Menü
KARIŞTIRILIYOR  24 Temmuz 2012
Yeni Sakarya Yazıları 2012 • KARIŞTIRILIYOR  24 Temmuz 2012

KARIŞTIRILIYOR  24 Temmuz 2012

 

 

 

Ahmet Efendi ile Hulusi Efendi, Ahmet Mithat’ın 1881’de yazdığı “Henüz 17 Yaşında” adlı romanının iki erkek kahramanı. Kadını ise Kalyopi. Rum. Roman yasaklanır, satıştan kaldırılır. Burası da önemli ama bugünkü konum, bu değil, Beyoğlu’nun orta halli lokantalarından birine gitmiş bu iki efendinin yemekte konuştukları.

Ahmet Efendi kırkına yaklaşmış, çeşitli işler yapmış, hepsinde de başarılı olmuş sakallı, alımlı. Hulusi Efendi otuz yaşlarında, halasının verdiği parayla geçinen, hiçbir işi gücü olmayan, özgün şiveli, orta boylu, az bıyıklı.

Masaya daha oturur oturmaz bıyıklı efendi sakallısına, birkaç kadeh çakıştırmayı önerir; aslında alışkanlıkları yoktur, ama Hulusi Efendi Beyoğlu’nun adabından sayar içkiyi. Ahmet Efendi ise yemekten sonra tiyatroya gideceklerini hatırlatıp öneriyi reddeder, şunu da der: “Ben sana engel olamam. Sen kendi zevkine bak kardeşim.” Hulusi Efendi içmekte de, içmemekte de birlik beraberlikten yanadır, Ahmet Efendi bunun üzerine, “Öyleyse sana engel olacağıma ben de sana uyayım” der, çakıştırmaya başlarlar.

Ahmet Mithat, bu iki efendinin “şahsî hürriyetlerinden itidal üzere faydalan(dıklarına)” dikkat çeker, dostlarını kendi düşüncelerine bağlayan sıkıcı adamlardan olmadıkları için onları över.

 Oyun, oyunculuk ve oyuncular hakkında dediklerini ben daha ilginç bulurum.

Şöyle ki Fransız Tiyatrosu’na gelen oyuncular arasında vaktiyle Paris’te büyük ün kazanmışların bulunduğunu söyler Ahmet Efendi; buradaki “vaktiyle” sözcüğüne Hulusi Efendi içerler, “[D]emek oluyor ki çuha giymiyorsak da kenarını kuşanıyoruz! Kaymağını başkaları alıyorsa da biz de parmak yalatacak tarafını bulabiliyoruz” der.

Sahi, bir tiyatro oyununda oyuncuya kadınlığı üzerinden bakılmalı mı? Oyunculuğuna gençliği, güzelliği eklenmeli mi? Ahmet Efendi, “Hayır!”der. Kadınlık arayanları doğru bulmaz, şunu da der: “[B]unları bir tiyatroda aramaktansa beşer topluluğu içinde başka köşelerde aramak daha yerinde olur; çünkü oralarda daha çok bulunur.”

Fakat oyuncular üzerinde halkın atılganlığı da ortada; ilk edilen konu da gençlikleri ve güzellikleridir; Hulusi Efendi bunu hatırlatır. Halka bakarak hüküm vermeyi gülünç bulur Ahmet Efendi, ne ki rakı konusundaki itidalini burada da gösterir, der ki: “[B]en o tanınmış ve istidatlı oyuncuları görmeye gidiyorum. Eğer sen kadın görmeye gidiyorsan belki umduğun kadar mükemmelini göremeyerek zararlı çıkarsın.” Hulusi Efendi, uysal bir adam, bakınız ne diyor: “O halde kadını da beşer topluluğunun başka köşelerinde ararım; mesela tiyatronun localarında.”

Geçen haftadan hatırlayalım, ne demişti Antepli Nakıp Ali: “İnsan sinemaya gider ve orada görmek istediğini görür. Kimileri sinemaya güzel şeyler görmek için giderler. Onlar güzel şeyler görürler. Kimileri de sinemaya baldır bacak görmeye giderler. Onlar da sadece baldır bacak görürler.” Ahmet Efendi’nin dedikleri daha köşeli. Tiyatroya oyun ve oyunculuk görmek isteyenlerin gelmesinden yana o. Kadın arayanlar başka yerlere gitsinler, diyor. Oyunu, oyunculuğu ve oyuncuyu birbirinden ayırıyor.

Karıştırılanlar bunlar mı sadece? Hastane sahibiyle doktor karıştırılıyor. Büfesi olan bir partili muhabirin, hatta muharririn önünden anılıyor. Organizatör tiyatrocu itibarı görüyor. Galeri işleten ressam, yayımcı da yazar sanılıyor. Uzar da uzar bu. İlginçtir, bunun yanlış olduğunu söyleyin yüksek sesle hele bir, dinlenilmeyecek, artı olarak ikincilerin birinciler sayesinde ad yaptıklarını da duyacaksınız. Paranın, önemin, pozisyonun öne çıkarılmasıdır bu. Yahut şöyle: Değerin sıfırlanması. Karıştırma buna yarıyor işte. Oysa yazarla yayımcı değil, yazar, yazarlık ve eser bile birbirine karıştırılmamalıdır, anlattıkları başka başkadır çünkü.

Birkaç yıl oluyor, bir akşam, Yıldız Kenter’le yapılmakta olan bir röportaja rastladım televizyonda. Kenter sanattan, tiyatrodan, oyunculuktan, Shakespeare’den, repertuarlarından, projelerinden söz etti, aydınlık aydınlık, ufuk açıcı şeyler söyledi, karşısındaki hanım lafı nasıl getirdiyse –getirmedi, yırtıktan çıkarır gibi- bu güzelliğin orta yerine para konusunu düşürdü. Ne desin Kenter? Tiyatro para kazandıran bir iş olsa, onu diyecek. Değil. “Ayakta durmaya çalışıyoruz” dedi. Şöhretini çağrıldığı “talk-show” programlarıyla yapan, vücudundan emin, cömert mi cömert bir hanım konuşuluyordu o sıralar magazin dünyasında, sonra, bir ara izdivaç programlarından birini de sundu sanırım, Kenter’i ağırlayan hanım, bu şöhretin adını vererek, “Ama o kazanıyor!” dedi.

Yıldız Kenter bu, cevabı ağır oldu: “Ben, dediğinizin oyunculuğunu bilmiyorum.”

Allah bilir ya, röportaj yapan hanımı da röportaj veren Yıldız Kenter’in önüne geçirecek birileri hâlâ çıkar mı çıkar! Vallahi çıkar!

 

DUYURU: Gazete ve dergilerde kalmış, kitaplarıma girmemiş bütün yazılarımı, hakkımda yazılanları ve kimi fotoğrafları henüz yolun başında olan web siteme yüklemeye başladım. İlgilenirseniz… http://necatimert.com.tr 

 

Yeni Sakarya, 24 Temmuz 2012

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....