Menü
GECEYE UÇURULAN GÜVERCİNLER  Nalan BARBAROSOĞLU, Adam Öykü, Sayı: 9, Mart-Nisan 1997
Hakkımda • GECEYE UÇURULAN GÜVERCİNLER  Nalan BARBAROSOĞLU, Adam Öykü, Sayı: 9, Mart-Nisan 1997

GECEYE UÇURULAN GÜVERCİNLER  Nalan BARBAROSOĞLU, Adam Öykü, Sayı: 9, Mart-Nisan 1997

 

 

 

 

 

Necati MERT

Geceye Uçurulan Güvercinler

Çarksuyu Yayımcılık, Aralık 1996, 157 sayfa

 

Geceye Uçurulan Güvercinler… İlkin adının hüzne benzer, yalnızlığa benzer, buruk bir gülümsemeye benzer çağrışımlarıyla okuyucuyu çeken bir kitapla karşı karşıyaydım… Böyle bir öykü var mı diye baktım içine… Evet, varmış… Bir solukta okudum. Hani o paylaşılamayan algılamalar, paylaşılsa bile anlaşılmayacak yaşam tarzları vardır ya… Yanı başımızdadır onlar, ama bir yandan da okyanus ötesi insanlar kadar uzaktırlar. Bu öyküsünde tek ortak noktaları aynı gün cenazelerinin kaldırılması olan, öyle iki insanı anlatmış bize, günlük yaşamlarının yalınlığı içinde, kitabın yazarı Necati Mert. Öykünün öykü olarak, yapısından, içeriğinden kaynaklanan gücü buydu işte; bir-iki sayfada yaşamı, yoğunluğuyla, yüzeyselliğiyle, hiçliğiyle, varlığıyla, tüm boyutlarıyla yani, ressamın fırça darbeleri gibi sözcük darbeleriyle çizebilmesi… Hemen, ilk öyküye döndüm. Kitabın içindeki yirmi beş öyküden on dokuzuncusuydu “Geceye Uçurulan Güvercinler”.

“Külbastılar Şimdi”… Bir sabah uyanırsınız… Dilinizde bir şarkı… Gün boyu söyler durursunuz içinizden. Takılmıştır; neden takılmıştır, nerden takılmıştır, bilemezsiniz, kurtulamazsınız da. Öykü kahramanı, bir öykü okur, takılır kalır; takıntısının anımsattıklarıyla, gününe yerleşmişliğiyle, gülümseyerek, gülümseterek yaşar.

“Kendi Halinde Sami”… Eski söylenişiyle “Şirket-i Hayriye”nin Şehit Necati Gürkaya vapurunda çalışan “müzmin bekâr” garson Sami’nin öyküsü. Bir yaz gecesi, “insanla kaynayan” küçük bir kıyı kentinde Sami, bekârlığı ile baş başa.

“Yağmurun Islatamadığı”… Her mevsim ıslak bir kent, kentin özgün ıslama köftesi, göçmenler, köfteci ve sonunda bir apartmanın en üst katı.

“Köprü”… Tüketim toplumunun kendisini tüketmesine direnen bir kahramanın direnci kırılırsa… Bir de öykü kahramanı Fikri Amca’nın kinayesini bıraktığı bir gümüş tepsi varsa…

“Sigara”… İçenler ve içmeyenler… Ama sigara ya bir “tavır koyma” biçimi olursa; hem de en olmadık yerde.

“Kahraman Olamamak”… Aile içinde yanlış bir duygusal yatırım… Her zaman “trajik” olan sonuç… Neden aileler bu gerçeği bile bile çocuklarını birtakım beklentilerle yetiştirirler?

“Zakkum”… Hani bir dönemlerin ünlü “zakkum kansere iyi gelir mi gelmez mi” tartışması… Bir mahalle kahvesinde TV’den izlenen açık oturum.

“Küçük Osman Çıkmazı”… Değişen insanlarla beraber  değişen  kent mi ?.. Değişen kentle beraber değişen insanlar mı?.. Eski evler, eski değerler, değişen sokak adları, çıkmaz sokakları delip geçen asfaltlar… Çocukluk anılarını oluşturan mekânları çocuklarına gösteremeyen iki yazar.

“Kasabada Günebakan”… Kasaba bu… Ya başka serüvenlerin peşine takılıp gideceksin ya da ona benzeyeceksin. Bir üçüncü seçenek yok!

“Küçük Bir Ziyaret”… Öğretmenliği bırakmış, yılların esnafı, kitapları da olan bir şair Mehmet Emin Balcıoğlu. Çok sık elektrik kesilen pasajdaki dükkânına eski bir öğrencisi gelir… Geçmişiyle ve bundan ötürü geleceğiyle de hesaplaşma içindeki eski öğrenci Asuman, Mehmet Emin’in hüzünlerini bir süreliğine de olsa alıp gider.

“Nihavent”… Bir gün size de oğlunuz (ya da kızınız) “dedem (ya da büyük annem) nasıl biriydi baba (ya da anne)” diye sorabilir… Ne yanıt verirsiniz? Ya verecek bir yanıtınız olmazsa… Ya sizi de çocuklarınız tarafından unutulma korkusu sararsa…

“Kırmızı Küpeli Kadın”… “Küpe” adında sandal… Şeffaf ve bitirim kişilikli(!) kadın… Saz çalan yapı ustası… Lacivertli koca… Sahil polisi… Bir aşk çokgeninin kahramanları.

“Yorgun”… Hemen hemen herkes gibi bir yaşam yorgunu, yolda otomobiliyle köpeği ezer öldürür; tampona kan bulaşır… Eve döndüğünde karısına (:umutla harcanmış bir geçmişe) kalkan eli iner… Evden fırlar, çıkar. Peşine köpekler düşer. O kadar çoktur ki yollardaki köpek leşleri; hangisini o öldürmüştür acaba?..

“Hayalperestler ve Kızları”… Kimileri ortamlarına ve koşullarına sığmazlar, sığamazlar. Kendilerine uzak yaşamların peşinde koşarlar. Kimi kez ulaşırlar, çoğu kez de ulaşamazlar. Başkalarının değerlendirmesi onlar için o kadar da önemli değildir. İsterler, inanırlar yaparlar ya da yapmazlar.

“Semiramis’in Tülleri”… “Hergele bir bahar sabahı”, orta yaşlarını süren bir erkek, hormonlarının sesine kulak verir…

“Çardakta”… Yaşarken, değeri, nimetleri pek anlaşılmayan “gençlik”, orta yaşlarda kireçlenmeler başladığında, mide, karaciğer kendini ağrılarıyla, sızılarıyla duyurduğunda, olur olmaz zamanda “tansiyon” düşünüldüğünde daha başka görülür. Bir yaz, sahilde kumların üstünden çardak altına “terfi” etmek zorunda kalan üç çocuk babası erkek, artık gençliğini geride bıraktığını anlamıştır. Ama mutludur.

“Bir Yaprağın Düşüşüyle”… Liseli yılların anılarında kalan bir sevgili, sevgilinin yaşama bakışı ve beklentileri, “düşen bir yaprak görürsen, beni hatırla” şarkısındaki “düşen yaprak”taki imgeler topluluğuyla birlikte anlatılıyor.

“Ayna”… Bir belediye başkanı, sabah, banyosunda dayanılmaz bir kokuyla karşılaşır. Kendiyle ve kentiyle hesaplaşmaya başlar.

“Akşamleyin Kıl Payı”… “Pusarık bir şubat akşamı”… Haydarpaşa Garı. Koşuşturan İstanbulluların etkisiyle kahraman, anı sağanağına yakalanır; çocukluğunun, gençliğinin kahramanlarını İstanbul’un çağrıştırdıklarıyla bir kez daha yaşar.

“Poyrazlar, Bir İçli Kuş”… “Evde kalmış” bir kız, kızlar… “Evde kalmış”lık bir seçim mi, bir rastlantı mı, koşulların yazdırdığı bir yazgı mı?.. Pazar sabahına ulaşan gecede gördüğü rüyasında evde kalmışlığını tartışır kahraman.

“Ablasız”… Eve sonradan gelme bir “abla”… Çocuğun yaşamına ve eve getirdikleri… Yıllar sonra, tanımadığı kente “abla”sını ziyarete giden artık “adam” olmuş çocuk. Ve içinde bir de ikinci adam…

“Mikrofon”… Bir gün, kentteki camiye mikrofon geldiğini, sesi gök gürültüsü gibi yükselttiğini öğrenen köylüler, kente cuma namazına giderler… Giderler gitmesine de…

“Onlar Yabanierik, Onlar Kızgın Kediler”…Ramazan günü, piknik yerinde eğleşen oruçlular ve oruç tutmayanlar… Aynı yere İstanbul’dan kızlı erkekli bir grup genç gelir.

“Yılbaşı Fotoğrafları”… Yeni nişanlanan bir genç kız, yılbaşı günü nişanlısının çektiği fotoğraflarından birini yırtar, atar… Neden mi?..

Kitabın içindeki bütün öyküler, kimi kez öykü formundan uzaklaşan anlatılar geceye uçurulan birer güvercindi aslında. Geceye uçurulan güvercinler nereye giderler?.. Geri döneni var mıdır?.. Ya da siz geri dönenini gördünüz mü?.. Anlaşılıyor ki geri dönenlerin hepsi Necati Mert’in kalemine konmuş, o da yazmış. Nasıl mı yazmış?.. Okuyup siz karar verin.

Adam Öykü, Sayı: 9, Mart-Nisan 1997

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....