Menü
SONRADAN ÖĞRENDİKLERİM  14 Ağustos 2012
Yeni Sakarya Yazıları 2012 • SONRADAN ÖĞRENDİKLERİM  14 Ağustos 2012

SONRADAN ÖĞRENDİKLERİM  14 Ağustos 2012

 

 

 

İlhan Selçuk yazarlardan söz ederdi sık sık: Kemal Tahir’den, Rıfat Ilgaz’dan, Kerim Korcan’dan, Hasan İzzettin Dinamo’dan… Ama nasıl söz ederdi? Yıllarca hapislerde tutmuşlar, tırnaklarını sökmüş, lale prangaya vurmuş, falakaya yatırmış, hacetlerini üzerlerine yapmışlar diye. Yazar, yazmasını bilen adamdır –bundan kamyon arkası yazarları anlaşılmaz inşallah! Yazı da –didaktikse eğer-  birkaç kavram arasında mantıkî ilişki kurar, anlatıda ise kavramların yerine benzetilenleri geçer, ilişki de olay içinde canlandırılır. İlhan Selçuk sadece bunları yazsaydı keşke. O yazmadı, bizde de gençlik var, yazıyı maksadıyla değil kelimeleriyle okuyor, yazar olmak için hapishane görmek, işkencelerden geçmek gerekir zannediyoruz.

Solun 1960’lı, 70’li o çocukluk yıllarında yayımlanmış kitaplar da bu zannı güçlendirir. O yılların kitap arkalarına bakın, şairinin, yazarının hapis yattığı, yatmadıysa kovuşturmaya uğradığı bilgisini görürsünüz mutlaka. Dahası çileli bir çocukluktan gelmektedir. Baba yoktur. Anne hastalıklıdır. Yuvaya verilir çocuk, parasız yatılıya yerleştirilir. Harçlık çıkarmak için envaiçeşit pis ve ağır işlerle tanışır. Boyacılık, kalaycılık bile yapar. Yazar olmak için damın, işkencenin yanı sıra böyle yoksulluk ve yoksunluklar da gereklidir. Verilen izlenim bu. Yahut benim aldığım böyle.

İşkence görmedim ama Allah nasip etti, birkaç ay yattım. E, hikâyeler yazmaya da başlamadım mı! Yayımlanmadılar mı! Sevincim sonsuz. Gelgelelim içimde bir boşluk, hep bir acaba var. Babam çarşı içinde kocaman kâgir bir işyeri, mahallede bahçeli, altı odalı bir evi, Erenler’de de bağı olan bir ailenin iki çocuğundan küçüğü. Pis iş bilmez. İşçilik etmemiş. Fabrikayla aşinalığı yok bir âdem. Ben de öyleyim. Evden okula, okuldan eve bir hayat. Düz. Sığ. İnanır mısınız buna üzüldüğüm günler az buz değildir.

Üzülmekle yanlış yapıyorum. Sadece Muzaffer (Şatır) Ağbi var, yanlışımı görüp beni uyaran; Kerim (Korcan) Ağbi de uyarır ama onunla görüşmemiz aralıklı; etraf ise yangınıma körükle geliyor. Fazlasını bile esirgemeyip söylüyor.

1973’te “Bekçi” adlı bir hikâye yazdım. 23 Nisan için kızına ayakkabı almakta zorlanan, görevini sorgulayan, sonunda da sınıfsal tepki veren bir mahalle bekçisini anlattım. Mart 1975’te “Yansıma”nın 39. sayısında yayımlandı. Bir köy öğretmeni: Doğu’dan, solcu, solculuğu tabii keskin, köşeli, Adapazarı’nda çalışmaktan memnun fakat köy öğretmenliğinden de bizim şehirden de kurtulmak azmiyle kendi kendine İngilizce çalışıp eğitim enstitülerinden birine kapağı atmak isteyen bir kardeşimiz –ki sonra girdi, mezun hatta bir enstitüde hoca da oldu- okumuş hikâyeyi, beni yakaladı, yüzüme yüzüme, “Ağbi, senin dindar olduğunu bilmezdim” dedi –gayet sitemli. Nasıl anlamış? Bir tasvir cümlesinde, ayakkabılar üzerindeki etiketler için “cehennem renkli kartlar” diyormuşum. Öğretmen eleştirisinde haklı değil. Sol –daha doğrusu Kemalist sol, CHP solumsuluğu- öz Türkçecilikle, arı Türkçe ile maluldür ama öğretmeninki başka bir şey. Öğretmen din kaynaklı kelimelerin sol tarafından kullanılmasına karşı. Bu da arızalı. Sakat. İlki dili hatırasız, çağrışımsız kelimelerle geçmişinden koparır; öğretmeninki de dili din’den, kültür’den soyutlar. Bunlar o tarihte bile benim için sık elekten geçirilmiş, hatta eleği de duvara asılmış konular –Stalin’in “Marksizm ve Dil”ini okumuşum, başında Cenap Karakaya’nın dil maceramız hakkında bir önsözü var, daha güzeli henüz yazılmadı. Kitap nerden mi çıktı? Tabii Sosyal Yayınlar’dan. İlginçtir, “Bekçi”yi yayımlanışından çeyrek yüzyıl sonra da –Üniversite’mizden bir akademisyen hem de- banka hortumcularına cesaret vermekle suçlayacaktı.

Akıl danıştığım, uyarılarını dinlediğim üç ağbim oldu bugüne kadar, ikisini yukarıda söyledim, üçüncüsü de Enver Ağbi’dir –Sosyal’in sahibi Enver Aytekin. Siirtli. Haziran 1963’te tutuklanan, aralarında Musa Anter’in, Edip Karahan’ın, Ziya Şerefhanoğlu’nun da bulunduğu 23 Kürt aydınından biriymiş Enver Ağbi. “Dicle-Fırat”ta Ahmet Botanlı müstearıyla “asimilasyon” üzerine yazmış. İlk yazılarmış bunlar. Madde 125’ten yargılanmış. Ben cezaevinde tanıdım ağbimi -12 Mart’taki kim bilir kaçıncı girişiydi- ama bunları ve başka şeyleri çıktıktan çok sonra öğrenecek, hapishaneciliğinin yanı sıra tevazuuna ve hayat tecrübesini ikramına da hayran kalacaktım.

İstanbul’a bir gidişimde üzerimdeki baskıyı –mahalle baskısı deniyor şimdi- açtım Enver Ağbi’ye. Soran, talep eden bendim, hoca oydu, ama “Hoca!” dedi, “Kim ne biliyorsa onu yazar. Sen küçük burjuvayı biliyorsun onu yaz.” Hiçbir kinaye yoktu “hoca” demesinde, ama ufaldım, hak etmediğimi düşündüm. Hele ki şu sözleriyle: “Eleştirilere de sakın cevap verme. Vakit kaybeder, yazacaklarını yazamaz olursun. ‘Kapital’i yazarken dernek, kulüp ve sendikalardan eleştiri üstüne eleştiri aldı Marx. Bekledikleri cevabı vermedi. Onun cevabı ‘Kapital’ oldu. Yaz hoca, ne biliyorsan onu yaz, güzel yaz.”

O gün bugün öyle yapmaya ve öyle yazmaya çalışıyorum.

 

DUYURU: Ulusal dergi ve gazetelerde hakkımda çıkmış değerlendirmelere ve eleştirilere ulaşmak için http://necatimert.com.tr adresinden Hakkımda’ya tıklanması… Henüz hepsi yüklenmedi. Kolay değil. Kırk yıl bu. Yavaş yavaş yükleyeceğim. İzleyin.

 

Yeni Sakarya, 14 Ağustos 2012

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....