Menü
SEMPOZYUM KONUŞMASI 17 Ekim 2012
Diğer Yazılar • SEMPOZYUM KONUŞMASI 17 Ekim 2012

SEMPOZYUM KONUŞMASI 17 Ekim 2012

  

 

 

Sakarya Büyükşehir Belediyesi ile Sakarya Üniversitesi'nin ortaklaşa düzenledikleri "Türk Edebiyatında Sakarya Sempozyumu'nun 17 Ekim 2012 açılış gününde yapılan konuşma.

 

 

Pek değerli protokol, pek değerli katılımcı akademisyenler, sayın konuklar, sevgili öğrenciler!

 

Üniversitemiz kürsüsüne şu altı ay içinde ikinci kez çıkıyorum. İlki verilen “fahri doktora” unvanı içindi, şimdi de Türk Edebiyatında Sakarya Sempozyumu’nun onur konuğu olarak karşınızdayım. Asıl beni onurlandıran bu lütuflarına karşı üniversitemize ve büyükşehir belediyemize tekrar tekrar teşekkür ederim. Minnet ve şükranla doluyum.

 

Son gürlüğü

Ağır hastaların birden iyileşmelerini yahut fena halde yoksulluk yaşayanların beklenmedik bir yerden gelen bağışla ferahlamalarını annem “son gürlüğü” deyimiyle anlatırdı. Şundan ki geçicidir bu hal, bu iyileşme, bu bolluk ve huzur. Akşama sabaha büyük son gelecek, perde inecektir. Gençlerin bildiğini sanmam, bildiğim halde ben de ilk kez –bakındı!- kendim için kullanıyorum “son gürlüğü” ifadesini.

 

İnsan bir muamma

İnsan hayatı küre tarihine nispetle gayet mi gayet kısa, ayrıca, insan, yapısı ve iç düzeniyle bir muamma. Yahut şöyle: Akılları durduran bir saat işleyişi. İnsan dört satıra sığdırılmış bir başka âlem. Sanki bir Yahya Kemal rubaisi. O kadar ki kâinatın oluşumu maddenin enerjiye dönüşümü ile anlatılabiliyor, anlaşılabiliyor da Einstein’ın bu meşhur formülü insanın fizikî, hele duygu ve düşünce haritasını çıkarmaya yetmiyordu. Bütün güzel sanatlar: tiyatro, resim, müzik, heykel ve mimari; haliyle bütün edebiyat: şiir, hikâye ve roman bu insanın peşindedir işte, onu keşfetmeye çalışır –ta mağara ressamlarından beri, ta Homeros’tan beri.

 

Hayatın merhaleleri

Edebi kültürümüzün belki en büyük ismi Yahya Kemal’in dört satırlarından birinde anlattığı merhaleleri uzak geçmişte, yakın geçmişte hep gördüm, güzeldiler; şimdi sonbaharımdayım, bir rüyadayım –inanın- bu rüya da güzel: “Bir merhaleden güneşle deryâ görünür / Bir merhaleden her iki dünyâ görünür / Son merhale bir fasl-ı hazandır ki sürer / Geçmiş gelecek cümlesi rü’yâ görünür”.

Bu sempozyum böyle bir rüya.

15-16. yüzyılın Geyveli Mehmed Güvahi’si, 18-19. yüzyılın Seyyid Osman Adapazarî’si ve Cumhuriyet’in, ikisini yakından tanıdığım, şimdi merhum üç usta ismi ile: Sait Faik, Kerim Korcan ve Faik Baysal ile birlikteyiz.  Gidenler, şairin bir başka rubaisinde şöyle anlatılır: “Her rind bu bezmin nedir encâmı bilir / Dünyâmızı nâgâh zalâm örtebilir / Bir bitmeyecek şevk verirken beste / Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir”. Kesilir mi? Kesilen bir şey var elbette. Amma yaşıtım Mehmed Niyazi Özdemir, kardeşlerim Hatice Bilen Buğra, Nalan Barbarosoğlu, Ayfer Tunç, şairlerden Akgün Akova, Zeynep Arkan, Ercan Yılmaz ve Fatma Çolak hep o giden ustalarlayız, bestelerini bestelerimizle sürdürüyoruz. Diyeceğim, bu rüya, bu onur hepimizin.

 

Edebî kültür ve üslup

İsimler bu kadar mı? Edebiyatsa söz konusu olan, edebî kültürse eğer –kaydı ihtiyatla diyeyim- aklıma ve dilime bu kadarı geliyor. Edebî kültür, öncelikle edebî dildir. Bu dil, aktarır. Bir şeyi başka bir şey üzerinden anlatır. Ömrün en uzun merhalesini “fasl-ı hazân”la, bitişini “bir telin kopuşu”yla anlatır örneğin. Metafordur bu, onu kullanır. Bir başka şair, aynı metaforu kullansa, hatta “fasl-ı hazân” dese, “bir tel kopar” dese bile, kurduğu mısra –eğer şairse o- yepyeni olacaktır. Özgün. Bu farklılık da üsluptur. Edebî kültür’deki “edebî” sözcüğü bu üslub’u işaret eder. Nasıl ki Cahit Sıtkı’nın sonbahar algısı da Yahya Kemal’inkinden farklıdır: “Ayva sarı nar kırmızı sonbahar! / Her yıl biraz daha benimsediğim. / Ne dönüp duruyor havada kuşlar? / Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim? / Bu kaçıncı bahçe gördüm tarûmar?”

 

Edebî kültür ve ahlak

Edebî kültür’deki “edebî” sözcüğünün bir diğer işareti de ahlak’adır. Edebiyat, edep’ten ayrı düşünülmez. Fakat ahlak, İslamiyet’le sınırlı değil. Evet, İslam ahlakı var, ben de onunlayım; fakat Hıristiyan adabı, Budist adabı da var. Ahlak dinle de sınırlı değil; din dışında kalmış birisi de günlük hayatı kendi yol yöntemince yaşıyor çünkü. Dahası, literatüre “racon” diye girmiş bir kumar adabı, bir delikanlı terbiyesi, daha dahası bir malume namusu bile var. Adap diyorum, terbiye diyorum, namus diyorum; ahlak’ın çıkışı dinle, inançla olmuştur belki, belki değil şüphesiz; ne var ki hayat karmaştıkça kendine yeni alanlar açtı ahlak. Okul adabı, resmî daire adabı, sinema, tiyatro adabı, yahut alışveriş adabı, sofra adabı, çarşı pazar adabı… var şimdi. Görülüyor ki “âdâb” mekânla, grupla yakından ilgili bir kavram. Bir sisteme ait. Bu sistem, bir din de olabilir, bir düşünce, bir ideoloji de. Yazı adamının da inandığı, dert edindiği bir meselesi vardır, onun peşinden gider. Gider de bunun edebî kültürden sayılması için, düşüncenin kendi ahlakıyla ve kendi estetiğiyle buluşması şart. Yazar ve şair, bunları buluşturandır işte. Hikâyede buluşturur, romanda, denemede, şiirde buluşturur. Didaktik türlerde kalem oynatmak edebî kültüre girmez; keza edebî türlerde verili dili kullanmak, kolay anlatımı, harcıâlemi, dinî yahut din dışı telkini yeğlemek de popüler kültürle ilgilidir.  

 

 

Adapazarı hikâyelidir: mitolojiden bir hikâye

Biz Adapazarlılar –yazanımız, yazmayanımız- hikâyeyi severiz. Adapazarı hikâyelidir; şehrimizin hikâyeleriyle büyüdük, beslendik biz.

Bizim şehrin çok eski iki hikâyesi vardır: Biri esatirîdir. Mitolojik. Rivayet ederler ki peri güzeli Nana bir akşam vakti –yazdır, hava hâlâ sıcak ve bayıltıcıdır- serinlesin için Irmak’a girer, yüzmeye koyulur. Şıp, şıpır! Şı, şıp, şıpır! Hikâyeli bir badem ağacının bir dalı, adeta selam verircesine kıza eğilir. Kızcağız daldaki bademi selam alırcasına alır, incitmeden kırıp soyar, ağzına koymadan önce de aklığını iki göğsünün arasında teninin aklığına tutar. Hiç duymadığı tuhaf şeyler duyar bu karışma sırasında. Tatlı bir baygınlık geçirir –güneş pembe pembe batmaktadır- o pembelik ve baygınlık içinde suyun kıyısında uyuyakalır. Uyandığında gökte yıldızlar pırıl pırıldır; uykulu bir gerinmeyle esner, elini karnının üzerinde gezdirir. Dokuz ay sonra da, gayet güzel bir oğlan doğurur: Attis.

Yıkanılan ırmak, bizim Sakarya’dır, o zamanki adıyla Sangarios. Rivayet ederler ki her ırmak gibi de bir tanrı oğludur. Hikâyenin öncesi ilginçtir, sonrası da, kızının kaçamağına bozulan baba ile ilginçleşir, ben tadında bırakayım. Merak eden, Halikarnas Balıkçısı’nın Hey Koca Yurt’undan (1972) veya benim Hikâyem Adapazarı’ndan (2008) okuyabilir.

 

Adapazarı’nın kuruluş hikâyesi

İkinci hikâye şehrin kuruluşuyla ve sosyolojisiyle ilgilidir, şehrin bugününü de açıklar, ben ilkinden daha çok severim. Anlatayım:

Sakarya evvel zaman içinde bugünkü Adapazarı’nın batısından akarmış. Adapazarı’nın hemen girişinde ve batısında kuru bir köprü uzanır: Beşköprü. Bizans’tan kalma, 553 yılından beri ayakta. Boyu 300-400 metre, kemer sayısı sekiz. Altından eski ve heybetli bir suyun geçmişliğine delildir bunlar. Fakat bugün köprünün sadece batı ucundan bir su akar, o da Sapanca Gölü’nden çıkıp gelen Çarksuyu’dur. E, Sakarya? Sakarya, gün gelir, Sakar Baba efsanesinde anlatıldığınca yatak değiştirip bugünkü Adapazarı’nın doğusundan akmaya başlar. Ne diyor Orhan Veli: “Ada demek, Adapazarı demek.” Bu nasıl? Hani Çarksuyu var ya, bu Çarksuyu, kuzeyde Sakarya’ya karışır. İki su arasında başlangıçta, güneyde iki, üç, hadi diyelim dört kilometrelik bir ara vardır, kuzeye doğru bu yer yer genişler, daralır ve suyun suyla buluşmasıyla yok olur. “Ada” işte bu yarımadadan kinaye. 1720/21 tarihli bir fermanda da “Tığcılar” adına rastlanır. Bugünkü Tığcılar mahallemiz herhalde. Adlarını zanaatlardan alan başka mahallelerimiz de var: Semerciler, Pabuççular, Hasırcılar, Yağcılar gibi. Hatta Ozanlar. Sokak adlarımız da öyledir: Çıracılar, Saraçlar, Mutaflar, Bakırcılar, Sebzeciler, Kunduracılar, Tenekeciler, Abacılar… Gelenlerin topluluklar halinde geldiklerini ve her topluluğun farklı bir zanaatta uzmanlaşmış olduklarını biliyoruz. “Pazar” da bu. Ancak “ada”nın “ada-pazar-ı” aşamasında her meslek erbabının pazarda belli yerleri tutması, malını o yerde sergilemesiyle de ilgili olabilir bu adlar. Özellikle alışveriş meydancıklarımızda görülür bu: Kömürpazarı, Soğanpazarı, Pirinçpazarı, Hayvanpazarı…

 

Alçakgönüllülük, hikâye ve anlatmak

Pazar, alçakgönüllülüktür. Hikâyedir. Romanın kibri yoktur onda. Edebiyat dünyasındaki Adapazarlılar zannım o ki bu mitolojik, bu sosyokültürel geçmişten etkilendik. Roman yazanlarımız da, şiire bağlanmışlarımız da dahil hepimiz önce hikâyeciyiz. Anlatıyoruz. Anlatmayı seviyoruz. 

Sakarya ili edebiyatçılarının bilinen ilk ismi şair Mehmed Güvahi de anlatır. Öğütler okuru. “Ulul-emre olan âsî cihânda / Cezâsını bulur bunda vü anda” der örneğin.

Seyyid Osman Adapazarî, Kadirî tarikatına bağlıdır. Şiirini dinî telkinler ve Kadirî felsefesi üstüne oturtur, bir beytinde şöyle söyler: “Merhem urmaz ise yâreye bakmaz ise çâreye / Ben bu dertten ölürüm âh bana vâh bana”.

 

Sait Faik

Sait Faik (1906-1954) edebî kültürün ulusal düzeyde en ünlü ve yıldız ismi. Bir kitabının adıyla söylemek gerekirse hep Birtakım İnsanlar’ı (1952) anlatır. Hiçbirinin serüveni, sorunu ve yüksek ihtirası yoktur. Onları bunun için sever, sayar Sait Faik. Ayrıca beylik ve kitabi dille değil günlük dille ve “ben” zamiriyle yazar. Kendisi ya asıl kahramandır ya da olup biteni izleyen. Bu yüzden hatıra baskındır. Çağrışımlar boldur. Fakat edebiyatının yekpare olduğu söylenemez. Bana göre iki Sait Faik vardır. Biri, ilk üç kitabındaki hikâyelerin yazarı Sait Faik. Bu, Adalısı. Adapazarlısı. Toplumu dert edineni. Dobra dillisi. Sonraki kitaplarında ise içerden konuşur gibidir. İstanbulludur. Gerçi Adalısı İstanbullu öykülerden buhar olup gitmez. Hani Kavafis, “Başka bir şehir bulamazsın / Bu şehir arkandan gelecek” der ya, bizim Sait Faik de İstanbul’da yine şehriyledir. Örneğin “Dülgerbalığının Ölümü”ndeki dülger balık, “Bohça”daki besleme kızcağızın İstanbul’daki ruh ikizidir. Daha sonra bu ikinci Sait Faik’ten bir Sait Faik daha doğar. “Kırlangıç Yuvasındaki Kadın”la olur bu. Rüyalar, hayaller, gerçekle hayal arası durumlar girer hikâyeye. Bu arada hikâye biçimce özgürleşir. Hem de yazılanın hikâye mi, mektup mu, röportaj mı olduğu söylenemeyecek kadar. Sait Faik’in, bozuk, bazen anlaşılmaz ama hep dil yaratma gayreti olarak algılanan o telaşlı ve dağınık dili belki en çok bu hikâyelere yakışır.

 

Kerim Korcan

Kerim Korcan (1918-1990) Hendek’in Aktefek köyünden. Saat tamircisi Murat Usta’nın oğlu. Öğrenimini ilkokulun dördüncü sınıfında bırakıp çalışma hayatına atılır. Kahvecilik, köftecilik, berber çıraklığı gibi çeşitli işler yapar. Siyasî düşüncelerinden dolayı tutuklandığında yirmi yaşındadır. Önce on yıl (1938-1948), sonra da iki yıl (1957-1959) toplam on iki yıl hapis yatar. Evini marangozluk ve kitapçılık yaparak geçindirir. 1974’te kucaklaştık Kerim Ağbi’yle ilk kez. İlhan Selçuk, halat atan, halat tutan çımacılara benzetir onu. Evet, onlar gibi gövdeli ve ağır bir insandı. Ağır ağır ama etkili konuşur, sözünü eliyle koluyla destekler, kimileyin oynadığı bile olurdu. Adapazarı’na gelir, bana sarılır, “Necaticiim!” derdi, “Otobüs Göl’ün başından, Esentepe’den kopmuyor mu sorma!” Bir eli semazen eli gibi havadadır. Otobüs yerine koyar elini, salar aşağı. Sonra, İlhan Koman’ın “Akdeniz” heykelindeki gibi açar iki kolunu, dalgalı bir sesle der ki: “Önümüz Beşköprü! Her taraf bir de tozlu yeşil! İçim bir tuhaf oluyor. Bu tozlu yeşil var ya, bu tozlu yeşil, bir tek Adapazarı’nda var. Başka yerde yok.” Bir gelişinde yine kitabevimdeyiz. Hayatından hikâyecikler anlatıyor Kerim Ağbi: Bir gün bir yerde bizim dükkândaki gibi oturmuş konuşuyorlarmış. Gençler, tanıdıklar, meraklılar… Hiç beklenmedik bir anda, galiba birine itiraz yollu “Ben komünistim!” demesiyle şaşırmış dinleyenler. Bu dile biz alışığız ama dükkânda alışveriş edenler var, hepsini bir şaşkınlık sardı, hatta korku. Nasıl sarmasın! Yıl, 1982 veya 83. Sıkıyönetim iş başında. Tedirgin olanlara döndü, “Bunu ben söylemiyorum, devlet söylüyor” dedi, “Devlet bana, ‘Sen komünistsin!’ dedi, 12 yıl verdi, ben de yattım. Devletten iyi mi bileceğiz!” Osmanlı komünistiydi Kerim Korcan. Cumhuriyet komünistleri fazlasıyla laiktir, laikçidir, o değildi. Dinle bağını koparmamıştı. Bunu akait ölçüsünde sürdürmezdi ama, bağı gayet samimiydi. Camiye, cenazeye gidip namaza durmayanlara ateş püskürür, yabanlıklarını şu teşbihle anlatırdı örneğin: “Camiye geleceksin, ama, ‘Namazı siz kılın, ben aydınım, kılmam’ diyeceksin. Buna derler, hocanın kucağına oturup sakalını çekiştirmek. Olmaz böyle şey!” Sultanahmet’te yatar Kerim Korcan, o meşhur Sinop’ta yatar. Hani “Dışarıda deli dalgalar / Gelir duvarları yalar” var ya, o Sinop. O Sinop, şimdi müze. Kerim Korcan 1948’te çıkar Sinop’tan, ama –yazıya vurmuştur içerde kendisini- hikâyelerle, romanlarla çıkar. 1962’de aldığı ödülle adı duyulur, daha sonra da “Tatar Ramazan”, “Linç”, “İdamlıklar”, “Ter Adamları” ve ötekiler gelir. Sinop’ta yatmış ünlülerin adları yazılıdır şimdiki müzenin girişinde, biri de hemşerimizinkidir. Mevsimlerden Haziran’dı. Aylardan Kiraz. Günlerden, Kerim Korcan. Adapazarı’ndaydı, bizdeydik, yemeğimizi yedik, “Ağbi buyurun!” deyip masadaki kirazı işaret ettim. “Ben kiraz yemem evlat” dedi, “Tadını bilmem.” Nasıl baktıysam yüzüne, ekledi: “Yirmi yaşında yoktum Sinop’a girdiğimde. O güne kadar yediysem de damağım hatırlamıyor. Sinop’ta ise kirazı nerde bulacaksın!” Bu çileli hayat, edebiyatını gölgede mi bırakır? Hayır. Edebiyat dil sanatıysa eğer –ki öyledir- dili çarpıcılıkta hiç mi hiç aldatmaz okuru. Bu dil, Şinasi’nin temellendirdiği, Namık Kemal’in geliştirdiği sıkı dilin dışındadır. Ahmet Mithat, Ahmet Rasim ve Hüseyin Rahmi’yle gelip F. Celalettin’le ve Kemal Tahir’le süren, kökü meddah hikâyelerine dayanan halk anlatı geleneğinin dilidir. En çetrefilli meseleleri bile bu dil sayesinde hiç eksiksiz anlatır Kerim Korcan.  

 

Faik Baysal

Faik Baysal (1922-2002) büyükbabasının yanında anne baba sevgisinden uzakta büyüdü. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi 1928-1939 yıllarında Kadıköy Saint Joseph’te yatılı okudu, büyükbabasının yanına ancak yazları gelebildi. 1942’de İÜEF Fransız Filolojisi’ni bitirdi. Konularını Adapazarı ve çevresinden alır. Gerçekçidir. Ne ki siyasal eleştiri yapmaz, gözlem ve tasvirle yetinir. Kalemi ancak natüralistlerde görülebilir bir keskinliktedir. Örnekse Sarduvan (1944) romanı. Keskinliğinden olacak, en siyasallaşmış okur –örneğin Kerim Korcan- tarafından da çok sevilir. Romanı hikâyenin genişletilmişi, hikâyeyi de romanın sıkıştırılmışı olarak görür Faik Baysal; bu yüzden hikâyeleri, sıkıştırılmış olmalarına rağmen, kısa değil uzundur, en güzeli de Adapazarı’nda yaşanmış bir olayı ele alan “Kırmızı Sardunya”dır galiba. Sarduvan köyde geçer; Rezil Dünya (1955) köyün şehre taşınmışı gibidir: Adapazarı’nda başlar, İstanbul’da biter, yazarının hayatından izler taşır, rezillikler aynı rezilliklerdir. Ortaokulda mıydım? Yıl, 1958, 59 olmalı. Parktaki büfeye kitaplar gelmişti, adıyla dikkatimi çekmişti bir tanesi. Aldım. Şaşırdım kaldım. Ben edebiyatı uydurmacılık sanıyordum o zamanlar, Rezil Dünya ise çok iyi bildiğim Tığcılar mahallesinin tasviriyle açılıyor, anneannemin sokağı Döner Geçit’ten, paralelindeki Pamuklar’dan, sakinleri davulcu Zabo’dan, kardeşi Kenan’dan, yemişçi Cavit’ten, Carzizler ailesinden,  elleri zembilli, boğazları öksürüklü esnaf konu komşudan, çınarlardaki kargalardan ve inen kara dut rengindeki akşamlardan söz ediyordu. Yaşanılan yer yazılarak da yazar olunabileceği fikrini Faik Baysal’dan edindim ben.

 

Mehmed Niyazi Özdemir

Mehmed Niyazi Özdemir 1942 doğumlu. Hem siyasî ve felsefî hem de edebî eserleri var. Edebî eserleri, ikisi dışında hepsi roman olup milliyetçi perspektifle kaleme alınmışlardır. Ya hakkı yeterince verilmemiş tarih sayfalarına gidilir bunlarda yahut zihniyeti çarpılmış bir Türkiye’de İmam Hatipli veya Azerbaycanlı yahut da Almanya’da Türk olmanın güçlükleri anlatılır. Bayram Hediyesi’ndeki (1971) hikâyelerini daha sıcak bulurum. İnsanları, çevremizdendir. Yakınlarımızdır. Keza Daha Dün Yaşadılar (2006) romanındaki insanların da gerçeklikleri yüksektir. Yazar Akyazı ilçe olurken yaşanan dostlukları öne çıkarır bu romanda, o dostlukların o insanlarla gittiğini söyler bir bakıma. Her ikisi de okunası kitaplardandır.

 

 

Hatice Bilen Buğra

Hatice Bilen Buğra 1951 doğumlu. Biri roman, ikisi hikâye üç edebî eseri, ayrıca edebiyat ve resimle ilgili inceleme kitapları var. Edebî eserlerinin kahramanları her kesimden kadınlardır, ilk kitabının adıyla söylersek: Umursanmayan Kadınlar (1989). Bütün üretkenliklerine, sevmek, paylaşmak gibi meziyetlerine rağmen ikinci plandadırlar. Onları müthiş bir saygıyla anlatır Hatice Bilen. Hikâyesiyle ilk karşılaşmamı unutamam: Trendeyim. İstanbul’dan geliyorum. Elimde “Sanat Olayı” dergisi. İçinde bir hikâye: trende dört kişi arasında geçiyor. Sıcacıktı. Meğer ilk hikâyesiymiş Hatice Bilen’in. Kitabındaki hikâyeleri de birbirinden güzeldi. Bambaşka bir Adapazarı vardı onlarda, Hikâyem Adapazarı’nda şöyle yazmışım: “Bambaşka, benim bilmediğim bir Adapazarı vardı kitabında da. Karadenizlilerin, ağırlıklı olarak Trabzonluların Adapazarı’ndaki yalnızlıkları, birbirlerinden destek almaları hatırımda bugün daha çok. Her biri Füruzan’ın muhacirlerine benzeyen insanlar, kadınlar. Kolay olmamış son gelenlerin şehre yerleşmeleri.” (s. 211). Oysa ben Manav denilen yerliler tarafından kabul gördüklerini sanırdım.

 

Nalan Barbarosoğlu

Nalan Barbarosoğlu 1962 doğumlu. İlk kitabını 1996’da yayımladı: Ne Kadar da Güzeldir Gitmek (1996). İnci Aral’a referansla: olgundur bu hikâyeler. Yapıca sağlam ve imgeleriyle zengindir. Sonraki kitapları da aynı ustalığı taşır. Örneğin ikinci kitabı Her Ses Bir Ezgi’deki (2001) “Koli Bantı” hikâyesi her zaman her yerde rastlanabilir cinsten kırgınlıkları anlatır. Ama hikâye düz mü, basit mi? Hayır. Yalnız, aman düz olmasın, aman basit olmasın titizliği içinde de değil Nalan Barbarosoğlu. Biçim oyunları, dil cambazlıkları, sivri kişilikler yok bu hikâyede. Hatta, yinelenmiş, altı çizilmiş sözler, cümleler de. Hoş, geriye dönüş (flashback) kullanılmıyor değil. Kullanılıyor. Başka? Hemen çözülen düğümcükler atılıyor. Simgesel durumlardan destek alınıyor. Ya, o buluş? Bant sesi: “Cıııırt.” Şöyle yazmışım “E” dergisinde (Sayı: 24, Mart 2001) “Öykü Noktası”nda: “Fakat, bunların öyküde yer alışları öylesine gösterişsiz, iddiasız ki hiçbiri ne okurun gözlerini kamaştırıyor ne de biri bir diğerini gölgede bırakıyor. Frapanlık yok. Her şey miktarınca.”

 

Ayfer Tunç

Ayfer Tunç 1964 doğumlu. Sakarya il doğumlu yaşayan yazarların en ünlüsü, en çok okunanı. Anı-yaşantı eseri Bir Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek -70’li Yıllarda Hayatımız- (2001) üst üste basılır. Yalnızlığa itilmiş, aşk acısı çekmekte, ölümü düşünmekte olan “trajik” insanlar vardır ilk hikâyelerinde daha çok. Giderek toplumsal hayatın itilmişlerini ele aldı, ironiyi kullandı, dolayısıyla trajiği komikle buluşturdu Ayfer Tunç. Bu ironik dil özellikle romanlarının temel özelliğidir, bunu politik göndermelerle, onlarca karakter, zincirleme olaylar ve mantıklı kurguyla da ayrıca zenginleştirir. Romanlarında da anı-yaşantı kitaplarında yaptığınca toplumumuzun yakın geçmişini sergiler. Zekice eleştirir, alaya alır. Eleştiri ve alayın en çok kurmacaya yakıştığı Ayfer Tunç’ta gözlenir sanki.

 

Ayşenur Gülsüm Tuna

Şairlere geleceğim de şairlerden önce bir hikâyeciden daha söz etmek istiyorum: Ayşenur Gülsüm Tuna. Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi’nden mezun; şimdi Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci. Lisenin diğer öğrencilerinden farkı on dokuz hikâyesini on dokuz yaşında kitaplaştırmış olması: Kuşlu Dualar (2011). 2010-2011 ders yılında Adapazarı Enka Okullarınca düzenlenen “Yazadurmak Şiir ve Öykü Yarışması”nda birinci seçilen “Hiç Dedemiz Kalmadı” adlı hikâyesiyle biliyorum Ayşenur Gülsüm Tuna’yı. Tek başına o hikâye bile kendisine ümit bağlamamız için yeter.

 

Şairler

Şimdi şairler:

Akgün Akova 1962 doğumlu. Akyazılı. Şiiri Orhan Veli, Metin Eloğlu ve Can Yücel çizgisindedir: nüktelidir, zekâya, şaşırtmacaya ve dil oyunlarına dayanır. Örnek: “yani sen de denizsen be Marmara / iki boğazın var diye göl demiyorlarsa sana / canına okurum ben böyle işin / haberin var mı ben altı boğaza birden bakarım / benden sorulur Elif’’imin / benden sorulur dört şeytanımın karın tokluğu / senin İstanbul’un okula gider mi, kâğıt kalem ister mi / Çanakkale’nin çocuk felci, yatak yorgan yatması var mıdır / adalarından birinin bile ah Marmara kara mıdır bahtı”.

Zeynep Arkan 1975 doğumlu. Şiiri hakkında Mustafa Kutlu’dan bir alıntı: “[Ş]iir yazmak da bir hüner göstermektir; ama Arkan sadece bu ‘gösteri’ye yaslanmıyor. Bunu bir şaşırtma amacına, kimselerin denemediği biçim oyunlarına dönüştürmüyor. Eskilerin ‘bikr-i mazmun’ dedikleri söylenmemiş sözleri, kendine has olan deyişleri, imajları, şiiri şiir kılan unsurları ihmal etmiyor. Ortaya gösterişsiz-nümayişsiz, bağırmayan, şaklabanlık yapmayan (…) bir bileşim koyuyor.”

Ercan Yılmaz 1977 doğumlu. Geyve’nin İlimbey köyünden. Üç şiir kitabı var: Aherli Zamanlar (2002), İncire Yemin (2007), Rüya Kasrı (2010). İşçilikleri yüksek şiirlerdir. İkinci kitabı için Hilmi Yavuz’un değerlendirmesi şöyle: “Ercan Yılmaz, şimdi nar’ın ve gül’ün zamanında, nar’ını güneşe adadığı ve incirine yemin ettiği mekanında duruyor şiirin. Şairdir O, ‘çöl’le akşam gezmelerine’ çıkar; ‘yaz’la halvet’ olur; ‘pişmanlığı, bir altın dağa döndürür’. Şiir, budur işte!” Ercan Yılmaz’ın şiirinden tadımlık:  “vakt irişti, bel bağladık; / keremali aşk’a ilişti, ceren için / için yanar dağ, cinnete kanar dağ, / ey benim kıyım, bil tenim kıyım!” 

Fatma Çolak 1977 doğumlu. Toplumsal olaylar üstüne ama insanı, sezgiyi, inceliği ihmal etmeyen, yer yer nostaljiye yakın duran şiirler yazdı. Kitabı, Fe Şiirleri (2005). Ayrıca çeviriler yaptı. Şiirinden örnek: “son ve hazin peşrevinde gecenin / vurur şahdamarıma tutsak umutların vay gülüm! / berceste hazanlardır şehre böyle yakışan / ve kanadına karanlık değmiş bir harfin yongasında / sonsuz fasıllarla muhali kucaklayan / vuslatın ihtişamlı ağrısı”.

 

Sakarya doğumlu olmayanlar

Edebiyat dünyasının, Sakarya doğumlu olmayan ama bir zaman ilimizde oturmuş yahut halen oturan yazar ve şairlerinden edebî kültüre ait olanları da ismen anmak isterim:

İİBF’nde yardımcı doçent, şair Osman Sarı (Sarımollalı/Kahramanmaraş, 1946→), fizik yardımcı doçenti, şair Yılmaz Güney (Dernekpazarı/Trabzon, 1949→), sağlık meslek lisesi öğretmeni, şair Çiğdem Sezer (Trabzon, 1960→), felsefe profesörü, romancı, deneme yazarı Hakan Poyraz (Ordu, 1962→), yeni Türk edebiyatı doçenti, şair Yılmaz Daşçıoğlu (Yalvaç/Isparta, 1963→), edebiyat öğretmeni, şair Mustafa Uçurum (Tokat, 1973→), sınıf öğretmeni, hikâye yazarı Murat Taş (Yeşilyurt/Malatya, 1973→) ve iletişimci, gazeteci, hikâye yazarı Temel Karataş (Ağın/Elazığ, 1977→).

Hepsine bin selam!

 

Teşekkür

Böylesi buluşmalar az olur. Başta Sakarya Büyükşehir Belediyesi Başkanı Sayın Zeki Toçoğlu ile Sakarya Üniversitesi Rektörü Sayın Muzaffer Elmas olmak üzere, bizleri buluşturan bu sempozyumun düzenleme kurulu üyelerine, şehir protokolü, katılımcı akademisyenler ve buluşmamıza tanıklık eden siz değerli konuklar ve sevgili öğrenciler huzurunda teşekkür eder, sempozyumun verimli geçmesini dilerim.

Selamla, saygıyla!

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....