Menü
DENEME VE TÜRLER ARASINDA  Hece, Sayı: 134, Şubat 2008
Hece Yazıları • DENEME VE TÜRLER ARASINDA  Hece, Sayı: 134, Şubat 2008

DENEME VE TÜRLER ARASINDA  Hece, Sayı: 134, Şubat 2008

 

Türün isim babası Montaigne. 1580’de yayımlanan kitabına Essais adını veriyor. Ve sunuşta şunları yazıyor: “Yapma ve zoraki değil, sade, tabii ve her günkü kıyafetimle görünmek istiyorum; çünkü betimlediğim kendi kendimdir.” Şu cümle de özetin özeti: “Kitabımın konusu ben kendimim.” Montaigne’nin kaynağı da antik edebiyat: Plutarch, Seneca vb. Sözcüğün kökeninde “denemek” mastarı var. Hatta fazlası: Bir yoruma göre “ex-agere”den geliyor “essay”. Bu “agere” fiili de Eski Yunancanın “agagein” fiiliyle ilişkili. “Hareketi, yönetmeyi, etkin olmayı dile getiriyor bir yanıyla. Önüne koymak, öne sürmek, yol göstermek bu fiilin anlam dağarcığı içinde. Yaşam atıyor bu fiilde.”[1] 

“Essay” Fransa’da doğar ama edebiyata İngiltere’de yerleşir. İngiltere’deki ilk ad Bacon’dur. 1597’de benzer yazılardan oluşan kitabına Montaigne’den esinlenerek o da aynı adı verir. Gelgelelim “essay”nin tür adı olarak kullanılması, Fransa’da Montaigne’den yüz, Almanya’da ise iki yüz yıl sonra olur. Üç ülkede de dergi ve gazete kültürüne bağlı olarak yayılıp gelişir.[2] Altın çağı XIX. yüzyıldır. Orhan Burian, önceki yüzyılın İngiltere’de “sosyete gelenek ve göreneklerinin en ağır bastığı dönem” olduğunu söyler. Kendi ifadesiyle: “[Y]azıda çekingenlik, kendini göstermekten sakınma, genel görgü kurallarına sıkı bağlılık aranıyordu. Onun için XVIII. yüzyıl yazarlarının hemen hepsi kişiliklerini olduğu gibi ortaya koymaktan sakınmış, yazılarını edebî kalıplardan başka toplumsal kalıpların da yapaylığına dökmüşlerdir.” Oysa türün ilk şartı yazanın içinden ne, nasıl geliyor, kafasına ne, nasıl doğuyorsa öyle yazmaktır. Bu özgürlüğü XIX. yüzyıl verir. “Bu dönemde ‘birey’in bütün güçleri ve bütün zaafları ile ön sıraya geldiği görülür.”[3]

Montaigne Rönesans yazarıdır. Hümanizmden beslenir. Hümanizm bilimsel ve coğrafi keşiflerle doğar. İnsanı ve aklı Ortaçağ öncesi yerinden alıp yeniden öne çıkarır. Hıristiyanlığa, Kilise’ye öfkelidir. Kilise Latincesi yerine de ulusal dili yeğler. Rönesans bu değerleri temellendirir: Bireye saygı, kültürel uyanış, sanatsal yaratıcılık, Yunan-Latin edebiyatları, mitoloji vb. Dogmatizme karşı çıkar, mutluluğu da bu dünyada arar, öbür dünyaya ertelemez. Bu bağlamda “Yeniden Doğuş”tur. Yerleşmiş kanıları, genel ve basmakalıp görüşleri sarsmak amacında olan “essay”nin Rönesans’la ortaya çıkması boşuna değil.

Bizde de bir değişim/dönüşüm dönemi olan Tanzimat’tan sonra görülür. Akla ilk gelenler: Yahya Kemal, Yakup Kadri, Ahmet Haşim... Şu var ki ilk Tanzimatçıların, özellikle Namık Kemal’in “beyanname mahiyetindeki mukaddime”leri de Tanpınar’a referansla hatırlanmalı. Hatta Tahir Abacı öncekiler arasında tezkireleri de sayar.[4] Ne ki türün adı henüz yoktur. Öyle ki Orhan Burian’ın andığımız yazısı, Haziran 1936’da “Yücel” dergisinde yayımlanmıştır; başlığı “Essay Hakkında”dır. “Birçok yazarımızın bu türde, batılı yoldaşlarınınkilerle boy ölçüşebilecek yazıları” olduğunu söyler Burian, Falih Rıfkı’yla Refik Halit’in adlarını verir; fakat yazdıklarının “‘nesir’ gibi belirsiz bir adla” bilinmelerinden de yakınır. Aklına “deneç”, “dengi” demek düşer.[5] Diyeceğim, türün bizde “deneme” adını alışı –tıpkı Batı’daki gibi- ilk denemelerden çok çok sonra olur. TDK’nın Türkçe Sözlük’ünün 1955’teki ikinci baskısında “deneme” tür adı olarak yer almadığına göre, demek genel dile girişi bu tarihten de sonra.

İlk adlarda hem İmparatorluk’tan getirdikleri şaşaa ve kendine güven vardır, üsluplarında da görülür bu; fakat hem de içlenme, sızlanma, çekilme... Nesirleri liriktir. Sorgulayan, tartışan denemeye Cumhuriyet’ten sonra rastlanır. Ahmet Hamdi Tanpınar Doğu-Batı ekseninde kafa yorar. Nurullah Ataç dil ve edebiyat ve eski-yeni üzerinde yoğunlaşır. Sabahattin Eyuboğlu Anadolu Uygarlıklarına uzanır, Batı kültürünün bizim halk kültürümüzle buluşacağını görür. Ataç hayali kahramanı Keziban’la/Allı’yla konuşur, Prospero’yla Caliban’ı simgeleştirir: “Çoğunluk hep gericidir. (...) Çoğunluk Caliban’dır. (...) Yeniyi bulmak, yeniyi yaratmak Prospero’ya vergidir, ancak o bilir Ariel’i çağırmağı, (...) güzeli güzel olmıyandan, iyiyi iyi olmıyandan ayırdetmeyi öğreten Ariel’in dilinden ancak Prospero anlar.” Eyuboğlu’nun kitabının adı, Mavi ve Kara’dır; renklerden ilki sanatı, ikincisi parayı simgeler. Keza bir denemesinin adı da “Siyah-Beyaz”dır. Vedat Günyol’la Tahsin Yücel’in kitapları da adlarını karşıtlıktan alır: Gölgeden Işığa ve Tersi ve Yüzü. Denemenin zekâ ve düşünce açan yanına işaret eder bunlar.

Ataç’ın denemecilerimiz arasında çok özel bir yeri var. Diğer denemecilerimiz ya şairdir aynı zamanda: Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Muhip Dıranas, Salah Birsel, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ahmet Oktay, Hilmi Yavuz, Özdemir İnce, İsmet Özel, Enis Batur, Sunay Akın... Yahut öykü veya roman yazarıdır: Refik Halit Karay, Sadri Ertem, Haldun Taner, Oktay Akbal, Çetin Altan, Orhan Duru, Ferit Edgü, Rasim Özdenören, Tomris Uyar... Ya da hem şiirleriyle hem öykü veya romanlarıyla bilinirler: Ahmet Hamdi Tanpınar, Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Attilâ İlhan... Siyaset, akademi, eleştiri ve düşünce-felsefe dünyasından gelenlerin çok olduğu düşünülürse de umulduğunca değildir: Falih Rıfkı Atay, Sabahattin Eyuboğlu, Vedat Günyol, Orhan Burian, Cemil Meriç, Nermi Uygur, Memet Fuat, Mehmet H. Doğan, Doğan Hızlan, Füsun Akatlı, Nurdan Gürbilek, Nilüfer Kuyaş... Neden umulduğunca değildir? Memet Fuat diyor ki: “İnceleme, araştırma alanında başarılı olan herkes deneme yazamaz. Deneme sanata daha yakın bir türdür. İncelemeciliği, araştırmacılığı aşan nitelikler gerektirir. Eleştiriyi sanatlar çerçevesine sokan özelliklerin neler olduğu ‘deneme’de açıkça görülür.”[6] Ataç, denemecidir. Söyleşirken, mektup veya eleştiri yazarken de hep denemecidir. Eleştirmenliği yoktur Ataç’ın. Fethi Naci’nin bu görüşüne Memet Fuat da katılır; fakat Ataç’ı eleştirmenin de üstüne çıkararak: “Fethi Naci doğru söylemiş. Eleştirel bir yaklaşımı yoktur Ataç’ın. ‘Beğendim, beğenmedim,’ der. Ama eleştirinin en üst düzeyi de budur: ‘Beğendim, beğenmedim,’ diyebilmek; deyip de tutturmak. Ataç’ın da yanıldığı olmuştur herhalde, ama hiç sakınmadan, ‘Beğendim, beğenmedim,’ diyebilmiş. (...) Fethi Naci’nin ‘eleştirel yaklaşım’ dediği, bir anlamda, eleştirinin hamallığıdır, çalışma, araştırma, karşılaştırma, sayma, ölçme, biçme işlemleri... ‘Beğendim, beğenmedim,’ ise sanatçının, yapıtı karşısındaki o geri çekilip bakışıdır. Fırçayı vurur, bir adım geri atar, kafasını yana eğip şöyle bir bakar. (...) O bakışta yılların biriktirdiği eleştiri gücü vardır. Pek az eleştirmen bu düzeye yükselebilir.”[7] İncelemeci de değildir Ataç. Memet Fuat bunun da altını çizer: “İnceleme eleştirinin sanata en uzak duran türüdür. Ataç bir yazı ustasıydı. Denemeciydi. Sanata çok yakındı. Onun yazılarını okurken sanatsal tat almayanların ‘check-up’ yaptırmaları gerekir.”[8] Ataç’ın denemecilerimiz arasındaki yeri bu nedenle çok özel.

Denemeyi mektuba benzetir Ataç. Hatta “mektuptan da yakın” bulur. “Yalnız kaldığımız saatta yanımıza sokulan, elini omzumuza koyup ‘Kardeşim, yaşamak denen macerayı deniyen kardeşim! senin gibi ben de yaşadım, ben de güldüm, ben de ağladım. Dinle benim geçirdiklerimi!’ diyen bir kimsenin sesidir.” İyi de dinlenir mi her ses, her söz? “Bizim her diyeceğimizi dinlemek ister mi bakalım” karşımızdaki? Karşı çıkarak cevaplar soruyu Ataç: “Ama deneme ‘ben’in ülkesidir, ‘ben’ demekten çekinen, her görgüsüne, her göreyine ister istemez benliğinden bir parça kattığını kabul etmiyen kişi denemeciliğe özenmesin.” Bu ‘ben’ bencil midir, otoriter midir? Hayır! İki ‘ben’ arasındaki farkı söyler Ataç; deneme’yi deneyecek olana da uyarısını yapar: “Denemeci büyüklenmeyecektir, ama bir insanoğlu olduğu için, insanoğullarından biri olduğu için kendinin de bir değeri olduğuna inanacak, en geçici, en kaçıcı düşüncelerini, duygularını bildirmekten korkmıyacaktır.” Anladığım: ‘Ben’in sesini dinlenilir kılmaktır deneme. Ustalık, ‘ben’de ve ‘dinlenilirlik’te. Örnekse: “Denemeci, Montaigne gibi Hazlitt, Lamb gibi asıl denemeci, okurlarına açılabilen kişidir.”[9] Artı olarak da şu: Açtığını okutturabilen. 1954’te çıkan Ararken’de söyler bunları Ataç.

Aynı yazıda Bacon’dan da söz edilir. Bacon “bir türlü açılm(ayan)” biridir. Öyle ki “ölüm” hakkında bile kendi konuşmaz. Ataç’ın diliyle: “Bize öğütler verecek, bilgeliğinden bizi de asılandıracak, geçecek. Kitabında bir dost ararken ancak büyük bir adam, büyüklüğüne pek inanan bir adam buluyoruz. Gönlü yok, aklı var. Gönülsüz insan olur mu? (...) Gönlünü o kadar gizliyor ki ‘Bu adamın bir korkusu var, onun için açılamıyor’ diyoruz.”[10]

İnceleme, araştırma alanında başarılı olmuş herkesin deneme yazamaması sanırım bundan. “Ben-anlatıcı”nın cesaret istemesinden. Sormak, yoklamak, söylemek, açmak, kışkırtmak, oynamak, göze almak... ise, yani eleştirmek ise deneme’den amaç, deneme’nin didaktik metinlerden farkı nerede? “‘Deneme’yi bir edebiyat, kitap, tiyatro ya da film eleştirisinden ayıran özellik, denemenin ele aldığı ‘konu’yu amaç değil, araç olarak kullanmasıdır. Başka bir deyişle denemeci, el attığı konuyu (eser, tiyatro, film vb.) kendi düşüncelerini ortaya koymak için bir vesile sayar, amacı o konuyu nesnel ve yansız bir biçimde aydınlatmak değildir. (...) Deneme usulü eleştiride sanat eserlerinin nesnel ölçütlere vurulması söz konusu (olmaz). Tam tersine, inceleyen kişinin kendi yaşantılarına, kendi hayatından özümleyip oluşturduğu ölçütlere göre değerlendirmesi beklenir. Burada ... okuyucu eleştirisinden çok, yaşayan, aktif insanın bütüncül görüş açısından süzülmüş bir eleştiri vardır.” F. Robert Curtis bunu “hayat eleştirisi” diye adlandırır.[11] Sanırım, konusu ne olursa olsun her deneme için de gerekendir bu.

Deneme kitaplarından kimilerinin adı ben zamirini taşır doğrudan: Bize Göre (Ahmet Haşim), İçimin Sesi (Nermi Uygur). Kimi, hayatı vurgular: Yaşadığım Gibi (Ahmet Hamdi Tanpınar), Günlerin Getirdiği (Nurulah Ataç), Günlerin Götürdüğü (Suut Kemal Yetkin). Kimi, deneme’nin denemeye dayandığına işaret eder alçakgönüllüce: Karalama Defteri, Ararken, (Nurullah Ataç), Denemeli Denemesiz (Nermi Uygur) . Kimi, öteki türlere göz kırpar. Sözgelimi mektuba: Mektuplarım (Muallim Naci), Okuruma Mektuplar (Nurullah Ataç), Etiler Mektupları (Necati Cumalı). Sohbete, söyleşiye: Tarih Musahabeleri (Yahya Kemal), Sözden Söze, Diyelim, Söz Arasında (Nurullah Ataç), Edebiyat Konuşmaları (Suut Kemal Yetkin), Hak Dostum Diye Başlayalım Söze (Haldun Taner). Günceye, günlüğe: Günübirlik (Cemal Süreya), Gündökümü (Tomris Uyar). Portreye: Babamın Arkadaşları (Samet Ağaoğlu), Portreler (Yusuf Ziya Ortaç), Bir Yumak İnsan (Çetin Altan), Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil (Haldun Taner). Geziye: İsviçre Günleri (Selahattin Batu), Kıyı Kıyı Kent Kent (Orhan Duru).     

Deneme, çoğu yazarının aynı zamanda şair veya öykü, roman yazarı olduğu bir tür. Öznelliği buradan besleniyor. Ama eleştiri de o ölçüde olmazsa olmazı denemenin. Oyun yazarlarından –ki diyalog kurar, konuşturur, tartıştırırlar- denemeye el atanlar daha çok olmalı değiller mi? Haldun Taner, Necati Cumalı, Çetin Altan... geliyor aklıma. Bir de denemeleri de oyunları kadar sımsıkı şiir olan Memet Baydur. Denemenin seyir sanatı değil, bir yazı sanatı olduğunu mu işaret eder bu? Yardımcı türlerin aşağı yukarı hepsine yakın durması da belki bununla ilgili. Hemen her imkândan yararlanmakta deneme. Üniter/monolojik söylemi olmadığı gibi öyle yapısı da yok. Bu yüzden tarifi zor. Hatta imkânsız. İyi ki de böyle. Çünkü üniterliğin dayattıkları vardır. Bütünlüğü, bölünmezliği dayatır. Değişmezliği. Oysa deneme bir başkaldırıyla var olmuştur. Baş eğmek denemeyle bağdaşmaz. Kaldı ki verili olanla yetinmek diğer edebî türler için de sakıncalıdır. Nitekim yetinmemişlerdir de. Bugünkü şiir, öykü... elli yıl öncekinden bile farklıdır.        

Türler arası ilişki/alışveriş –ya da geçişkenlik diyelim- bir türü ortadan kaldırır mı? Sanmıyorum. Bunca yardımcı tür girmiş denemeye, hatta aynı denemeye ikisi üçü birlikte girmiş, deneme denemeliğini yine yitirmemiş. Hatta pekiştirmiş. Görünüşte mektup, günlük, gezi hatta biyografi olan ama özde sapasağlam öyküler var. Romanlar da. Ahmet Mithat’ın romanı kesip araya sıkıştırdığı ansiklopedik bilgilerin, ahlaki öğütlerin de deneme’ye yakışan paragraflar oldukları unutulmamalı. Acemilik midir bu? Gelgelelim Tanpınar’da da var böyle yerler, Attilâ İlhan’da da. Hele Kemal Tahir’de sayfalarca. Tamam, edebî türler bir sisteme dayanırlar, dayanırlar da kendilerini yeni perspektiflerle geliştirmeye de mecburdurlar.

Bizim en gözü pek öykücülerimiz 50 Kuşağı öykücülerimizdir. Onların öyküye kattıkları türler arası alışverişin ötesindedir. Dille, yazımla, noktalamayla oynar bu kuşak. Sözdizimini bozar. Daha dahası öyküye fotoğraflar, tebligatlar, gazete haberlerinden fotokopiler de sokar. Bugün de öyküyü denemeye, denemeyi öyküye yaklaştıran öykücüler/denemeciler ya o kuşağın içindendirler ya da o kuşaktan fazlasıyla etkilenenler. Minimal öykünün –ki denemeye en çok yaklaşanı şimdilik- arkasında böyle bir etkilenme var bence. Yapılanlar doğru mu? Değil mi? Bunun hiç önemi yok. Mektup, günlük, deneme romana taşındığı gibi öyküye de taşınabilir –hatta bugün aklımıza gelmeyenler, geldiğinde karşı çıkacaklarımız da. Mesele, bunların taşınmalarında değil çünkü, kurgu öğesi olarak kullanılıp kullanılmamalarında.

Hem, türler dokunulmaz yapılar mıdır? Ölümsüz müdürler? Roman, destanı kaldırdı ortadan. Dram, tragedyayı veya komediyi yok etmediyse de yer açtı kendine. Deneme de kendi kendini doğurdu. Benzer yok oluşlar görebilir yine insanoğlu. Yeni doğumlar da. Ama bir edebiyatçı için bunun dert edilmemesi gerektiğini düşünürüm. Neden? Edebiyatçının derdi edebî tür değildir çünkü.

Taksim’de Sütiş’e girdik eşimle. Yukarıya çıkacağız, yürüyor, bir yandan da soldaki camekâna bakıyorum. Çok renkli tatlılar dikkatimi çekti. Çıktık, o renkli tatlılardan istedim, “Nedir onlar?” diye de sordum. Aşureymiş. Allah Allah! Aşure, bildiğim ve sevdiğim bir tatlı. Buğday olur, nohut olur içinde. Fasulye. Uzun uzun kaynatılır. Kuru incir, kayısı falan katılır sonra. Fındıkla, cevizle süslenir. Gelen böyle değildi. İlk anda güllacı hatırlatıyordu. Üstünün rengi nardan, tarçından, kividenmiş meğer. Altı da keşkül, sütlaç gibi bir şey. Ve soğuk. Dolap soğuğu. Ama pek hoştu. Pek lezizdi. Öyle ki bunu duymayana “check-up” gerekir.

Diyeceğim, türler edebiyat değil edebî kategorilerdir. Edebiyatın peşinden gidilmeli.

Hece, Sayı: 134, Şubat 2008



[1] Ahmet İnam, “Deneyen Deneme”, Kitap-lık, Şubat 2006, Sayı: 91, s. 80

[2] Gürsel Aytaç, “Bir Düzyazı Türü: Deneme”, [Edebiyat Yazıları I, Gündoğan, Ankara, 1990] içinde: s. 107

[3] Orhan Burian, “Deneme Üzerine”. [Denemeler, Eleştiriler, yayıma hazırlayan: Vedat Günyol, Cem, İstanbul, 1993] içinde; s. 23–24

[4] Gürsel Aytaç, Deneme Üzerine, Hece, Ankara, 2007, s. 158–160

[5] Müge Canpolat, Türkiye’de Deneme ve Eleştirinin Gelişiminde Orhan Burian’ın Yeri, master tezi: http://www.thesis.bilkent.edu.tr/0002421.pdf

[6] Memet Fuat, Konuşmalar, İş Bankası, İstanbul, 2002, s. 217

[7] Memet Fuat, a.g.e, s. 219

[8] Memet Fuat, a.g.e, s. 359

[9] Nurullah Ataç, “Ölüm Üzerine”, Karalama Defteri-Ararken, Yapı Kredi, İstanbul, Yapı Kredi’de 8. baskı: 2007, s. 171

[10] Nurullah Ataç, a.g.y, s. 172

[11] Gürsel Aytaç, “Bir Düzyazı Türü: Deneme”, a.g.e. içinde: s. 109

 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....