Menü
HÜNNAP  Radikal İki, 28 Eylül 2008
Diğer Yazılar • HÜNNAP  Radikal İki, 28 Eylül 2008

HÜNNAP  Radikal İki, 28 Eylül 2008

 

 

Eylülde çıkar, ekim sonuna kalmadan da çekilir. Henüz var, tadabilirsiniz. Bizim Adapazarı’nda Sebzeciler İçi’nde olur, bir. Katlı Pazar’da Mavi Köşe’de, Kenan Güzeldir’de olur, iki. Başka şehirlerde de benzeri jelatinli manavlarda elbette. Buraları pahalı bulursanız, Katlı Pazar’ın sağır duvarı boyunda salı ve cumartesi günleri Kadın Pazarı kurulur, orada köylü kadınlardan kilosunu 6’ya, 7’ye alabilirsiniz. Belediyeler pek hoşlanmasa da sizin yörenizde de vardır böyle nostalji mekânları.  

Ufaraktır. Kızıl renkli olsa kızılcık sanabilirsiniz. Mora, siyaha boyanırsa böğürtlen olur. Evet, evet! Böğürtlen. Kızılcık söbedir, iğde gibi uzuncadır. Bizimki böğürtlen gibi toparlak. Toparlakça. Rengi de iğdeninkine benzer ya, onun daha koyusudur. Kınayı ılık suyla karar, avucuna basardı babaannem. Tam o renk işte. Düşünün! O renkte bir fındık. Ya da o renkte bir zeytin.

Kabuğu soyulmaz, kırılmaz. Etinden sayılır. Eti yeşilcedir. Çiğ kınayla erik yeşili arası. Erik gibi de yenir. Zaten erik, hatta ceviz, hurma, hatta hatta elma büyüklüğünde olanları varmış –aşılıları herhalde. Benim yediklerim, çok çok kalamata kadardı. Tadı da –nasıl anlatayım- üç ölçü elma, iki ölçü erik, bir ölçü de armut tadını zihnen alıp karıştırın, işte öyle bir şey.

Nedir bu? Hayır! Muşmula değil. Hay Allah, Türkiye’yi İran ile yahut Malezya ile yahut da Ruanda ile anlatmaya kalkanların haline düştük. Neyse...

Bu çokkültürlü, şifalıdır da. Göğsü yumuşatır. Öksürüğü keser. Şekere iyi gelir. Kanı temizler. Müshildir. Şifası da sağlamdır. Organiktir çünkü. Üzerinde zerre ilaç yoktur. Ticareti yapılmaz ki neden ilaç verilsin? Hem, mevsimi de kısa, siz göztaşını hazırlayana kadar geçer. Şifası umurumda değil. Ben sevdiğim için yerim. Galiba daha çok da adı için yerim. Kimi yerde “çiğde” derlermiş, eğer bundan başka adı olmasaydı vallahi yemezdim. Şiir yok “çiğde”de. Ama “hünnap” öyle mi? Egeliler “hinnap” diyor. Araplar “unnâb”. Ben “hünnap”tan şaşmam. Hele uzatıp mef’ûlü kalıbında “hünnâb” yok mu! Verdiğim bir röportajda, “Kızım olsaydı adını ‘Öykü’ koyardım” dediydim. İkincisinin adı da “Hünnap” olsun.

Diyor ki Nedim: “Bezm-i meyde nukle el sunmaz heman ancak Nedîm / Dilberin unnâb-ı la’lin çeşm-i bâdâmın bilir”. Yani: Nedim, mecliste hemen mezelere uzanmazmış, uzanmazmış ama sevgilisinin gözlerinin badem, dudaklarının da hünnap olduğunu iyi bilirmiş.

Bir dahi, yine Nedim: “Gâh engüşt-i muhannâsın gehî la’lin emip / Dâne–i hünnâb ile nûş-i şarâb etmez misin”. Bu sefer de güya soruyor: Sevgilinin bir yandan kınalı parmağını, bir yandan dudaklarını, hünnap tanesiyle şarap içer gibi emmek istemez misin?

Sidre ağacının hünnap cinsinden olduğu sanılıyor. Sidre, “Arabistan kirazı” demek, ama salt bu değil. Kuran’da da geçiyor. Tefsirler de “Arş’ın sağ yanında ilahi bir ağaç” olduğunu yazmakta. Gökyüzüne yükselenler ancak buraya kadar çıkabilirmiş. Nitekim Hz. Peygamber de Miraç gecesi buraya kadar çıkmış, Cebrail’i burada görmüş. Rivayet edilir ki: Sidre’nin gölgesini bir atlı yetmiş yılda geçemez, bir yaprağı bütün ümmeti örter. Altından dört nehir hayat bulur. İkisi hemen yanındaki Cennet’in nehirleridir; ikisi de dış nehirler olup biri Fırat, biri Nil’dir. Sidre’den ötesi Allah’ın Zât âlemi. Bu yüzden Sidre “müntehâ” ile birlikte kullanılır: “Sidretü’l Müntehâ”. Türkçesi: “Son uçtaki kiraz ağacı”.

“Vâkıâ” suresinde de Cennet’tekilerin “kendilerini meyve dolu sidre ağaçları arasında bulacakları” yazılıdır. İyi de sidre dikenlidir, Cennet’inse sıkıntısız/dikensiz olması gerekir. Sahabeden biri bunu sorar. Hz Peygamber: “Allah buyurmuyor mu ki: ‘O, o ağacın dikenlerini silmiştir de her dikenin yerine bir meyve koymuştur.’”

Dikenli bir ağaçmış hünnap da. Görmedim. Ya da gördüm, farkında değilim. Şu ağaç hünnaptır, diyemem yani. Nisanda, mayısta sarı sarı çiçeklenirmiş. Hoş kokarmış. Gövdesi esmer kabukluymuş. Çok, çok mu çok dallıymış. Her yıl budamak ve doğru budamak gerekirmiş. Yoksa çalılaşırmış. Meyvesinin de gayet ince, gayet sivri ve gayet kısa dikenciği vardır ucunda. Ama yersiniz batmaz. Keza çekirdeği de bir ucundan kürdanlıdır. Ağacın dikenlerden silinip diken yerlerine meyve konulduğunun işareti midir bunlar acaba?

Allah Allah! Uçtum bugün. Gericiliği iyice ele aldım. Akıllanacağım yok. Oldu olacak bir adım daha atayım: Kuraklığa dayanıklıymış hünnap. Küresel ısınmadan etkilenmeyecekmiş. Ana vatanı da Suriye’ymiş. Gel de kıskanma Suriye’yi! N’olurdu Türkiye Suriye olaydı!

Radikal İki, 28 Eylül 2008

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....