Menü
ÜÇ KİŞİYE İKİ HİKÂYE  Heceöykü, Sayı: 52, Ağustos-Eylül 2012
Hece Yazıları • ÜÇ KİŞİYE İKİ HİKÂYE  Heceöykü, Sayı: 52, Ağustos-Eylül 2012

ÜÇ KİŞİYE İKİ HİKÂYE  Heceöykü, Sayı: 52, Ağustos-Eylül 2012

 

 

 

28 Mayıs 2012 akşamı Sakarya Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı’nca düzenlenen “Hemşehrimiz Sait Faik” panelinde sunulan metin.

 

Sait Faik’in iki hikâyesi vardır, ikisinde de aynı hikâye anlatılır. Soruları da getirir.

Mahalle Kahvesi’nde yer verilen hikâyedeki balıkçı neden Ermeni’dir, martı neden topaldır?

Alemdağ’da Var Bir Yılan’da okuduğumuz diğerinin adı neden “İki Kişiye Bir Hikâye”dir?

“Ermeni Balıkçı ile Topal Martı” 1949’da “Salon” dergisinde yayımlanır önce, ertesi yıl da kitaba girer. İlk yazılan da acaba bu mudur?

“İki Kişiye Bir Hikâye” okur önüne ilk kez 1954’te çıktı diye onun sonradan yazıldığı düşünülmeli mi? Ya önce bunu yazmışsa Sait Faik, yazmış da unutmuşsa yahut kaybetmişse, oturup yeniden yazmış, adını da “Ermeni Balıkçı ile Topal Martı” koymuşsa, ilkini sonradan bulmuş, onu da beğenip yayımlansın demişse –ki galiba böyledir.

Peki, ne anlatır bu iki hikâye? Nasıl anlatır? Hangisi daha etkiler okuru?

“Ermeni Balıkçı ile Topal Martı” tam 575 sözcük. 530 sözcük olsaydı ilkinin tam üçte biri diyecektik. Eksikli midir bu haliyle? Diyeceğini diyememiş midir? Tam tersidir: Yoğundur. Sıkıdır, sımsıkıdır. Sait Faik hikâyenin kısalık demek olduğunu gösterir adeta. Esler verir, boşluklar bırakır, okur tarafından doldurulmalarını ister bunların.

Sözgelimi, martıya neden topal dediği sorulur balıkçıdan. “Topaldır da ondan” der balıkçı. “Ne olmuş bacağına?” Cevap yoktur. Susuşulur. İlginçtir, rüzgâr, karadan esmeye başlar o sıra, bozulmaya başlayan bir karpuz kokusu da gelir, sarar etrafı. Yine sorular: Martı neden topaldır? Bozulmuş karpuz kokusunun ima ettiği bir şey yok mudur? Varsa nedir bu? Balıkçı, “Ne zaman balığa çıksam sandalı şıp deyi tanır, peşime düşer. Bir de uğurlu kuştur; hiç sorma” demiştir topu topu, bunu konuştuğuna da pişmandır şimdi, yeniden susar. Susar, bakınır. Eşi menendi zor bulunur bir tespiti olur anlatıcı yazarın –Sait Faik’in diyelim: “Etrafına bakışından şu muhavereyi yapmış gibi olduk.” Balıkçı: “Kınalı’nın burnunu görüyor musun?” Yazar: “Görüyorum.” Balıkçı: “Yukarda beyaz bir toprak vardır. Orayı da görüyor musun?” Yazar: “Hayır.” Bu konuşmalar –hayır!- olmamıştır, ama olmuşçasına duymuşlardır birbirlerini balıkçıyla yazar. Nasıl ki balıkçıyla martı arasında da böyle sessiz bir konuşma vardır hikâyenin ta başında –hani martının başlattığı. Hem sessizliği duyanlar bu üçü müdür? “Balık (da) sükûndan hoşlanır. Kendisi gibi ağzı var dili yok insandan haz eder.”

Bu hikâyeden hemen üç kat uzundur “İki Kişiye Bir Hikâye”. Uzundur ama uzatılmış değil. “Ermeni Balıkçı ile Topal Martı”da anlatılanları anlatır, hem de başka şeyleri. Bütün bunları yan yana, peş peşe öyle getirir yahut altlı üstlü veya yakından uzaktan birbirine öyle katar katıştırır, kurgular ki yazar, havada kalmaz hiçbir ayrıntı, bambaşka bir etkiyle bitiririz biz de hikâyeyi. Anlamın bağlam olduğunu hissederiz. Ya da şöyle: Hikâyenin kısalık demek olduğuna inanırız. Kısalık’tan kastın gerekli olan sözün altında söz değil, fazlası olmayan söz olduğunu görürüz çünkü.   

Balıkçıyla martı “İki Kişiye Bir Hikâye”nin başında da konuşur. Dura susa mı yine? Hayır, balıkçı dinler, dinler martıyı, toptan verir cevabını şimdi, cevabıyla da “etlerinden sıyrılmış kuyruğu titreyen bir kolyoz iskeleti fırlat(ır)”. Neden kolyoz? Ötekinde neden istavrit başıyla kılçık iskeletiydi? Niye? Martı susar. İki kanat vurup sandalı geçer, yedi kanat vurur Hayırsız Ada’ya uçar, bir zaman sonra döner, denize konar. Uğurlu kuştur. Sait Faik sorar: “Neden topal diyorsun ona Barba?” Neden Barba? Hatta neden Barba Yakamoz? Ötekinde neden Varbet? Sahi, neden topal? Cevap malum. “Ne olmuş bacağına?” Balıkçı susmaz konuşur, tahminde bulunur: “Belki denizin dibinden bir canavar gelip kaptı. Belki anadan doğma böyledir. Belki daha yavru iken bir insanoğlu yavrusunun eline düşmüştür, bilinmez.” Ve tam o sırada karadan rüzgârla gelen, bozulmaya başlamış karpuz kokusu.

“Ermeni Balıkçı ile Topal Martı”da balıkçı, martı, yazar, sadece balıkçı, sadece martı, sadece yazardır; insana, toplum insanına dair sözleri örtüktür. İşaret ölçüsündedir. “İki Kişiye Bir Hikâye”de toplumsallık öne çıkar. Konuşur balıkçı, soruları cevaplar; o kadar ki yazarın “İnsan geveze ise balıkçı değildir” müşahedesini yazara çok görmüş gibidir. Her şeyi mi söyler? Hikâyedir bu! Okurunu bekleyen esler, boşluklar bunda da elbettedir.

Martı –insan gibi- gider, tam nişana konar. Kuşun konduğu yerde durur sandal. Martı gider beş kulaç öteye konar bu sefer, sonra da havalanır. Kaçtığını sanır anlatıcı. Sivriada’da başka balıkçı var mı diye bakmaya gitmiştir oysa, dönecektir. Anlatıcı: “Bakıp öğrenmesi mi lazım?” Balıkçı: “Onun için değil ama benim için lazım da” der, susar. Ne demektir bu?

Deniz her iki hikâyede de korkutur anlatıcıyı –hele “İki Kişiye Bir Hikâye”de iyice korkutur. Anlatıcı, kara insanıdır. Balıkçının susmasıyla denizden o “mavi âlemden derin, sağır bir ses çık(ar). Bildiğimiz insan, hayvan, düdük, makine, tahta, rüzgârda, tel, ağaç, böcek… yeryüzü seslerinden başka türlü bir ses, derinden, kulaç kulaç derinden (gelen) bir ses…” Bir karınca bizi bütün duyar mı? Duymaz. O nasıl bizim milyonda bir parçamızı duyarsa anlatıcı da “bu kocaman, deniz denilen canlı, muhteşem mahlukun bir parçasının sesinin, sağır, derin gürültüsünün milyarlarla eksilmiş bir parçacığını işit(ir)”. Bu sesi duymamak ister. İçinden de geçirir: “[S]ivriada’ya kadar yüzsem, karaya ayağımı bassam, bağıra bağıra bir türkü söylesem…”

  Balıkçıya döner yazar, cevabını alamadığı soruyu yeniden sorar: “Barba, söyle Allah aşkına, neden gidip Sivriada’da balıkçı var mı diye bakar da geri döner martı?” Basit. Başka balıkçı varsa kalkıp Barba’nın yanına gelecek, Barba huysuzlanacak, terslenecek, kaçacak, martı da balıksız kalacaktır. Martı böyle düşünür, herkes de balıkçının nişan belli olmasın için kaçtığını sanır. “Vallahi değil” der balıkçı, “Ne münasebet! Allah herkesin rızkını verir. Benim için buralarda balık tutacak ‘taş’ mı (nişan mı) yok?” Martıya döner, denilenlere inanmazlığı olmuş gibi yazarı şikâyet eder: “Benim, yalnız balık tutmaktan hoşlandığımı sen nereden bilecekmişsin? diye bu efendi soruyor, cevap versene ulan!” Martı bakar, susar; balıkçı, efendiye, “At şu kafaları martıya” der.

Yutar ki yutar martı. İştahlı insanlar gibidir. İştahından tiksinir yazar. O, yemeğini gizlice yiyen insandan hoşlanır. “O insanlar bir ağaç altına oturur, paketini açar, ne yediğini bile bilemezsin. Belki ağızlarını şapırdatırlar, belki iştahla da yerler ama, yanlarından biri geçse suçüstü yakalanmış gibi utanırlar.” Martı açgözlüdür. Balıkçı, “Bu huyunu sevmem ama, martı bu!” der, “Bu martı mahluku doymak nedir bilmez.” Yazarın aklı iştahıyla tiksindiren insandadır, “İnsan gibi” der. İnsana taş atılmasına canı sıkılan balıkçı, “[İ]nsandan insana fark vardır, tokgözlüsü de olur” der. Yazar: “Ama azdır.” Balıkçı: “Çoktur.”

Tam o sırada, o tokgözlü insanların, yediklerini göstermeyen insanların ne taraflarda olduğunu sorasınız gelir okur olarak, balıkçı, duymuş gibi, “Bu taraflarda” der, “karları erimemiş Uludağ tepelerini göster(ir)”. Neden Uludağ? Nedir anlamı? Zannım o ki şöhretimiz yeterli olsaydı balıkçıya Keremali, Erenler yahut Serdivan taraflarını göstertirdi Sait Faik.

Balıkçı her şeyi görmüş, hayattan her dersi almış bir Ermeni. “Yemek yerken utanan köylü çok gördüm” diyor, ama, “[s]ofrasındaki ıstakozu ağzını açmadan kibarcasına, martıdan daha çabuk tüketen beyler de gördüm” diyor. Kibardırlar. Şapırtısızdırlar. Çeneleri oynar sadece. Çene değil makine, makine değil değirmendirler sanki. Efendi yazar dinlemez, martıya takmıştır kafayı, “Bunun başka ahbap sandalları da olmalı Barba?” diye sorar. Öyledir. “Bir martı için bu kadar politika…” E, çok değil mi? Balıkçı, ağzını küçük dili görülecek kadar açar, “Gırtlak… Boğaz…” der.

Anlatıcının deniz korkusu yüzünden erken dönerler. Bir başka gün, yeniden isteklenir anlatıcı. Nazlanır balıkçı –yakasındaki matem tülüyle de dikkat çeker. Denize çıkarlar. “Kimin öldü Barba?” “Bir uzak akraba.” Arkadan peş peşe dersler: Kafa denizde de karadaki gibi işlemeli. Hem bilinmeli ki ecelin denizde geleniyle karada geleni aynıdır. İnsan çaresizdir. “Bize çare, elimizin altında gibi gelir. Yalan! Boş! Dünya çaresiz dünyadır.” Anlatıcı, müthiş bir itirazla, “Olamaz öyle şey Yakamoz” der, “Dünya çarelidir. İnsanlar dünyaya bir çare bulacaklar.” Balıkçının beklediği budur işte: “Hay yaşayasın pedimu! İşte karada böyle düşünülür. Denizde de böyle düşünmelidir.”

Leandros adasının ucunu gören yere gelirler. Kırmızı toprak da görünür. Beyaz ev –tam da kayaların üstünde. Balıkçı oltanın ucuna karidesleri takıp suya saldığında martıyı hatırlar anlatıcı: “Topal martı nerde?” Bir sabah nişana vardığında tam nişanın üstünde ölüsünü yüzer görmüştür balıkçı. Efendi, matem alametinin topal martı için takıldığını düşünüp güler, “Yoksa uzak akraba topal martı mıydı?” der. Efendinin korkusuzluğundan, kafasının karadaki gibi işleyişinden memnundur balıkçı şimdi: Martıya ağlar. Kalptir eskimeyen çünkü. Tül sökülür sonra, suya atılır. Rakı fincandadır. Göz yaşlı. Göğsüne de şöyle bir vurdun mu, hikâye biter.

İki kişi üzerinden adlandırılsalar da bu hikâyelerde anlatıcıyla birlikte üçer kişi var. Üstelik anlatıcı anlatmakla da kalmaz, diğer iki kişinin yaşadıklarından etkilenip dönüşür, onlardan olur. Kimdir onlar? Kimlerdir? Mesela Varbet neden huysuzdur, yahut Barba niye yalnızdır? Niye çoğunca kahvede ya da sandalında yatar? Bilinmez ki! Uzun uzun anlatmaz balıkçı: susar, boşluk bırakır, siz bulun der gibi. Belki denizin dibinden bir canavardır neden, belki daha yavru iken bir insanoğlu yavrusunun eline düşmüşlüktür. Neyse! Gırtlak, boğaz derdindedir onlar. Balıksız kalmaktan korkarlar. Buldular mı yiyecek bir şey, ağaç altına oturup gizlice; gören oldu mu köylüler gibi utana utana yerler; içlerinde iştahlıları, şapırtıyla ve açgözlüce yiyenleri olsa da edepleriyle dikkat çekenleri daha çoktur –yani tokgözlüleri. Kalabalıktırlar, ama farkında değillerdir bunun. Ağızları var, dilleri yok yaşarlar. Konuşmadan anlaşırlar birbirleriyle. Öyle sessiz bir anlaşmadır ki bu, denizin, o mavi âlemin dip dalgası sanılabilir gürültüsü. Anlatıcı her iki hikâyede de korkar bu denizden. Fakat bozulmaya başlamış dünya karpuzunun kokusunu ilk duyan da odur. Ne zaman ki dışlanmışların çaresiz olmadıklarına, hatta dünyaya çare bulacaklarına inanır, o da onlara dönüşür.

Sait Faik hemşe(h)rimiz –hiç şüphesiz. Fakat onunla sadece bir şehri paylaşmıyoruz.

Şu üç kişiye iki hikâye, aslında bizim de hikâyemiz. Bütün dışlanmışların. Diyeceğim, Sait Faik’le beraberliğimiz hemşe(h)rilikten öte.

Heceöykü¸ Sayı: 52, Ağustos-Eylül 2012

 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....