran’a ve Anadolu’ya göç ederler. Neyle? Kanga’larla –tekerlekli çadır arabalarla. Bunlardan Hun ve Oğuz göçleri hem uzundur hem de önemli tarihi sonuçlar yaratır.

Göçlerin başlıca nedeni coğrafyanın sert oluşu ve nüfusu beslemede, giydirmede ve barındırmada yetersiz kalışıdır. Böylesi göçler, imkânları bol olan ama imkânlarından yeterince yararlanılmayan topraklaradır. Ve gönüllü göçlerdir. Ancak dış baskıya yahut saldırıya uğranıldığında edilen göçler de vardır; sözgelimi V. yüzyılda Juan Juanların baskısı, XI. yüzyılda Moğolların saldırısı üzerine göç zorunlu olur. Ancak Türk’ün Türk’e baskısı üzerine kalkışılmış göçler de yok değil. En önemli sonuçları peş peşe kurulan devletlerdir –kuranların adlarıyla: Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler, Uygurlar, Kırgızlar, Turgişler, Karluklar, Oğuzlar, Sabarlar, Avarlar, Hazarlar, Peçenekler, Kumanlar (Kıpçaklar), Uzlar, Ogurlar (Bulgarlar)…

 

Bozkır

Orta Asya’da yaşamış ilk/eski Türklerin kültür ve medeniyetini bozkır belirler –bozkır şartları. Coğrafya, bütün kültür ve medeniyetler için belirleyicidir aslında. Orman kavimleri avcılıkla, toplayıcılıkla geçinir, “asalak” kültürünü yaratırlar; tarıma elverişli yerlerde oturanlar çiftçilik yapar, “köylü” kültürünü ortaya koyarlar. Bozkırdakilerin kültürü de besiciliğe bağlı olup “çoban” diye adlandırılır. Bozkırın çöl olduğu zannı vardır. Yanlıştır bu. Bozkırlar yılda ortalama 550 mm yağmur alan ve en az 500 m rakımlı yaylalardır. Nitekim Türk bozkır kültürünün geliştiği Altayların, Sayanların güneybatı düzlükleri de 500-1000 m rakımıyla ve bol otlaklarıyla bunu doğrular, kuru tarıma yetecek miktarda da rutubetlidir.

Coğrafyayı tek belirleyici görmek sakıncalı. İnsan, dolayısıyla toplum faktörü de o ölçüde önemli çünkü. Bu da Türk insanı, Türk toplum algısıyla anlam kazanır. Sözgelimi Türk bozkır kültürünün yakınlarında bulunmuş gayri Türkler bu kültürden etkilenmişlerdir sadece. Yoksa iki kültür arasında benzemezlik her zaman daha fazla olmuştur. İyi de bozkır kültürü özbeöz Türk kültürüdür ama her Türk toplumunda tıpatıplık mı gösterir? Sorunun cevabı “kültür” ve “medeniyet” kavramlarında sanırım.

 

Kültür-Medeniyet

“Kültür (culture)” yakınkök Latince “cultura”dan, o da kök sözcük “colere”den gelir. “Colere”nin bir dizi anlamı vardır: ikamet etmek, yetiştirmek, korumak, ibadetle onurlandırmak… Hepsinde de bir süreci anlatır: bir şeyin, özellikle ekinlerin ve hayvanların bakımı. XVI. yüzyılın başlarından sonra doğal büyümenin korunması insan gelişimini de içine alacak biçimde genişletilince bunu adlandırmak için sözcüğün çiftçilikteki anlamından yararlanıldı. Fakat XVIII. yüzyılın ortalarında “civilization”un çıkmasıyla işler karıştı, yeni sözcük “kültür” anlamında kullanılıyordu. Alman Romantizmi ile, özellikle filozof Herder’le ayrışma sağlandı. Kültürden değil kültürlerden, farklı milletlerin, hatta aynı millet içindeki toplumsal ve ekonomik grupların kendilerine özgü kültürlerinden söz edilmeliydi. “Kültür” geleneksel olanı, folk kültürü vurgulamak için kullanıldı ilkin. Yeni medeniyetin niteliği olarak görülen mekanik’e (mechanical) saldırmak için de yararlanılacaktı sonra “kültür”den. “İnsanî” ile “maddî” gelişim arasında ayrım başlamıştı böylece. Kültür insanî; medeniyet maddî idi.

“Medeniyet” Arapça bir sözcük. “Medine”den türeme. “Medine”, bir tapınak yahut bir pazaryeri yöresinde meydana getirilmiş, çevresi kale ile çevrili ilkçağ şehri demek. Şehirde yaşayanlar ilkelliği aşmış, müeyyidelerle şekillenmiş insanlardır, tecrübeleri, birikimleri ve değerleri ile dikkat çekerler. Karşılığı “medenî” sözcüğüdür –“şehirli/kentli” anlamında. “Şehir”in Batı’daki karşılığı, “city”. Fransızca yakınkök “cité”den, o da Latince kök “civitas”tan türeme. Fakat herhangi bir yerleşimden çok yurttaşlar topluluğunu anlatır “civitas”. Yani “civis”le ilgilidir. “Civis” hem devlet’i karşılar hem de yan anlam olarak şehir’i. Ondan da diğer yan anlamlar türer: “civile” (şehirli, şehrî) ve “civilizé” (medenî). Arkalarından da “civilization” (medeniyet/uygarlık) gelir.   

Ziya Gökalp da bu iki kavram arasındaki farkı kabul eder, artı olarak katkıda bulunur. Şöyle ki kültür –“hars” der Gökalp- millî olduğu halde medeniyet milletlerarasıdır. Ayrıca, kültür’de yapaylık yoktur, kendiliğinden oluşur o. Bitkilerin, hayvanların organik hayatı gibi kendiliğinden. Dil, kültüre aittir bu yüzden. Ama medeniyet “usul vasıtalarıyla ve ferdî iradeyle vücuda gelen sosyal hadiselerin bütünü”dür. Dile fertler tarafından eklenen yeni terimler, yeni sözler medeniyete girer bu yüzden. Gökalp kültür ve medeniyeti hem aynı görür hem farklı. Aynıdır: Medeniyet, kültürlerin toplamıdır. Farklıdır: Medeniyet, kültüre indirgenemez.

Öyleyse bozkırda yerleşmiş Türk boyu ve kavmi sayısınca bozkır kültürü söz konusudur; ama ancak tek bir bozkır medeniyetinden söz edilmelidir.

 

Bozkır medeniyeti ve at

Bozkır medeniyetini at belirler. Atlı kültür’dekinden, göçebe yahut atlı göçebe kültürü’ndeki atın yerinden farklıdır burada at. Yanında demir de vardır. Birlikte din, düşünce, ahlak gibi manevi değerlerle tamamlanıp ekonomik imkânları düzenler, dahası toplumsal organizasyonu kurarlar. Göçebe kültüründe at, birinci planda değildir. Yeri, maddi yardımcı olmanın ötesine geçmez. Demir de başka toplumlarda, örneğin eski Yunan’da vardır, vardır da mitolojik ayrıntıdan ibarettir. Keza göçebe Moğollar da XIII. yüzyıla kadar demirden habersiz olup ok uçlarını kemikten yapmaktaydılar.   

Kestirme deyişle: at, bozkır medeniyetinde fonksiyoneldir. At, ehlileştirilir bu kültürde, yük ve araba hayvanı olarak kullanılır. Ama onu medeniyet belirleyicisi yapan, binek hayvanı olarak kullanılmasıdır. Şundan ki geniş otlakları ve uzak su başlarını çarçabuk dolaşmak zorundadır bozkır insanı. Dolaşır. Giderek binicilik gelişir, ekonomik değerine askerî değerler katıp bozkır savaşçılığının temeli olur. At da önceki tiplerine savaş atı tipini ekler. 3500 yıllık savaş atı çağı’nın Andronovo insanı eliyle açılması demektir bu.

At, bozkır insanının siyasî, dinî, sosyal vb. hayatında da merkezî rol alır. Sözgelimi Hunlarda, geleceğin binicisinin, okçusunun yetiştirilmesi erkenden başlar. Çocuk, koyun sırtında biniciliğe alıştırılır, sincap, gelincik, kuş peşinde koşturularak da atıcılığa. Bundandır, Hunların at üstünde yiyip içtikleri, alışveriş yaptıkları, sohbet edip uydukları söylenir yabancılarca. Bizans kaynakları da, Türkler sanki at üstünde doğmuşlardır, yerde yürümesini bilmezler, diye yazar. Yahut şöyle: Ata binmez, at üstünde ikamet ederler adeta. Hep atladırlar. Atın etini yer, atı kurban olarak sunar, atı, özellikle savaş atını satıp ekonomilerini güçlendirirler. Ad konur atlara, unvanlar verilir, gökten inmiş kutsal hayvan gözüyle bakılır, öldüklerinde törenle gömülür atlar.

Bozkır insanı, sınırsızlığın insanıdır. Yerleşik kültürün insanı, ailesine yetecek kadar toprak edinmiştir, onu işler. Onunla yetinir. Kanaatkârdır. Tevekkül sahibidir. Derviş tabiatlıdır. Oturur. Sabırla bekler. Ailesiyle sınırlıdır, o kadar ki bunun dışında ne bir hak davası güder ne de daha geniş ve daha üstün bir toplum hayal eder. Bozkır insanı böyle değildir. Ailesinden başka binlerce, on binlerce, belki yüz binlerce hayvanı ve uçsuz bucaksız otlakları gözetip kollamak, sürüleri için yeni otlaklar peşinde koşmak mecburiyeti nedeniyle hareketlidir. Bu da dünyayı dar bulan bir tip, “alp tipi” haline getirir onu. Sürülerin otlaktan otlağa götürülmesi bin zahmetle olur: otlak ve su korunacak, hastalıkla baş edilecek, komşu sürü sahipleriyle çıkan pürüzler çözümlenecek vb. Bozkır insanı çobanlığın sağladığı bu sevk ve idare yeteneğini toplum hayatına taşır işte. Çiftçi-köylü üzerine taşımaktan da çekinmez. Nitekim eski yüksek medeniyetler çalışkan ama devlet kurmakta yetersiz köylülerce değil, üzerlerine gelen –göçmen psikolojisiyle gelen- atlı çobanlar tarafından kurulmuştur.

 

Türk devleti: aile ve ordu

Bozkır medeniyeti içindeki eski Türk devleti iki sosyal birliğe dayanır: aile ve ordu.

Aile geniş değildir. Dağınık çobanlık hayatı buna izin vermez çünkü. Hayat arkadaşını bulan erkek veya kız baba ocağından ayrılıp kendi çekirdek ailesini kurar ki, bu, izdivaç anlamında kullanılan “evlen-”, “evlendir-” fiilleriyle de ortadadır –ev, aile demektir. Ne ki akrabalığın zayıf olduğu da düşünülmemeli. Türklerde akraba adlarının zenginliği aileye verilen önemi anlatır. Kadının yeri, erkeğinkinden farksızdır. Asya hunlarından beri ok atar, top oynar, güreş yapar, savaşlara katılır kadın. Siyasete yön vereni, devlet reisliği yapanı bile vardır. Kağan’ın eşi katun/hâtun olarak zaten protokoldedir, söz sahibidir –yabancılar hariç, yabancı prensesler devlette “hâtun”, yani veliaht annesi olamaz. Aile, ya da şöyle: ana, baba, evlat ilişkileri öyle sağlamdır ki eski Türklerde, devlet telakkisi aile’den beslenir –devlet, “baba”dır.

  Her aile “urug” denilen bir birliğe dahildir. Urug’dan önce ara birimler vardır: gök/kök, boy, oba, oymak.  İki Oğuz karşılaştığında birbirlerine hangi kök’ten, hangi boy’dan olduklarını sorarlar hemen –soy statüsü önemlidir. Boylar adlandırılırken kişilerden çok boy’un siyasal ya da sosyal özellikleri düşünülür. Boy beyleri varlığı ve dürüstlüğü ile tanınmış kimseler arasından seçilir. “Toy” denilen meclislerde alınır kararlar. Daha yüksek siyasi birliğe katılmış boylar da vardır, bunlar yaylaklarda hayvanlarına, göçlerde mülklerine, ayırt edilebilmeleri için özel damga vururlar. Boyların birliği de “bodun”dur. Boylar soya veya dil birliğine sahipken bodun’lar daha çok siyasi topluluklardır, bağımsız değillerse bir “il/el”e bağlıdırlar –yani devlet’e. İl/el dört vazgeçilmez üstüne oturur: istiklal, ülke, halk, töre.

Türk ordusu ücretli değildir. Askerliğe meslek gözüyle bakılmaz. Her Türk kadın-erkek, yaşlı-genç savaşa hazır haldedir. Yönetimdeki unvan ve makam sahipleri aynı zamanda süvari birliklerinin kumandanlarıdırlar. Piyade azdır. Ordu onlu sisteme göre şekillenmiş olup birimler onbaşılardan tümen başılarına doğru emir komuta zinciriyle bağlıdır. Askeri kalabalıktır. Fakat en zor şartlarda bile yiyeceğin ve malzemenin ikmali ve sevki kolay sağlanır. Et konservesi bu kolaylıklardan sadece biri. Sütü kuruttukları, “kurut” adıyla bir çeşit peynir yaptıkları da hatırlanmalı. Başlıca iki silahları vardır: ok ve yay. Fakat tesirlidirler. Yayın “reflexe” olanına, tersine gerilenine, okun ıslıklısına, temrenin çengellisine, yivlisine sahiptirler. Miğfer (tolga) giyer, kendileri ve atları için zırh (yarık) kullanırlar. Uzaktan ama hızlı savaşırlar. Bu yüzden “nizamsız ve telaşlı” oldukları sanılır. Yakın savaştıklarında kargı, mızrak, süngü, kalkan ve kılıç kullanırlar. Baskın yollu saldırılar –ki “Ur ah!” diye bağırışlarla yapılır; “hurra”nın ilk hali olacak- başta gelen savaş taktiklerindendir. Sahte ricat ve pusu da gerektiğinde kullandıkları usullerdendir. Kaçıyor gibi çekilir görünmek, buna kanan düşmanı pusuya çekip çembere almaktır bu usulden maksat. Ki “kurt oyunu” veya “Turan taktiği” diye bilinir. Kaynaklar bir de Türk ordusunu “börü/kurt”a benzetmekte hemfikirdir. Kitabelerde de yer alır benzetme: “Tanrı güç verdiği için babam kaganın askeri börü gibi, düşman koyun gibi imiş.”

 

Hükümranlık ve cihan hâkimiyeti

Hükümranlık bozkır medeniyetinde Tanrı tarafından bağışlanmış bir haktır –karizmatik. Asya Hun imparatorunun unvanı “Gök-Tanrı’nın, güneşin, ayın tahta çıkardığı tanrı kut’u Tanhu” idi. Attila “Tanrı’nın kılıcı” olarak bilinir. Gök-Türk hakanları da yetkiyi Tanrı’dan almıştır. Kitabelerden bir örnek: “Tanrı’ya benzer, Tanrı’da olmuş Türk Bilge Kagan”, bir örnek daha: “Babam kagan ile anam hatunu Tanrı tahta oturttu”, bir daha: “Tanrı irade ettiği için, kut’um olduğu için kagan oldum.” Türkçenin en eski sözcüklerindendir “kut”, kültürel vurgusu vardır, siyasal iktidar anlamındadır. Ama babadan büyük oğula bir imtiyaz da değildir kut; Tanrı tarafından verilir, doğallayın liyakat esaslıdır.

Gök-Tanrı her şeyin sahibi ve kaynağıdır bozkır Türklerinde. İktidar Tanrı’dan/Gök’ten aşağıya indiği için devlet teşkilatı da yukarıdan aşağı ve sağa, sola doğrudur –doğu, batı. Bu ikili yapı Gök dini inancından olmalı. Şamanizmle karıştırılmamalı. Şamanizm din değil tekniktir ve teknik olarak Türklerce de kullanılmıştır. Gök dinince, doğu, güneşin doğduğu yön kutsaldır. Hakanın otağı –ki kubbelidir- doğuya açılır, hakan tahtında doğuya dönük oturur. Hakan göksel bir ışık huzmesinden ya da bir hayvandan –genellikle kurttan- ve yer tanrısına ait kutsal bir sudan, kutsal bir ağaçtan doğar. Antrparantez: Otağ’la taht hükümdarlık kanıtlarındandır; diğerleri: tuğ, davul, sorguç ve yay. Öteki yönler de güneşin gökyüzündeki hareketinden alır adlarını. Kitabelerde, 1) ileri, gün doğusu, 2) beri, gün ortası  (güney), 3) geri, gün batısı, 4) yukarı, gece ortası (kuzey) diye geçer dört yön. Bozkır Türk devletinde doğu, batı yöneticileri hanedandandır hep. Dört yönün yönetimine de yine önemli kişiler getirilir. Asya Hunlarında bu dört makam “dört köşe”, ikincil makamlar da “altı köşe” adıyla bilinir. Dünya da böyledir. Dolayısıyla dünyaya çekidüzen vermek Gök’ün temsilcisinin olmalıdır. Zaten unvanı “Tanhu” da “sonsuz genişlik, yücelik” demektir. Kitabelerde, “Gök ile yer arasındaki insan cinsi üzerine tahta çıkan Türk hakanı” ifadesi vardır, dahası, hakan “tört bulung”un yani “dört taraf”ın, yani bütün dünyanın hükümdarıdır. Destan’da da Oğuz, “Güneş bayrağımız, gökyüzü otağımız” der, “daha çok denizlere daha çok ırmaklara doğru” dünyanın fethine hazırlanır. Kitabelerdeki bir başka ifade Türk cihan hâkimiyetini ta insanın yaradılışına kadar götürür: “Yukarıda gökyüzü, aşağıda yağız yer yaratıldıkta, ikisi arasında insan-oğlu yaratılmış. İnsan-oğlunun üzerine atalarım Bumın Kagan ve İstemi Kagan oturmuş.” Gerçekten de Türklerin, Osmanlılar da dahil, yeryüzüne yayılmaları doğudan batıya ve cihan hâkimiyeti düşüncesiyle olmuştur hep.    

Özetle, Türklerin rivayet tarihi çok, çok eskiye, belgeli tarihi MÖ III. yüzyıla dayanır, Türk sözcüğüne de 420 yılında rastlanır. Anayurtları Orta Asya olup yeryüzüne oradan dağılmış, ama bozkır coğrafyasında oluşturdukları, at’la simgelenen kültür ve medeniyeti de taşımışlardır.

 

 

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Boğaziçi, İstanbul, alıncı basım: 1989, 445 s

“Türk Yurdu”, Mart-Nisan 1998, Cilt: 18, sayı: 127-128; özellikle şu üç yazı: Bayram Kodaman, “Medeniyet-Kültür”, s. 53-55; Hikmet Y. Celkan, “Medeniyet ve Kültür”, s. 63-65; M. Coşkun

     Değirmencioğlu, “Medeniyet ve İki Düşünürümüz”, s. 66-70.

Ümit Hassan, Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler, Alan, İstanbul, ikinci basım: 2000, 275 s

Bahaeddin Ögel, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı,

     İstanbul, dördüncü basım: 2001, 788 s.

Jean-Paul Roux, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, Çev: Lale Arslan, Kabalcı, İstanbul, 2001, 502 s.

S. G. Agacanov, Oğuzlar, Çev: Ekber N. Necef-Ahmet Annaberdiyev, Selenge, İstanbul, dördüncü basım:

     2004, 454 s.

Raymond Williams, Anahtar Sözcükler, Çev: Savaş Kılıç, İletişim, 2005; özellikle “city”, “civilization”,

     “culture” maddeleri, s. 68-70, 70-73, 105-112.

 

Hece –Medeniyet Özel Sayısı: 186-187-188, Haziran-Temmuz-Ağustos 2012  

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....