Menü
NÂZIM HİKMET'İN HAPİSHANE HAYATI  Hece, Sayı: 121 -Nâzım Hikmet Özel Sayısı- Ocak 2007
Hece Yazıları • NÂZIM HİKMET'İN HAPİSHANE HAYATI  Hece, Sayı: 121 -Nâzım Hikmet Özel Sayısı- Ocak 2007

NÂZIM HİKMET'İN HAPİSHANE HAYATI  Hece, Sayı: 121 -Nâzım Hikmet Özel Sayısı- Ocak 2007

 

 

 

 

Nâzım Hikmet’in (1901-1963) hayatında dört hapishane dönemi vardır. Ama beş olabilirdi.

Şöyle ki Ocak 1921’de İstanbul’dan Anadolu’ya geçer Nâzım; cepheye gönderilmesini istemesine karşın gönderilmez, öğretmen olarak Bolu’da görevlendirilir. Sovyet Devrimi’ne ilgi duyar burada, bu ilgiyle Eylül 1921’de Batum’a gider, orada Türkiye Komünist Partisi’ne üye olur, daha sonra da Moskova’ya geçip  Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (KUTV) yazılır. Türkiye’ye dönüşü Aralık 1924’tedir. Cumhuriyetin temelli bir değişiklik getirmediğini görür. Halk yine yoksuldur. Sınıflar arası farklar yüksektir. Fakat siyasal kimi özgürlükler de vardır. Sözgelimi Nisan 1923’te Türkiye Sosyalist İşçi-Köylü Partisi kurulmuş, sekiz saatlik iş günü, grev ve sendikalaşma özgürlüğü için mücadele etmektedir. Orak-Çekiç gazetesiyle Aydınlık dergisi de yayın organlarıdır. Nâzım’ın da Moskova günlerinden beri şiir ve yazıları yayımlanır burada. Çok geçmeden etrafında devrimci bir edebiyat halkası oluşur. Hükümet bundan hoşlanmaz; Şeyh Said İsyanı’nın hemen ardından 4 Mart 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayanarak gazeteyi ve dergiyi kapatır, partilileri ve sendikacıları tutuklamaya başlar. Nâzım bu hengâmede yeraltına iner; Komünistler Davası olarak bilinen davadan 15 yıla mahkûmiyeti gıyabında verilir. Bu gizlilik günlerinde TKP’nin yeraltı basımevini örgütlemek üzere İzmir’e gider, üç dört ay ancak kalabilir, partisinin isteğine uyup Sovyetler Birliği’ne geçer.

15 yılı yatmaktan böyle kurtulur.

1927 yılında Türkiye’ye dönüş vizesi almak için elçiliğe başvurur; kabul edilen yeni bir yasayla hakkındaki mahkûmiyet kalkmıştır; bundan yararlanmak ister. Elçilikten bir yıl boyunca cevap alamaz, o da Nisan 1928’de Türkiye’ye izinsiz döner. Hopa’da tutuklanır. İzinsiz girişine yıkıcı eylemler eklenmek istenir. Bulunan bir delil ilginçtir: “Moskova’da Heraklit’i Düşünüş” şiiri çıkar üzerinden. Savcı, eski yazının azizliğine uğrayıp “Heraklit”i “her ekalliyet” okumuştur; sorguyu Kürt ayaklanmasına kadar götürür; Heraklit’in Yunanlı eski bir filozof olduğunu öğrenince bir kulp daha takar: “Demek Yunanlılarla da ilişkin var?” Hopa’da üç ay tutulur Nâzım, sonra Rize’ye, İstanbul’a ve Ankara’ya gönderilir; delil yetersizliğinden serbest bırakılışı ancak yedi ay sonra olur.[1]

Mart 1933’te yeniden tutuklanır. İçinde “Haber”, “Portatif Karyola”, “Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri” ve “Güneşin Sofrasında Söylenen Türkü” gibi şiirlerin bulunduğu Gece Gelen Telgraf yayımlanmıştır. Savcılık hem kitabı toplattırır hem de Nâzım, yayımcı ve basımevi sahibi hakkında “halkı rejim aleyhine kışkırtmak” iddiasıyla dava açar. Buna yine aynı kitapta bulunan “Hiciv Vadisinde Bir Tecrübe-i Kalemiye” adlı şiirde “kendisine ve pederine hakaret edildiği” gerekçesiyle dönemin önemli kişilerinden Süreyya Paşa’nın açtığı dava da eklenir. Fakat tutuklanışı Aralık 1932’de (Bu Aralık 1932, hareketli bir ay: Sabahattin Ali de bu tarihte içeri alındı) başlayan ve İstanbul’un yanı sıra Adana ve Bursa’ya da uzanan toplu tutuklamalar kapsamında ve Gece Gelen Telgraf’ın toplatılmasından (5 Mart) hemen iki hafta sonra (22 Mart) olur. Gizli örgüt kurmak ve komünizm propagandası yapmakla suçlanır bu kez. Savcı idamını ister. İstanbul’da başlayıp Bursa’da süren bu dava 4 yıl cezayla sonuçlanır. İlk iki dava Cumhuriyet’in 10. Yılı nedeniyle çıkarılan af yasasıyla düşer, 4 yıllık cezanın da 3 yılı af kapsamına girdiğinden Nâzım fazlasıyla yatmış olarak –ki bir buçuk yıldır içeridedir- Ağustos 1934’te salıverilir.   

Nâzım’ın Türkiye’deyken yayımlanan son kitabı Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’dır. Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa üzerinden Türk köylü ayaklanması ve Türk halkının paylaşımcılığı anlatılır. Ya da şöyle: Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndaki direncin geçmişine uzanılır. Parti’nin “sol” kanadı bunu enternasyonalizmin reddi olarak görür ama, hükümet sözcüsü genel basın da Nâzım’ı Türk halkına yabancı ülkülerin insanı olmakla suçlar. Arkası da gerçekten gelir: Nâzım kahvededir. Kasketini çıkarıp masadaki gazetenin üzerine koyar. Rastlantı ya, bir başkası da aynı şeyi yapar. Kararlaştırılmış bir işaret sayılır bu, “gizli örgüt” ve “komünist komplo” gerekçesiyle bir daha tutuklanır şair. Beraberinde on iki kişi daha vardır. Fakat deliller sağlam ve yeterli değildir. Beraat ederler.[2] Aralık 1936’dan Şubat 1937 ortalarına kadar sürer tutukluluk.

Son hapisliği en uzun sürenidir. Kara Harp Okulu öğrencilerinden Ömer Deniz’in Nâzım’ı ziyaretiyle başlar süreç. Bunu okulda yapılan arama izler; dolaplarda şiir kitaplarının bulunması üzerine Nâzım Ocak 1938’de tutuklanıp Ankara Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne gönderilir, öğrencilerle birlikte yargılanır. Mart 1938’de “askeri kişileri üstlerine isyana teşvik” suçuyla 15 yıl ağır hapse mahkûm edilir. Haziran 1938’de İstanbul’a getirilir, bu kez de Erkin gemisinde kurulan Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne çıkarılır. Dava konusu yine “kitap okumak”tır ama “askeri isyana teşvik” suçuyla açılmıştır yeni dava da. Ağustos 1938’de bundan da 20 yıl gelir. İki ceza birleştirilip çeşitli gerekçelerle 28 yıl dört aya indirilerek karara bağlanır. Sırasıyla İstanbul’dan sonra Çankırı ve Bursa hapishanelerinde yatar Nâzım. 1946 yılı başlarında “adli hata”nın düzeltilmesi için TBMM’ye başvurursa da sonuç alamaz. İçerden ve dışardan girişimler de sonuçsuz kalır. O kadar ki Birleşmiş Milletler’in danışma organlarından olan Uluslararası Demokrat Hukukçular Birliği’nin Meclis Başkanı’na, Milli Savunma ile Adalet Bakanlıklarına gönderdiği mektuplar da dikkate alınmaz. Nâzım Nisan 1950’de açlık grevine başlar. Kalbinden ve karaciğerinden rahatsızdır, aynı gün İstanbul’a getirilerek Cerrahpaşa Hastanesi’ne yatırılır. Ertelediği grevine 2 Mayıs’ta yeniden başlar, 19 Mayıs’a kadar sürdürür. 14 Mayıs’ta seçimleri kazanan Demokrat Parti’nin Temmuz 1950’de çıkardığı af yasasından yararlanarak 15 Temmuz’da serbest bırakılır.[3]          

15 yılı hapishanelerde geçmiş bir ömürdür Nâzım’ın ömrü. Bunun içinde takip edildiği günler yok. Tutuksuz kovuşturulduğu ve yargılandığı günler de. 15 yıl bilfiil içerde yaşanmıştır. 61-62 yıllık ömrün hemen hemen dörtte biridir bu. Şu da unutulmamalı: Bunun son 12 yıl 7 ayı “en az yalnız kalınabilecek 36-48 yaş arası”[4] olup hiç aralıksız yatılmıştır.

Hemen bütün kaynaklar Nâzım’ın sağlık problemi olduğunda hemfikir. Siyatik, safra yolları iltihabı, karaciğer büyümesi, egzama akla ilk gelenler. 11 Nisan 1950 tarihli tahlil ve muayene raporunda da ruhsal durumuyla ilgili şu cümle var: “Ruhi inhitat hali, sinir mütehassısı bulunan bir hastanede müşahedesini mübrem kılmaktadır.”[5] Öteki hastalıklarını önemser Nâzım. Orhan Kemal’e yazdığı 30 Ağustos 1949 tarihli mektubundan: “Ben dün yine bir kalp krizi geçirdim. Ben kalp krizi diyorum, belki de karaciğer kriziydi. Bunlar birbirine öyle bağlı şeyler ki…” Aynı yılın yine Orhan Kemal’e yazılmış bir başka mektubundan: “Burada hayatım, bildiğin gibi sürüp gitmektedir. Yalnız bu kış epeyi hastalandım. Karaciğerim büyümüş. Tedavi oluyorum. Eh, artık vaktidir, yürek ve kafa gençlik iddiasındalar ama, vücut, ihtiyarlıyoruz, diyor.”[6] Ruhsal durumuyla ilgili uyarılara güler geçer; kimi hastalıkları da galiba hastalıktan saymaz. Müzehher Vâ-Nû’ya yazdığı 18 Mart 1950 tarihli mektubunda şunlar yazılı: “Son mektubunda: ‘Senin ruhunu tedavi edeceğiz’ diyorsun. Bastım kahkahayı. Nur olun. Ruh tedavisi kolay iş, çünkü mübarek gözle görülmez, elle tutulmaz. Asıl mesele şu benim yüzümdeki gözümdeki kaşıntıları, kızartıları, kabartıları tedavi etmekte. Bak, onu tedavi edebilecek doktor bulursanız bana, ömrümün sonuna kadar duacınız olurum. Çünkü malum a, yüzümü gözümü beğendirmek zorundayım. Sevgilim: ‘Vay bu ne surat’ diye yüzüme bakmazsa pek ağırıma gider.”[7]      

Aziz Nesin diyor ki: “Nâzım yalnızdı, hastaydı… Ama bu kadar da değil, para sıkıntısı da çekiyordu. Hapishanede dokuma tezgâhı işletiyor, kendisi de tezgâhta çalışıyor, dokuduğu kumaşları dışarda satmaya uğraşıyordu.”[8] Bu dokumacılık işine hem de hangi sıkıntılar altında kalkışıldığını Orhan Kemal de anlatır: Piraye, mektuplarından birinde, “bu kış odun alamayacağından ve verem olması ihtimalinden korktuğu kızını kabil değil tedavi ettiremeyeceğinden” söz etmiştir; Piraye’nin “müthiş zaruret”iyle perişandır Nâzım, o kadar ki, “Ben şu hapishanede, nah şu ikinci kısmın malta boylarında izmarit topladım, bir tek kuru tayınla kırk sekiz saat geçirdiğim oldu, fakat bu kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum” da der. Kendisiyle Nâzım’ı karşılaştırır Orhan Kemal: “Benim karıma ve çocuğuma bakan bir babam vardı. Babam yalnız karıma ve çocuğuma değil, bana da bakıyordu. Ya o? Onun annesiyle kız kardeşinden gördüğü yardım yalnız kendisine yetişiyordu, o da kıt kanaat. Halbuki hiçbir taraftan en ufak yardım görmeyen karısı vardı, arkadaşı Kemal Tahir vardı.” Dokumacılık işi koğuş arkadaşlarından Ertuğrul adlı birinin fikri olarak tam bu sırada çıkar ortaya. Birkaç güne kadar cezasını tamamlayıp çıkacak bir mahkûmun satılık tezgâhı vardır, o ve dışarıdan da iki tezgâh daha alınır; gerçi iplik kontenjana tabidir, bundan da ancak kooperatife kayıtlı tezgâhlar yararlanabilir ama, aşılır bu. Dokunan çarşaflar, havlular, bezler kooperatife teslim edilir, dokuyanlar dokuma ücreti alır. Nâzım muhasebecilik de yapar; paylaşım ilginçtir, Orhan Kemal’den okuyalım: “Bu tezgâh işinin ne sermayesinde ne de tasarısında hiçbir ilgim olmadığı halde, Nâzım bana da pay ayırmıştı. Bir pay bana, bir veya iki pay Kemal Tahir’e, bir pay Ertuğrul’a, iki pay Piraye yengeye, bir pay da kendisine.”[9] İşler rast gittiğinde böyle, ama rast gitmediğinde dışarıya ricada bulunulur. Sözgelimi birikmiş kumaşları Orhan Kemal’den –çıkmıştır Orhan Kemal- ucuz pahalı demeden satmasını ister Nâzım.[10] Keza Vâ-Nû’lara da çorap için benzer ricada bulunur.[11]             

Ağırlıklı ve sık ricaları kitap, dergi ve gazete olur. Okur, kimini Türkçe’ye çevirir, işleri bitince de ya postaya verir ya da gelen ziyaretçilerle gönderir. Boya, tuval, fırça gibi resim malzemeleri de istedikleri arasındadır. Hepsini de –sanırım- Vâ-Nû’lardan ister daha çok. Hele mektuplardan biri –dokumacılık işinden önce olmalı- önerisiyle gayet içtendir, ama o rütbe de acıtıcı: “Mademki bana yine bir şeyler, hediyeler göndermekte ısrar ediyorsunuz, onların parasını gönderin, ben burada gereken şeyleri, daha pratik bakımdan sağlarım. Mesela bak, yünlü eşyaya değil de yatak, yorgan çarşafına ihtiyacım var, onları alırım. Yastık yüzüm de eskidi, iki tane de yastık yüzü yaptırırım. Daha bunun gibi bir sürü ıvır zıvır.”[12]

Nâzım Hikmet Aralık 1940’ta Bursa Cezaevi’ne “pötikareli bir çula sarılı yatak dengi, meşini eskimiş iki bavul, bir sepet”le gelir; Orhan Kemal, şiirleri henüz çıkmış bir gençtir, Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin’i ve Benerci’yi yazan şairin bu gelişine hayret eder: “Demek o da bizim gibi herhangi bir insandı, şiirden gayri şeyler, fani şeyler de düşünebilir, yatak dengi, bavulu, sepeti olabilirdi.”[13] Ekber Babayev, Nâzım’ın 1931 yılında Kemal Tahir’e yazdığı bir mektubu anarak, radyosuna, günde üç kez haber dinlediğine, haberleri hiç kaçırmadığına dikkat çeker; hatta Memleketimden İnsan Manzaraları’ndaki 28 kahramanın bu radyodan dinlenmiş haberlerle yaratılmış olabileceğini yazar.[14] Radyo ne ise adeta mektup da odur Nâzım için. Dışarıyla ilişkisini sağlar. Piraye’ye, Memet Fuat’a, Kemal Tahir’e, Vâ-Nû’lara yazdıkları basılmış olanlar. Nâzım’ın İtalya’da basılmış Şu 1941 Yılında adlı kitabına önsöz yazan Giancarlo Vigorelli, eserlerinin yarıdan fazlasının da “bir çeşit hapishane mektubu” olduğunu düşünür ve bunu şöyle değerlendirir: “Nâzım Hikmet içe kapanıklığı bir yana itmiş, monoloğu bırakmış, diyaloğu, başkalarıyla konuşmayı tercih etmiştir.”[15]

Başkaları arasında düz mahkûmlar da var tabii. Sözgelimi İstanbul Tevkifhanesi’nde Nâzım’la yatmış ihtilas mahkûmu Sarıyerli Emin Bey Bursa Cezaevi’nde rastlaştığı Orhan Kemal’e Nâzım’la tanışmasını, satranç, dama falan oynamalarını anlatır sık sık.[16] Herkes Emin Bey değil. Üç esrarcı da sırf tarihe geçmek sevdasıyla Nâzım’ı vurmayı düşünür, Orhan Kemal bunu Nâzım’a duyurduğunda, Nâzım, “Tarihlere geçmek için yapacak başka iş kalmadı da!” der sadece. Ama sürüldükleri hapishanelerde üçünün de birkaç gün içinde öldürüldükleri haberi geldiğinde en çok acıyan da Nâzım olur yine.[17] Nâzım’ı yine İstanbul’dan tanıyan bir başka mahkûmun tanıklığı da şöyle: “Çok güzel, çok okumuş bir adamdı. Herkese bedava dilekçe yazardı. Bize de bir dilekçe yazmıştı da cezamız yarıya indi.”[18] Çıkınca ticaret yapmak isteyen bir mahkûm vardır Bursa’da, yabancı firmalarla mektuplaşmaktadır, onun mektuplarını da Memet’e gönderip İngilizce’ye çevirtir Nâzım.[19] Balaban da bir sabah her sabahki gibi “Günaydın Baba!”yla gelir, Şair Baba’yı ütülü elbiselerle görünce, “Yenge mi gelecek yoksa?” diye sorar, aldığı cevap: “Bugün Kurban Bayramı. Seni bekledim. Haydi beraber koğuşlara gidelim de, çocukların bayramını kutlayalım.”[20] Savcının isteğine uyup Nâzım’ın Balaban’la birlikte koğuşlardan birini camiye çevirişi de unutulmamalı.[21]

Ziyaret günleri, giyinilen, tıraş olunan günlerdir ama ya ayrılıkları… Celile Hanım, Nâzım’ı ziyarete gelir, görüşürler, A. Kadir’in ayrılış saati gözlemi: “Sarılıp öpüştüler. Ben de elini öptüm. / Elinde boş sepet, ağır ağır yürüdü gitti. Arkasından uzun zaman baktık Nâzım’la. / Az önce kuş gibi cıvıl cıvıl şakıyan Nâzım, yavaş yavaş ağırlaştı, yüzü gölgelendi, boğazına bir şey takılır gibi oldu, yutkundu. Artık siyah bir nokta gibiydi uzakta anası. / ‘Kırk yaşına geliyorum nerdeyse’ dedi kederli kederli hep aynı noktaya bakarak, ‘bir defa olsun evlatlık yapamadım şu anacığıma.’”[22] Orhan Kemal’in de Piraye’nin bir ziyareti sonrasında gördükleri şöyle: “Yenge gittikten sonra Nâzım müthiş kederli, bir hayli ihtiyarlamış geldi. Piposunu yatağına kaldırıp attı, düşünceli ve istemeyerek soyundu. Kırmızı yollu pijamasını giyindi, üzerinde aşikâr bir halsizlik, bir haraplık…” Yıl, 1943. Altı yıl bitmiş, çıkmasına daha 20 küsur yıl vardır. İçlenir Nâzım, “Biliyor musunuz şu anda en arzuladığım şey nedir?” der, “[İ]stanbul’da olmalıyım. (…) Almalıyım karımla oğlum Memet’i, geze geze inmeliyiz Barba Bilmemneyaki’nin meyhanesine, biz karı koca karşılıklı rakı içerken, oğlum da mezelerimizden yemeli.” Arkasından gelense zehir acısıdır: “Bu kadarcık saadet için tereddütsüz söylüyorum, geri kalan ömrümün on senesini seve seve veririm.”[23] Benzer haller ziyaretçilerin de yaşadığı hallerdendir. Bunların en acıtıcı olanı da galiba Vâ-Nû’ların yaşadıklarıdır. 1950 kışıdır. Meclis tatile girmeden af çıkacağı umudu vardır. Vâ-Nû’lar, Nâzım’ı alıp İstanbul’a götürmek üzere Bursa’ya gelir, hemen her gün de müdürün odasında görüşürler Nâzım’la. Fakat af çıkmadan tatile girer Meclis. Müzehher Vâ-Nû’nun gördükleri: “Göz ucuyla bakıyordum, Nâzım elindeki bir kâğıda kilim desenleri çiziyordu. Özenle çiziyordu. Hiç titremiyordu elleri. Yalnız yüzü soluk ve gözleri kısılmıştı. Öylesine kısmıştı ki gözlerini, kirpiklerinin diplerinden kan çekilmiş, gözkapakları ağarmıştı.” Ayrılık saati gelir. Ayrılırlar. Nâzım büyük demir kapıya kadar uğurlar. Yine Müzehher Vâ-Nû: “Kapanınca demir kapı ardımızdan, döndük baktık. Gelenleri kontrole yarayan minicik pencereye yüzünü yapıştırmıştı Nâzım. Cansızdı, kıpırtısızdı yüzü. Öylece gidişimizi seyrediyordu.” Ya kendileri: “Vâlâ’nın sokakta ağladığını hatırlıyorum. Nâzım’ın eşyasını İstanbul’a götürmek üzere taşıdığımız boş valizleri, yine bomboş, bir otobüse yüklemiş, Yalova’ya yollanmıştık.”[24]

Hapisliğinin on ikinci yılında saati saatine uymaz haldedir Nâzım. Vâlâ Nurettin’e yazdığı mektuptaki ifadesiyle: “Bazan bir günde, birbirine zıt üç rüzgâr birbirinin yerini alarak esiyor kafamda. Sabahleyin bakıyorsun keyifli kalkıyorum, dünya güzel, kötü bir tek hatıra yok kafamda, öğleye doğru bakıyorsun, ortalık kararmaya başlıyor, şuur altındaki ne kadar yarım kalmış istekler varsa, başlarını kaldırıyorlar … ipin ucunu kaçırıyorum. Derken ikindiye doğru tekrar hava açılıyor. Hasılı histerik bir kriz hali.” Çaresi ya ilaçtır bunun ya ameliyat. Ameliyattan çekinir Nâzım. Annesiyle, kardeşleriyle ve dostlarıyla ilişkiyi  kökünden kesmek vardır çünkü bunda. Ayrıca “ihtilatları (da) olabilir”. Düşünür ki, “Mesela bir iki sene şiir filan yazamam belki.” İlaç tedavisini uygun bulur bu yüzden. İlacı şudur: “[M]esela siz bana daha sık mektup yazarsınız, beni günü birliğine olsa da, daha sık görmeye gelirsiniz –hiç olmazsa ben iyileşinceye kadar- ve bu hususta pratik tekliflerim var, mesela yol paranızı, ben burada yapacağım tercümelerle temin edebilirim. Bu bir, ikincisi ya Piraye buraya gelir oturur, haftada bir iki gün olsun görürüm –böylelikle de Münevver meselesi kökünden halledilebilir- ya başka bir kadına, yüzünü bile görmediğim bir kadına belki âşık olurum, mektup yazar, mektup alırım … yahut Münevver’den hiç olmazsa bir iki mektup alırım…”[25]  

Nâzım’la Piraye 1930’da tanışır, evlenmeye 1932’de karar verirler. Ancak evlidir Piraye. Boşanması gecikir, üstüne 1933’te Nâzım tutuklanır; evlenmeleri Ocak 1935’e kalır. Son görüşmeleri Nisan 1950’de olur, Mart 1951’de de boşanırlar. Bu on sekiz yirmi yılın çok azı birlikte, hemen tamamı hasret mektuplarıyla geçer. “Karıma Mektup” da Kasım 1933’de yazılır. Son mısraları şöyle: “Karım benim! / İyi yürekli, / altın renkli, / gözleri baldan tatlı arım benim; / ne diye yazdım sana / istendiğini idamımın, / daha dava ilk adımında / ve bir şalgam gibi koparmıyorlar / kellesini adamın. / Haydi bunlara boş ver. / Bunlar uzak bir ihtimal. / Paran varsa eğer / Bana fanile bir don al, / tuttu bacağımın siyatik ağrısı. / Ve unutma ki / daima iyi şeyler düşünmeli / bir mahpusun karısı.” Kol saati bozulur Nâzım’ın, mekanizmayı çıkarır, içine Piraye’yle Piraye’nin çocukları Memet’le Suzan’ın resimlerini koyar. Şiiri de vardır: “Senin adını / kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım” diye başlayan “Bir Cezaevinden, Tecritteki Adamın Mektupları” adlı, Mart 1938 tarihli ünlü şiir. Şubat 1940’ta Çankırı Cezaevi’ne gönderilir Nâzım. Oda arkadaşları Kemal Tahir’le Hikmet Kıvılcımlı’dır. Almanca çalışır. Tercümeler yapar. Bir de Piraye portreleri. “Altın gözlü çocuğum benim” diye imzalamıştır birini. Bir başkasını da “Zevcem, ruhurevanım Hatice Pirayende” diye. Piraye de Çankırı’ya gelir Nâzım’ın peşinden, ancak çocuklarının hasretine dayanamayıp iki ay sonra döner. Yılın sonunda dayısı Ali Fuat Cebesoy’un çabalarıyla Bursa’ya nakledilir Nâzım. Bursa’da koğuşlar hem ikişer kişiliktir, daha rahattır, hem de iki saatlik banyo iznine çıktığında Çekirge’de bir otel odasında Piraye ile hasret giderebilecektir. Fakat II. Dünya Savaşı yıllarıdır da. Yoksulluk içerde de dışarda da çekilmez haldedir. Dokumacılık işi böyle başlar. Görüşmeler seyrekleşir, giderek mektuplarda da hasretin yerini geçim dertleri almaya başlar. 1947’de beş kez görüşebilirler. 1948’de bundan da az.[26]    

Münevver Ekim 1948’de Peride Celal ve Ayşe Baştımar’la birlikte Nâzım’ı ziyarete gelir. Çok geçmeden bunu yalnız başına tekrarlar. Nâzım’ın dayı kızıdır Münevver, evlidir, bir kızı vardır. İkinci ziyaretin ardından Balaban’a kantinden onar zarf kâğıt ve pul aldırır Nâzım, çok yere yazmasını gerektirecek durumun ne olduğunu da açıklar: “Bugün biz Münevver’le önemli bir karara vardık. O kocasından boşanacak. Ben de Piraye’den ayrılacağım.”[27] Piraye’ye de, “Her şeye rağmen birbirini anlayan, birbirini seven, birbirini sayan iki cesur insan gibi konuşmamız gerekiyor” diye başlayan, “[A]ramızdaki münasebetlerden bir tanesi olan, fakat zaten bilfiil çoktandır mevcut bulunmayan ve daha senelerce de mevcut olamayacağı anlaşılan karı kocalık münasebetimizi, kadın erkek münasebetlerimizi tasfiye etmemiz, kesmemiz  gerekiyor” diye süren, “Şimdilik allahaısmarladık. Beni affet bile demiyorum. Her şeye rağmen beni herkesten ziyade anlayacak olan insanın yine sen olduğuna eminim. Ellerinden öperim” diye biten mektubu yazar.[28] Çok geçmez, hapishaneye önce Münevver’in eşi gelir, peşinden de mektubu. Dört yaşındaki kızını bırakamayacağını yazmaktadır Münevver.[29] Eşine döner. Bu vazgeçişte, bir neden de –belki asıl neden- beklenen affın çıkmaması olabilir. Nâzım bu defa, Piraye’ye yanaşıp, “Piraye’m, kızıl saçlı bacım benim” diye seslenir; “Senin yüzüne nasıl bakabileceğimi bilemiyorum, seninle karşılaştığım anda ayaklarının dibine yıkılacağım belki, belki de sadece bayrağını kendi eliyle düşmana teslim etmiş bir hainin cesaretiyle yüzüne bakmaya çalışacağım, belki de tek kelime söylemeden gözlerimi iskarpinlerine dikip oturacağım” der. Çağırır: “Beni affetmek için değil, beni, oğlumuz, kızımız ve onlar gibi iyi, namuslu insanlarımız için yaşatmak için gel ve bir daha da beni yalnız bırakma. / Eteklerinden öperim.”[30] Önceki mektubunun ardından, vicdanını rahatlatmak için yazdığı mısralar olmuştur: “Bu akşam belki şimdi şu dakka sen / göğsünden bıçaklandın kızım, / hem de ben bıçakladım seni, / kanın damlıyor ellerimden.” Ve devamı. Bu mektubun ardından da, içinde bu ve devamı mısraların da bulunduğu “Melodram”ı yazar. Keza “Tekirle Kavak” yergisi de bu yaşanılanlarla ilgilidir.[31] “Oğlum Memet Fuat’a” diye ithaflıdır “Melodram”, şöyle başlar: “Oynayanlar: Ben, Kızıl Saçlı Bacım ve Siz”. Şiiri Memet’e de gönderir Nâzım, mektuptaki şu cümle önemli: “Sanat bakımından değeri yoktur. Fakat başımdan geçen rezaleti, bir melodram edasıyla da olsa oldukça realistçe tespit eder.”[32] Bu mektuptan önce, yine Memet’e yazılmış bir mektup daha var ki mektuplarına artık cevap vermeyen Piraye’nin okuması içindir kimi satırları, hayli de aşağıdandır, pişmanlık yüklüdür: “Sana çok ayıp bir şey itiraf edeyim: Bir an önce gebermeyi isteyecek kadar kendimden iğreniyorum ve kendime karşı … en ufak bir saygım kalmadı. (…) Benim gibi ciğeri metelik etmez bir hergeleye senin gibi pırıl pırıl bir delikanlının baba demesi beni kahretti. Ben dünyanın en iyi, en yiğit, en namuslu insanını, annemizi arkadan bıçaklamış, bunu yaparken de sırf kendi belden aşağısının zebunu olmuş, iradesiz domuzun biriyim.”[33]    

Uzatmak gereksiz. Konumuz Piraye-Nâzım-Münevver üçgeninde haklıyı haksızı belirlemek değil. Zaten bu ne mümkün ne de gerekli. Ama Nâzım’ın hapishane hayatına kadın ve kadınlar açısından bakmak da şart. Hele Vâ-Nû’lara yazdığı özellikle 79, 81, 83, 84, 86 ve 89 numaralı mektuplar Nâzım’ın iki kadın arasında halden hale geçişleri ile yüklü mü yüklü.[34] Nâzım’ın bir sözünün onu mitleştirmek isteyenleri tedirgin edeceğini söyler Aziz Nesin. O söz şu: “Kadınların yaşamıma nasıl yön verdikleri de bilinmelidir.”[35] Durum sanırım biraz da buradan görülmeli.

Aziz Nesin, Nâzım’ın açlık grevinin arkasında da kadın olduğunu söyler. Şöyle ki affın suya düşmesiyle ziyaretlerini kesen Münevver’i yeniden ziyarete mecbur etmektir amaç. Bilginin kaynağı ise önce Kemal Tahir, sonra da Nâzım’ın Sovyetler Birliği’ndeki eşi Vera’dır. Gerçekten bu mudur amaç? Bu bile olsa bu olmaktan çıkmıştır sonra. Örnekse “Açlık Grevinin Beşinci Gününde” adlı şiir.[36]    

Nâzım hapishane ile dışarıyı birbirinden ayırmaz. Yaşamak için dışarıda yaptıklarını içerde de yapar: Resim yapar, şiir, oyun yazar. Çevirir. Sonra o mektuplar, mektuplarla istenenler, ziyaret günleri, hapishanedekilerle ilişki, dokumacılık vs. hep bundan. “Yaşamaya Dair”in şu mısraları bunu apaçık söyler: “Diyelim ki, hapisteyiz, / yaşımız da elliye yakın, / daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. / Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız, / insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla / yani, duvarın arkasındaki dışarıyla. // Yani, nasıl ve nerde olursak olalım / hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak.”    

Nâzım’ın eserini hapishanesiz düşünmek mümkün değil.

Hapishaneyi ilk olarak Hopa’da tanıdı Nâzım. Anadolu’yu ve insanını Bolu’da tanımıştı, Hopa’da bu tanıma gelişir ve şiirine girer. “Hopa Mahpushanesi Notlarından” başlığı altında toplar bu şiirleri. 13 yaşındaki Muhittin ile ihtiyar Kızkapan da şiire girmiş iki mahkûm.[37] Yazılması Çankırı’da başlayıp Bursa’da devam eden Memleketimden İnsan Manzaraları’ndaki yüzlerce insanın ilk ikisi bunlar olmalı. Kelleci Memed, Kalaycı Şaban Usta, Şeker Ali Bursa’dan girenler.[38] Ve başkaları: Yayalar Köylü İbrahim, Çorbacı Mehmet, Laz Eyüp Ağa, İlyas Kaptan, Azerbaycanlı Şükrü Bey, Balkanlı muhacirler, Galip Usta… Memleketimden İnsan Manzaraları bu Galip Usta’yla başlar.[39] İhtilastan yatan ve revirde sıhhiyelik yapan Kâzım da Kerim olur. Tek ortaklıkları kamburlarıdır oysa. Balaban Nâzım’a sorar: “Peki, sen, ‘kamburluk’ biçimine mi kapıldın da o hain adamı Memleketimden İnsan Manzaraları’na aldın?” Nâzım’ın cevabı: “Manzaralar’da olsun, Manzaralar’ın içinde yer alan Kurtuluş Savaşı Destanı’nda olsun, memleketimin bu tarihsel oluşumunu meydana getiren; isimsiz, sıradan insanlarının hareketleridir. Bu kişisel hareketleri, kitap içinde bire bir gerçek olmayan fakat ‘olağan’ olanı, ben şair olarak, bir fotoğraf çeker gibi değil, Kambur’un görüntüsünden yola çıkarak destana yaraşan yaşantıyı kendim yakıştırmışımdır.”[40] Nitekim Kambur Kerim’in hikâyesi de aslında bir başka mahkûmun, Adapazarlı Hafız Seyit’in anlattığı bir gerçek hayat hikâyesine dayanır.[41] Balaban da vardır Memleketimden İnsan Manzaraları’nda. Hem de Üsen Enişte’siyle birlikte. Ve Nâzım’la. Nü’yü öğrenir Balaban ve nü çalışmak ister; Enişte de model durur, ne ki akşama kadar soğukta durmaktan zatürree olur.[42] Sonradan Memleketimden İnsan Manzaraları’na da girecek olan “Moskova Senfonisi”nde görülürler önce: Çekirdekten Ressam Ali, müziğe yeteneğinden dolayı Bethoven diye çağrılan Mürettip Hasan olarak. Bir de Aydın Halil.[43] “Hemen İstanbul’dan resme dair kitap getirttiler. / Bir gecede hiçbir şey anlamadan okudu Ali. / Ve ertesi gün sordu Halil’e: / ‘Hocam, akademi çalışmak ne demek oluyor?’ / ‘Akademi demek, / yani çıplak insan resmi yapmak. / Bu mutlak lazım sana Ali, mutlak.’ / Ali anladı / ve üç gün sonra zatürreden revire yattı Bethoven Hasan. / Çünkü koğuşta çırılçıplak / (yalnız edep yeri örtülü) / Oturtmuştu Hasan’ı açık pencerenin önüne Ali. / Ve akademi çalışmıştı. / Beethoven’i ölümden zor kurtardılar.” Sadece Memleketimden İnsan Manzaraları değil, hiçbir şiiri, hiçbir satırı hapishanesiz düşünülemez Nâzım’ın. Sözgelimi Ankara Askerî Cezaevi tecridinde yazılmış “Bugün Pazar” adlı şiir:[44] “Bugün pazar. / Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. / Ve ben ömrümde ilk defa / gökyüzünün bu kadar benden uzak / bu kadar mavi / bu kadar geniş olduğuna şaşarak / kımıldanmadan durdum.” Bir başka şiir, “Tanya”.  Şiir bir resme bakılarak yazıldığını kendi söylemektedir zaten: “Tanya / Bursa Cezaevi’nde karşımda resmin.” Ferhad ile Şirin de Nâzım’ın Piraye ile Münevver arasında kaldığı sıralarda yazılmış bir oyun. Gerçi yazmak istediğini önce Piraye’ye bildirir Nâzım: “Bak Ferhad ile Şirin diye bir piyes yazmak istiyorum.”[45] Ama sonraki bir mektubunda oyunun bitişini değiştirdiğini yazar. Açıklama şöyle: “Ferhad’la Şirin’de seninle bana benzeyen bir taraf var ki, adeta kendimi sana kavuştuğum anda senin kucağında öldürmüş gibi olacaktım, buna gücüm yetmedi.”[46] Kemal Tahir’e mektubunda ise, “Bildiğimiz hikâyedeki dağ delmek bahsini aldım, o kadar. Geri tarafı, ana şahıslar esas kalmak üzere başka türlü.”[47] Memet’e de oyunu nasıl bulduğunu sorar, fikrini yazmasını ister.[48] Sanırım bütün politik mesajına rağmen arada kalış psikolojisinin bütün izlerini de taşımakta Ferhad ile Şirin.

Nâzım’ın öğretmenliği de önemli. Adam yetiştirmek normal şartlarda bile tahammül isteyen bir işken o bunun hapishanede bile mümkün olduğunu gösterdi. A. Kadir’le (1917-1985) Harp Okulu, Kemal Tahir’le (1910-1973) Donanma Davasında buluşur Nâzım. A.Kadir öğrencidir; Kemal Tahir röportajlar, çeviriler yapan altı yıllık gazeteci. Sorar Kemal Sülker: “Kemal Tahir’de, Orhan Kemal’de, İbrahim Balaban’da, A.Kadir’de hiç mi emeği yoktur? Bu kıymetleri yitip gitmekten kurtaran, onlardaki sanat gücünü sezerek yetişmelerine önemli katkıda bulunan demeyeceğim, varlıklarını şekillendiren, beyinlerini yoğuran Nâzım…”[49] A.Kadir’le hapishaneciliği azdır Nâzım’ın. Kemal Tahir’le olan, önce İstanbul, sonra Çankırı olmak üzere iki buçuk yıldır. Devamı 1950 Affına kadar mektuplaşmayla sürer. Orhan Kemal’le (1914-1970) Bursa’da karşılaşır. Şiirlerini “laf ebeliği” olarak görür, içten bulmaz Nâzım. Hatta daha ilk gün “realizm” ve “aktif realizm” sözcüklerinin geçtiği uzun bir konuşma da yapar. Bunun üzerine şiiri bırakır Orhan Kemal. Hikâyeye yönelir, bir yandan da Nâzım’dan Fransızca dersleri alır.[50] Orhan Kemal’in bir de ilginç tanıklığı var. Şöyle: “943 yılının Eylül ayı sonlarında çıkacaktım ve çıkma günüm yaklaşıyordu. Bir gün işten dönmüştüm, koğuşta genç irisi bir köylü çocuğu… Nâzım ona bir şeyler anlatıyordu. Bir ara çocuk, cebinden bir not defteri çıkardı, Nâzım’ın söylediklerini yazmaya başladı: ‘Bir, iki, üç numara fırça, yağlıboya fırçası, üstübeç, tutkal. Başka?’ ‘Şimdilik bu kadar.’” İbrahim’dir bu köylü. “Bir tarla yüzünden, biraz da babasının teşvikiyle komşu tarla sahibini öldürmüş” İbrahim. “Karakalemle ve murabba usulüyle şunun bunun fotoğrafını büyütürmüş. Gelmiş yanına, ‘Sana çıraklık etsem bana yağlıboya öğretir misin?’ diye sormuş. Anlaşmışlar.”[51] İbrahim’in İbrahim Balaban’lığa adım atışı da böyle.

Nâzım’ın hapishane hayatı şiirinin özellikle şu satırlarını hatırlatır: “Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız, / insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla / yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.” Piraye’ye, Memet’e ve Vâ-Nû’lara mektupları bunun kanıtı. Piraye için mecburdur, diyelim, ama Memet’in hastalığıyla, Vâ-Nû’ların kimi güncel sıkıntılarıyla bir ilgilenişi var ki her dediği, her önerisi, her uyarısı ayrıca altın değerinde. Ve içten. İnandırıcı. Memet’e şunları yazar: “Oğlum, / Bilsen sana nasıl güvenerek, nasıl ağız dolusu oğlum diyorum. Ve sana oğlum demeye nasıl ihtiyacım var. Mahallebicide annenle mahallebi yerken gözümün önüne geldin. Ve sizin yanınızda oturup –mahallebi yemeden- size bakmak için hürriyetin ne kadar aziz şey olduğunu bir et yanığı gibi yüreğimin başında duydum.”[52] Müzehher Vânû’ya aşk üzerine, yaşamak üzerine yazar, romanıyla ilgilenir. Vâlâ Nurettin’le ortak yazdıkları piyesi kıyasıya eleştirir.[53] Dergi ister, genç edebiyatı izler, beğendiklerini, beğenmediklerini nedenleriyle söyler. Övdükleri olur, ünlü ünsüz demeden yerdikleri de. Kimileyin ihtiyarlıktan söz eder, kimileyin muhtevayla şekil, romanla yaş ilgisinden.[54] Memet’e mektuplarında millet gibi, romantizm gibi kavramlar üzerinde durduğu olur ama, ağırlık şiir ve sorunlarındadır. Özellikle 5, 23, 28 ve 48. mektuplar kayda değer.[55] Edebiyat bağlamında Kemal Tahir’e mektuplarının ağırlıklı konusu da elbette roman ve öykü.[56]

Nâzım, “İçerde mektup beklemek / yanık türküler söylemek bir de / bir de gözünü tavana dikip sabahlamak / tatlıdır ama tehlikelidir” der; aynı şiirde şunları da: “Belki bahtiyarlık değildir artık / boynunun borcudur fakat / düşmana inat / bir gün fazla yaşamak.” Hissim o ki Nâzım’ın hapishane hayatı bu sözlerin aydınlığında bir dakikası bile ziyan edilmeden yaşanmış bir hayattır.

Hece, Sayı: 121 –Nâzım Hikmet Özel Sayısı- Ocak 2007

 



[1] Ekber Babayev, Yaşamı ve Yapıtlarıyla Nâzım Hikmet, Türkçesi: A.Behramoğlu, Cem, İstanbul, 1976, s. 126-127.

[2] Ekber Babayev, a.g.e. s.185-186.

[3] Fazlası için bakınız: Ekber Babayev, a.g.e. s. 187-190; A.Kadir, 1938 Harp Okulu Olayı ve Nâzım Hikmet, İstanbul Matbaası, İstanbul, ikinci baskı: 1967; Aziz Nesin, Türkiye Şarkısı Nâzım, Adam, İstanbul, ikinci basım: 1999, s. 112-128; Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi Cilt II, Yapı Kredi, İstanbul, ikinci baskı: 2003, s. 710-711; http://www.nazimhikmetran.com/davalari_index.html.

[4] Aziz Nesin, a.g.e. s. 92.

[5] Aziz Nesin, a.g.e. s. 104.

[6] Aktaran: Aziz Nesin, a.g.e. s. 96.

[7] Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar [Düzenleyen ve Hazırlayan: Müzehher Vâ-Nû] Cem, İstanbul, 1970, s. 227.

[8] Aziz Nesin, a.g.e. s. 96.

[9] Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl, Tekin, İstanbul, ikinci basım: 1976, s. 58-60.

[10] Aziz Nesin, a.g.e. s. 96.

[11] Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar, s. 144, 149.

[12] Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar, s. 59.

[13] Orhan Kemal, a.g.e. s. 17.

[14] Ekber Babayev, a.g.e. s. 254.

[15] Aktaran: Aziz Nesin, a.g.e. s. 210.

[16] Orhan Kemal, a.g.e. s. 14.

[17] Orhan Kemal, a.g.e. s. 63-64.

[18] İbrahim Balaban, Nâzım Hikmet’le Yedi Yıl, Berfin, İstanbul, 2003, s. 12.

[19] Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, Adam, İstanbul, on birinci basım: 1997, s. 86, 88, 102, 122.

[20] İbrahim Balaban, a.g.e. s. 147.

[21] İbrahim Balaban, a.g.e. s. 174-176.

[22] A.Kadir, a.g.e. s. 168.

[23] Orhan Kemal, a.g.e. s. 87-88.

[24] Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar, s. 10.

[25] Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar, s. 174-176.

[26] Can Dündar, “Piraye-Nâzım”, Yüzyılın Aşkları [İmge, Ankara, 19. baskı: 2006] içinde: s. 99-129.

[27] İbrahim Balaban, a.g.e. s. 136-137.

[28] Nâzım Hikmet, Nâzım ile Piraye, Adam, İstanbul, Adam’da on ikinci basım: 1997, s. 293.

[29] İbrahim Balaban, a.g.e. s. 160-161.

[30] Nâzım Hikmet, Nâzım ile Piraye, 299.

[31] İbrahim Balaban, a.g.e. s. 159, 161-166.

[32] Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, s. 81-84.

[33] Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, s. 79.

[34] Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar, s. 139-142, 144-148, 151-158, 160-163, 166-168.

[35] Aziz Nesin, a.g.e. s. 9.

[36] Aziz Nesin, a.g.e. s. 126-131.

[37] Ekber Babayev, a.g.e. s. 128-129.

[38] Nâzım Hikmet, Nâzım ile Piraye, s. 127-128, 131.

[39] Orhan Kemal, a.g.e. s. 94-99.

[40] İbrahim Balaban, a.g.e. s. 251. Ayrıca bakınız: Nâzım Hikmet, Nâzım ile Piraye, s. 141.

[41] İbrahim Balaban, a.g.e. s. 257.

[42] İbrahim Balaban, a.g.e. s. 39.

[43] Ekber Babayev, a.g.e. s. 194.

[44] İbrahim Balaban, a.g.e. s. 126.

[45] Nâzım Hikmet, Nâzım ile Piraye, s. 278.

[46] Nâzım Hikmet, Nâzım ile Piraye, s. 285.

[47] Nâzım Hikmet, Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar, Bilgi, Ankara, ikinci basım: 1975, s. 393.

[48] Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, s. 95, 99.

[49] Aktaran: Aziz Nesin, a.g.e. s. 310.

[50] Orhan Kemal, a.g.e. s. 28-29, 58.

[51] Orhan Kemal, a.g.e. s. 100-101.

[52] Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, s. 11.

[53] Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar, s. 57-58, 171, 99, 35-36.

[54] Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar, s. 101, 108, 219.    

[55] Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, s. 18-20, 52-53, 69-70, 109-111.

[56] Fazlası için bakınız: Necati Mert, “Nâzım Hikmet ve Öyküyle Roman”, Öykü Yazmak [Hece, Ankara, 2006] içinde: s. 131-137.  

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....