Menü
TEMEL KARATAŞ VE
Diğer Yazılar • TEMEL KARATAŞ VE "YOL AĞRISI"  Virgül, Sayı: 84, Mayıs 2005

TEMEL KARATAŞ VE "YOL AĞRISI"  Virgül, Sayı: 84, Mayıs 2005

 

 

 

Temel Karataş genç bir öykücü: 1977 doğumlu. Elazığ-Ağın’dan. İstanbul’da büyüme. İletişim’den mezun. Ülkede Gündem’le Dünya gazetelerinde ve Nokta dergisinde muhabirlik yapmış. Halen bir otomobil fabrikasında çalışmakta.

Genç ama başarılı: İlk öyküsü “Sırık Necati”dir, “E”de yayımlanıyor (Temmuz 2002, sayı: 40). İkincisi, “Esmerminyon”dur, o da “E” yayımlanır (Mart 2003, sayı: 48). Bunları “Kül/Öykü” deki “Düşten Kısa Ömürden Uzun”la (Mayıs-Haziran 2003, sayı: 2), “Varlık”taki “Dayım” (Mart 2004, sayı: 1158) izler. Hemen peşlerinden de Yol Ağrısı adlı dosyasıyla aldığı 2004 Yaşar Nabi Gençlik Ödülü gelir.

Yol Ağrısı[1] iki bölümden oluşmakta: “Yol Ağrısı” ve “ Doğuştan Ölü Düşler”. Her iki bölümde de yedişer öykü var. İlk bölümdekiler izlenen/gözlenen dünyayla, ikinci bölümdekilerse –daha çok- yaşanılanla ilgili. “Ben” zamirli öyküler. Ancak, bencillik edip kendini öne çıkarmıyor Temel Karataş. Önceliği hayatına karışmış insanlara veriyor hep. Bunlarsa, işini dervişane sürdüren köylü bir usta (Mıgır); çocuk dünyasında sevgiler açtırdığı gibi bilmeden fırtınalar da kopartan, yine köylü ve çocuk Nazlı ve Nazlı’dan kaçılıp sığınılan nine (Düşten Kısa Ömürden Uzun); dövüşken, ama arkadaşlarıyla dövüşmeyecek ve yeğenine topaç alacak kadar da huyca esnek olan, bu yüzden de öldüğüne hiç mi hiç inanılmayan dayı (Dayım); memleketindeki derenin sesini basit ama makul yöntemlerle evine taşıyan gönül adamı bir ağabey (Evinden Dere Geçen Adam). Bunlarda kendini öne çıkarmıyor ama, izlenen/gözlenen dünyayla ilgili öykülerde de sadece gözleyen değil Temel Karataş. Öyküye yüreğiyle de katılıyor. Kahramanlara kızıyor, acıyor, onlarla ti geçtiği oluyor, kısaca hikâyelerini paylaşıyor. Örneğin intihardan çekilip alınan tayfayla ateş başındadır sanki (Yitik Tayfa), sokak orospusuyla isyanda (Esmerminyon), Vakfıkebirli İzzet’i son bir kez daha göremediği için üzülen Necati’yle de üzgündür (Sırık Necati).  

Hayata sıcak, temiz ve kibirsiz yaklaşmasıyla alttan alta Memduh Şevket’i çağrıştırmakta Temel Karataş. Oysa arkasız işçilerden, uzun yol şoförlerinden, gemicilerden, sokak kadınlarından, bitirimlerin hayatından, berduşlardan, işsizlerden, ayak takımından çıkarıyor öykülerini. “Ben” zamiriyle yazdıklarında da önde olanlar dışlanmış insanlar hep. Eylemleri ve duygularıyla hep başka bunlar: Alışılmadık. Aykırı. Şaşırtıcı. Hele “Mıgır”daki düdük ustası tepeden tırnağa “öteki”. Bu yanıyla da Temel Karataş Orhan Kemal’e yakın. Lakin kişileri sert değil. Hesap sormuyorlar. Kavgasızlar. Çekileriyle baş başalar. Kadere bağlanmamış bir tevekkülle yaşayıp gitmekteler. Temel Karataş sanırım bu noktada ayrılıyor Orhan Kemal’den. Ayrılıyor da edilgen ve içine kapanık bir öykü de kurmuyor. Önce şundan: Aralarında huy, niyet vb. farklılıklar bulunan iki insanla kolayca sahne çatıveriyor. Bunlara yan kişiler de katıldı mı, hem içten hem dıştan müthiş bir aksiyon çıkıyor ortaya. Öyle ki anlatıcının anlatmaktan vazgeçtiği, öykünün de kendisine ayrılmış mekânda kendisini anlatmaya/göstermeye koyulduğu sanılır. Diyalog, Temel Karataş’ın vazgeçilmezi bu yüzden. Ayrıca ne sıradan ne de kitabi. Gerçi konuşma diline olabildiğince yaslandırılır, ama bu dilin hemen her renginden öylesine miktarınca alınır ve bunlar öylesine aralıklı ve gerektiğince kullanılır ki dil konuşma diliyle işlenmiş edebiyat dili olur artık.

Diyalekt bu dilin özelliklerindendir. Şöyle ki Temel Karataş’ın kahramanları “daim”i (s. 11) kullanır, “gaste” (s.. 12) der, “cigara” (s. 34) der, şimdiki zaman “-yor”unun “r”sini yutar: “biliyodum” (s. 12) gibi. Kimi sözcüklerde kimi sesleri benzeştirir, örneğin “yanlış mıyım” yerine “yannış mıyım”la (s. 26) çıkar. Ses değiştirir: “değel bu” (s. 17) gibi.  Kiminde ses düşürür, örneğin “hangisini” yerine “angisini” (s. 34) diye sorar. Deyimler, özellikle argodan gelen sözcük ve deyimler ağızlarından hiç düşmez: çiftli (s. 15), nanay, sağlam (s. 34), akil adam (s. 19), kuyruğu titretmek, polim yapmak, mermere yatırmak (s.. 37) bunlardan birkaçı. Bazen hepsinin birlikte görüldüğü de olur: “N’oluyonuz olum, genzinize kalıp mı kaçtı!” (s. 37).   

Bu dil, kişilerin dili. Gerçekliği güçlendirmekte şüphesiz. Ne ki anlatıcının dili de bu dilden hiç yararlanmıyor değil. Argo sözcük ve deyimler bunların başında gelir. Sözgelimi “Böyle aftos piyos numunelerle zaman öldürmekten hoşlanırdı Abbas” (s. 12) var, “Çiftli kesmeyince bekçi fenerine çevirmişlerdi işi” (s. 15) var. Ve başkaları: “…faça façaya geldiler” (s. 15), “Büfenin önünde iskele alır, açar çantasını” (s. 34), “…bir iki kodamanı kaftileyecek” (s. 36), “…abtestini verirdi o bahtsızın” (s. 37)…

Deyime yakın deyişleri de oluyor anlatıcının, bunların kimileri de Bekir Yıldız’daki dil oyunlarını hatırlatır: “Duvara yaslanıp çaktığı kibrit, sigaraya varmadan söndü” (s.  12), “Yasin, ahvali anlamak için ayak verdi Beko’ya” (s. 13), “Abbas da köpürttü Yasin’in hışmını” (s. 14), “…ciğer dolusu bir besmele çekti” (s. 18), “Ocaktan yanık kokusu duymuş gibi cızlıyor kadın” (s. 23), “Rüzgâr … rıhtımdaki ateşe üfledi” (s. 25), “…cigaranın ateşi Yeni Cami’nin denize bakan duvarını yalayıp geri döndü” (s. 38), “Ali’yle yan yana diz kırmış oturuyorduk” (s. 48) gibi. Bir kısmında ise yakın sesli sözcüklerin yan yanalığı vardır: “Gecedir, suratlar süratle yer değiştirir” (s. 43), “Yanıtlar fani, sorular baki ve bakir” (s. 43) gibi.

Bekir Yıldız’ın öykülerini genellikle insan sıcaklığı açısından eksik bulur Vedat Günyol. Kimi öykücüleri dil hokkabazlığı ile suçlayışına da hiç hak vermez. Çünkü Bekir Yıldız’ı da dil oyuncusu olarak görür; sanırım, sıcaklık eksikse biraz da bundandır, demeye getirir.[2] Bu dilin, amaç haline getirilmedikçe öyküye zararı olacağını düşünmedim hiç. Şimdi görüyorum ki iyi de olmakta. İşte Temel Karataş: Sokağı, argoyu ve konuşma dilini Temel Karataş’ın sadece kahramanları değil, bu dili ve benzerini öykülerin anlatıcıları da kullanmakta. Bu dilin bir özelliği de ünlemler. Ayşe Kilimci’yi hatırlamamak imkânsız. Ne ki Ayşe Kilimci –yanılmıyorsam- heyecan/duygu ünlemi kullanır daha çok. Temel Karataş’ta ise ağırlık seslenme ünlemlerinde ve yansımalarda: “Valla içmedim ana, hiç içmedim, hoh, hoh!”, “Hoh! Şşşş! Sessiz ol. Kaçıracaksın” (s. 31), “Hele şu sakızın… Cak cuk…” (s. 33) gibi. Anlatıcıların ünlemleri de var: “Bir tane daha çaktı, pıst etti, alev almadı” (s. 12), “…ritim tutmaya başladı parmaklarıyla: Dum çıkı, dum çıkı…” (s. 19), “…lojmanın eski, ahşap panjurları çarpışıyor. Vuuu! Rüzgâr…” (s. 31), “Daaaat!” (s. 34), “Aliço kepenkleri indirir, gıırrrr!” (s. 42) gibi.

Temel Karataş öyküye yüreğiyle katılıyorsa eğer bence bu dille katılıyor.

Temel Karataş’ın Yol Ağrısı’nı anlatmak için yararlandığım isimler/ustalar oldu: Memduh Şevket Esendal, Orhan Kemal, Bekir Yıldız, Ayşe Kilimci. Fakat sırf anlatımı kolaylaştırmak için yararlandım bu isimlerden. Yoksa Temel Karataş’la bu isimler arasında etki anlamında doğrudan bir ilgi/ilişki kurmadım. Yok da zaten. Ama şu görülmeli: Temel Karataş –kimi isimler ağırlıklı olmak üzere elbette- öykü geleneğimizden haberli, öyküsünü oraya yaslayarak, oradan besleyerek yazan bir genç. Öyküsü de hayatla irtibatlı. Hem de hasretini çektiğimiz ölçüde.

Genç öykücülerin diyaloglara yer vermemeleri hakkında Fethi Naci’nin bütünüyle katıldığım bir tespiti vardır, şöyle: “Konuşma, en azından iki kişinin varlığını gerektirir; hikâyecilerimizin çoğunda konuşma olmayışı, öyle sanıyorum, şu gayri insanileşmiş toplumumuzda hikâyecinin kendini yapayalnız hissetmesinden kaynaklanıyor. (…) Türkiye’de hep birlikte bir ‘çöküş’ün kahrediciliğini yaşıyoruz. Bu çöküşe karşı savaşma olanakları olsa hikâyeciler herhalde ‘konuşma’ya yer verirler öykülerinde.”[3]

Öyküde bu çöküş –daha öncesine de gidilir ya, neyse- 1980’den bugüne yoğunlaşarak geldi. Bu, ortada. Temel Karataş ise bu “çöküş”ten kendini korumuş/kurtarmış. Kitabının bu süreçte ödül alması ve okurdan ilgi görmesi de öncelikle öykümüz adına sevinilecek bir durum. Jürisiyle, eleştirmeniyle ve okuruyla öyküde bir şeylerin değişmekte olduğunu düşünmeli miyiz acaba? Yoksa bu umudu taşımak için henüz erken mi?

Dilerim bu ödül vesile olur da öykü kaybettiği paradigmasıyla yeniden buluşur. 

Virgül, Sayı: 84, Mayıs 2005, “Çöküşten Kurtulan” başlığıyla.

 

 

 

 



[1] Temel Karataş, Yol Ağrısı, Varlık, İstanbul, 2004, 79 s.

[2] Vedat Günyol, “İnsan Sıcaklığı Açısından Bekir Yıldız”, Çalakalem [Çan, İstanbul, 1977] içinde: s. 242-253.

[3] Fethi Naci ile Dünden Bugüne, konuşan: Semih Gümüş, Adam Öykü, Temmuz-Ağustos 1998, sayı: 17, s. 17.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....