Menü
ADA KİTAPLIĞI'NIN YENİLERİ  31 Temmuz 2012
Yeni Sakarya Yazıları 2012 • ADA KİTAPLIĞI'NIN YENİLERİ  31 Temmuz 2012

ADA KİTAPLIĞI'NIN YENİLERİ  31 Temmuz 2012

 

 

 

Resim öğretmeni Ali Faik Peltek’te gördüm ilkin. Hatıra defteri değildi elindeki. Hatıra defteri özeldir. Mahremdir. Bir başkasının okuması defteri tutanın müsaadesiyle olur. Faik Bey çocukluğu, gençliği, öğretmenliği, ailesi, evi, arkadaşlarıyla ilgili unutamadığı iki yüz kadar olayı, yaşantıyı hikâye etmişti. Okunmalarını istiyordu.

A5 boyunda 420 sayfaydı yazdıkları. Tek aralıklı daktilo kullanılmıştı. “Yaşamdan Öyküler”di adı. Getirdi. Sekiz on takım fotokopi ettik. İkiye böldük, bir, iki diye numaralayıp kapak taktık, bezle ciltledik. Yakınlarından sayıp bana da bir takım verdi Faik Bey. Ne zaman? Biz ciltçiliği 1988’de bıraktık, demek o tarihten önce. Geçen hafta yeniden karıştırmak istedim, aradım, birinci cildi bulamadım –depremdeki kayıplarımızdan olacak. İkinci cildi karıştırırken, “Bunları iyi ki yazmışsınız Faik Bey!” dedim gayri ihtiyari.

Fizik-kimya öğretmeni Orhan Bey’den naklen anlatılan bir resim öğretmeni beni pek çarptı örneğin. II. Harp yıllarında Çorum’daymış Orhan Bey, harp demek kıtlık demek, resim öğretmenleri, “Bana yağlıboya yapabilir misiniz Orhan Bey, resim yapamıyorum, bu bana acı geliyor” demiş. Yapmış Orhan Bey, iyi de olmuş, özellikle kırmızı hayranlık uyandırmış. Bu resim öğretmeninin Berlin bombalanırken tiyatroya giden Almanlarla, Londra bombalanırken kütüphanede kitap seçmekte olan İngilizlerle aynı kumaştan olduğunu düşünüyorum. Böyle bir insandan haberim olduğu için mutluyum. Faik Bey yazmasaydı bilmeyecektim.

Yazar olmayanların yazdıklarına hep kuşkuyla bakılır. Onların şiir, öykü, roman, deneme, hâsılı edebiyat olmadıkları söylenir. İçlerinde edebiyata yaklaşan, hatta edebiyatı yakalayan çıksa da genelde doğrudur söylenen. Doğrudur da bu doğru, kıymetlerine halel vermez. Varlıklarını sarsmaz. Nasıl ki eski Adapazarı fotoğrafları da kıymetlidir, hatta lüzumludur. Evet, sanat fotoğrafı değildirler. Evet, fotoğrafın asgari kurallarına uymazlar. Evet, yer yer sarıdırlar, sepyadırlar; üzerlerindeki zanaat da yetersizdir. İşçilik Hak getire! Fakat şehrin bir dönemini resmetmekle akademik okumaya imkân verir; şehir onlar sayesinde sosyolojik, siyasal ve kültürel tanımlar edinir. Bunlar fotoğraf, kartpostal. Yanında da olsun olsun afiş, etiket, bilet falan olsun. Efemera bu denli kıymetliyse bir şehir için, hatırat, fotoğrafın verdiğini fazlasıyla verir, kıymeti haydi haydidir.

Ne ki yazılmıyor. Oktay Akbal, çalakalem tutulmuş hatıra defterlerini bile okumaktan büyük keyif aldığını söyler. Neden? Edebiyat böylesi gerçek hayat hikâyelerinden beslenir çünkü. Yakın tarihin sıcak olaylarına: 31 Mart’a, Harf İnkılabı’na, 27 Mayıs’a, Kahramanmaraş’a, Çorum’a, Sivas’a dair yeterince edebi ürün olmaması, yazanların da söylevciliğe takılmaları –Kemal Tahir örneğin- sanırım hatırat yokluğundan. İşgal yıllarına ait tutulmuş hatıratı olsaydı Adapazarı’mızın, şiire, hikâyeye, romana –ne dersiniz- girmez miydi? Mesela Boşnak Sabri Bey, İbrahim Bey, Abasızlar; yakına gelelim: Mehmet Cavit, İmren Salih, Muzaffer Şatır, Zeki-Ziya Konuk’lar ve başkaları yazsalar, bastırsalardı yaşadıklarını fena mı olurdu?

Yazabilirler miydi, demeyin sakın! Mesele iyi yazmak değil. Tarihe not düşmek. Belge bırakmak. Biliyorum, övünmek için yazan da olacaktır içlerinde. Karalamak için, günah çıkarmak için yazan da. Yaşadıklarını eksilten de olacaktır, mübalağa eden de. Hiç fark etmez. Ne yazılırsa yazılsın, okuyan görmek istediğini görecektir nasıl olsa!

Hendekli emekli milli eğitim müfettişlerinden Salih Beşoluk yaşadıklarını derleyip toplamış, bastırmış. Kitabı görmedim. Haberine bile sevindim. M. Hamdi Güler 1946 doğumlu, Adapazarlı. O da “Yeni Sakarya”daki yazılarından seçtiklerini “Uzun Lafın Kısası” adıyla kitaplaştırdı bu yılın Mart’ında. 170 sayfa. Güler’inki hatırat değil. Hoş, yaşadıklarından anlattıkları da var, ama şehrin günlük hayatıyla ilgili değiniler, eleştiriler, öneriler daha baskın. Dilerim, gelecekte ehlinin eline geçer. Güler, köklü bir aileden. Eşraftan. ATSO meclisinde bulundu yıllarca, meclis başkanlığı yaptı. Hatıralarını yazmayı düşünmez mi acaba?

Geçen ay da Kenan Maraşoğlu’nun kitabı çıktı: “Hepsi Gerçek”. 400 sayfa. Maraşoğlu da Adapazarlı. Sanayici. 1938 doğumlu. Kitabının önsözünde, “‘anı’ yazmadım. Bu bir anı kitabı değil; ‘biyografi’ deseniz, hiç değil” diyor. Etkilendiği olayları hiçbir “senaryo ve katkı”ya başvurmaksızın anlattığını söylüyor. Adını bu gerçekliğe bağlıyor. Anıda sahtelik olduğunu, bunun da kurgudan kaynaklandığını düşünüyor galiba Maraşoğlu, makbul bulmuyor. Oysa bir gazete haberi bile kurgulanır. Nedir kurgu? Plan. Montaj. Diyeceğim, anıda da kurgu vardır; anıda olmayan, kurmacadır. Ve “Hepsi Gerçek” anıdır. TDK’nın “Türkçe Sözlük”ünde de tarifi şöyle: “Geçmişte yaşanmış çeşitli olaylardan belleğin sakladığı her türlü iz, hatıra.” İyi ki anıdır. Bir hayat vardır orada. Maraşoğlu hayatını paylaşır bizimle. Hayatına bizi misafir eder.   

Ali Faik Peltek’ten sonrakiler de bunlar. Beşoluk, Güler ve Maraşoğlu şehir için hayırlı iş yaptılar. Ada Kitaplığı’na kitap kattılar. Sağ olsunlar! Var olsunlar! Baskı şimdi eskisinden kolay. Dijital baskı dedikleri bir teknik var, sayfa düzenini bilgisayara yükledin mi yallah! Beş tane bile bastırabiliyorsun. Hadi öyleyse! Van minıt! Van minıt! Bastırmak kolay da, ehil ellerle nasıl buluşacak basılan? Zor olan bu.

Belediyelere iş düşüyor kanımca.

 

DUYURU: Bursa’daki “Düşlem” dergisinde Mayıs 1998’de çıkmış bir yazıma rastladım: “Buraya Nasıl Geldiniz?” Yenice edindiğim web siteme yükledim. İlginizi çekebilir. Adres: http://necatimert.com.tr 

 

Yeni Sakarya, 31 Temmuz 2012

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....