Menü
YAZ(A)MADIKLARIM  Hece, Sayı: 189, Eylül 2012
Hece Yazıları • YAZ(A)MADIKLARIM  Hece, Sayı: 189, Eylül 2012

YAZ(A)MADIKLARIM  Hece, Sayı: 189, Eylül 2012

 

 

 

 

Bir söz duyarım, bir olaya tanık olurum yahut bizzat ben ederim sözü, olay benim başımdan geçer veyahut bir rüya görürüm, içinde hikâye vardır, yazmalı bunu, paylaşmalı, derim. Hikâyeyi görürüm, yakalarım ama onun paylaşılır bir hâle kavuşması için çalışmak gerekir. Yani bir çatışmaya oturtmak. Kişileştirmek. Dil bulmak. Yapılandırmak. Karşıt görüşleri, kişileri, yardımcı kişileri belirlerim, muhtemel diyalogları, hatta işaret değeri olan kimi kelimeleri not düşerim. Sonra onları kurar, kurgular hikâye ederim. Bu süreç önemli; not düşülmemiş pek çok ayrıntı, kıyafetlerle, nesnelerle ve mekânla ilgili tamamlayıcı tasvirî hayli bilgi bu süreçte katılır hikâyeye.  Öğeler birbiriyle uyuş(turul)ur. Hikâye bu uyuşumun adıdır.

Her yakalanan böyle şanslı olmaz. Hakkında tek kelimelik bile not düşülmemiş, gayba gönderilmiş, sanki kayıplara karışması istenmiş yüzlerce –hilaf olmasın!- belki binlerce hikâye çekirdeğinden söz edebilir her yazar. Ben çok azı için kimi notlar aldım. Yüz yirmi kadarını da yazdım, yayımladım. Fakat malzemesi tamam olup tezgâha çıkarılmayanlar da var. Neden yazılmadılar? Araya başka yazılar girmiş olabilir. Belki malzeme yeterince ruhlu bulunmamıştır. Sahiciliğinden şüpheye düşülmüştür. Kestirmesi galiba şöyle: Yazılmamaları bizi deli edecek olsaydı yazılırlardı.

Yazarlığımın ilk yarısında, hele ilk yıllarında, hikâye ettiklerim için hâliyle detaylı, edemediklerim içinse detaylıya yakın notlarım oldu. Teksir veya pelür kâğıtlarını 1990’lı yıllarla bıraktım. Nottan vazgeçtiğim için değil. Kâğıdın yerini bilgisayar aldı, bilgisayarda ileri geri yapmak, fazlalıkları atmak hem mümkün hem kolay. Nedense her şey de not edilmiyor merete. Edemiyorum. Kâğıt kadar kullanılışlı değil. Notta detayı da gerekli görmüyorum artık, bilgisayardan mı acaba? Hem yazının hürriyetini de kısıyor gibi. Hikâyeyi zihnimde taşıyor, zihnimde kuruyor, zihnimden yazıyorum şimdileyin daha çok.

Zaman zaman kitapların, dergilerin ve dosya içlerinde tutulmuşların arasına dalar, arkadaşlık, yoldaşlık umarak edindiğim nicesinin bugün nefessiz kaldıklarını görüp fuzuli bulduklarımla ilişiğimi keserim. Geçenlerde ilk yirmi yılıma ait notlara, gazetelerden kesilmiş haber ve yazılara daldım. Ne notlar! Ne kesikler! Oysa onların kaçıncı ayıklanışı bu! Bunu neden tutmuşum? bundan ne ummuşum? bunu da mı ayırmışım? dediklerimi yırtıp yırtıp ufalttım, poşet poşet attım. Elekten geçenlerleyim şimdi.

O sayısız çekirdek hikâyeden yakalayıp notlarla beslediklerimin çok az olduğunu söylemiştim. Atılanlar ve bir umutla tutulanlar hep o azlardan işte. Tutulanlar da böyle böyle yok olacak, önceki yazılmamışların yanına gidecekler. Neden? Notlar, tutuldukları gün çok şey söylüyorlardı şüphesiz. Bugün söylemiyorlar. Söyledikleri bir şeyler yine var elbette, ama hikâye değil. Buna üzülmüyorum. Ya da şöyle: Vaktiyle yazılabilselerdi! demekten daha fazla üzülmüyorum.

Notların sürprizlere açık olduğunu da söylemeliyim. Yazılmamış hikâyenin notlarından bir başka hikâye doğabilir. “Zamansız” öyle yazıldı mesela. İlk notlar bekletildi, araya zaman girdi, notlara yeniden bakıldığında, şimdiki hikâyeye kapı açıldı. Bir keresinde de n’oldu? Yazmışım hikâyeyi, yazdığımı unutmuşum. Notlarına rastladım, ilgimi çekti, o anki haletiruhiyeme göre bir daha yazdım, ama Gönüller Küçüldü için elimdeki hikâyeleri karıştırırken farkına vardım bunun. Ortak yanları varsa da farklı hikâyelerdi, biri başta, diğeri sonda olmak üzere kitaba ikisini de aldım: “Eşler” ile “Hulusi Bey Böyle Düşünüyor”. Evet, yazılmamış, yahut unutulmuş bir hikâyenin notlarından bir başka hikâye doğabilir. Yepyeni bir hikâye. Hatta…

Bizim Adapazarı’nda, şehrin merkezindeki parkın bir köşesinde benden bir, iki kuşak sonrasının çocukları çizgi roman borsası kurar, okunmuş Tommiks, Teksas alır satar veya değiş tokuş ederlerdi vaktiyle. Kenarların çocuklarıydılar. Giyimsiz, gıdasızdılar. Paraları kıt ve kıymetliydi. Kiminin hiç yoktu. Pazarları kıyasıya idi: küfür, kavga, gürültü… Gördüklerimi yazmak istedim. Not ettim. Brecht’in “toplumsal jest” adını verdiği “özel bir durum içinde genel bir sonuç getiren görünüş” de olmalıydı içeriğinde. Zorunluluk da denebilir. Yani her yer için geçerlilik. Kilosu ve faytonuyla meşhur bir Adapazarlı vardır, onun faytonunu Brecht için kullanabilirdim. Niyetlendim. Fakat parktakilere karşıtlıkta zayıf bulup hemen vazgeçtim. Paraşol diye bir kelime yükseldi bilinçaltımdan; Oktay Rifat’ta, Kemal Tahir’de geçiyordu; tek atlı, üstü kapalı, yanları açık arabaydı, faytondan daha lüks değildi, ama ses yapısı ve dolaşımdaki kıtlığı onu fazlasıyla lüks, faytonun fevkinde gösteriyordu, bu da hikâyem için uygundu. Brecht açısından eksik bir şey hâlâ vardı: Parkın erkek egemen yapısını ve sınıfsal kimliğini kendince karşılayabilmeliydi paraşol. Üç kız bindirdim. Giyimli kuşamlıydılar. Bakımlı. Güzel. Beyaz. Her öğlen saat üçte parkın önünden kardeş kardeş geçirttim. Ellerine ciltli, şömizli kitaplar verdim, okumadıklarını söylemeyi de unutmayacaktım. Yazmak için vakit tamamdı.

O sıralar –yirmi yılı geçmiştir- Adalet Ağaoğlu’ndan deneme okuyorum, hatırlanmayan bir kelime için kitapları nasıl indirip indirip yığdığını anlatıyordu, bu kelime “pembe” gibi çok masum, çok bol bir şey de olabilirdi. Yoksa notları arasından “pembe” çıkmıştı da, onu neden not ettiğini hatırlayamaması mı yazarı hayrette bırakmıştı? Bu muydu anlattığı –geçmiş gün.

Notların sürprizlere açık olduğunu, yazılmamış hikâyenin notlarından yepyeni bir hikâyenin doğabileceğini söylemiştim. Hatta bu not başka bir yazarın notu da olabilir. Ağaoğlu’nun not ettiği halde galiba kullanmadığı kelime benim işime yarayabilirdi örneğin. “Pembe”, Picasso’nun “Avignonlu Kızlar” tablosunu getirdi aklıma; beş kız her akşam saat beşte pembeler giyinmiş olarak ve kübist bir parçalanmışlık içinde parkın önünden geçeceklerdi. Hikâyenin adını da koydum hemen: “Paraşolün Pembe Kızları”. İnanır mısınız, tamlığına inandığım halde hâlâ yazılmayı bekliyor bu hikâye. Şimdi mi tamamlandı yoksa? Öyleyse geciktirmeden ve tamamlanma sürecini de katarak yazmalı.       

İlk hikâyem “Mustafa’nın Karesi” yayımlanır yayımlanmaz (“Yansıma”, Temmuz 1972) hikâye etmek istediğim bir konu oldu: kitap yasaklamak. Devletin demirbaş bilirkişileri vardı, önlerine konulan hemen her kitap için yasaklansın diyorlardı. Dendi mi dendi “örgütsel doküman” adını alıp bomba muamelesi görüyordu kitap, sahibini süründürüyordu. Durum buydu ama bunu yazmak istemiyordum. Konuyu iktidar üzerinden işlemekti niyetim. Ve kitapla da sınırlamıyordum. Kitap yasaklamakla dil, kıyafet, mezhep vb. yasaklamak arasında fark yoktu. Dahası tarihin ilk iktidarından beri de yasaklar iktidarların silahıydı. Yasağı kitapla, dille yahut mezheple simgelemek onu belli bir döneme, belli bir iktidara indirgemek olacaktı. Parçaları kucaklayan hem de bütün iktidarları öfkelendiren bir simge/metafor bulmalıydı. Kırk yıl geçti, hâlâ ilk günkü yerimdeyim. Bir adam: muhalif, eylemci, asi üzerinden durum temsil edilebilir. Her dönemde vardır böyle adamlar. Ama aynı adamlar mıdır? Ortak yanlarının simge adama yüklenmesi ve bunun da inandırıcı olması şart. Yapacağıma inanayım yazacağım bu hikâyeyi. Denemeye düşme ihtimali elbette, belki bu korkuyla hiç dokunmadım bugüne değin çekirdeğe; ama göze alınmalı bazı şeyler, galiba artık alıyorum da.

Benim hikâye kitaplarım farklı konularda hikâyeler toplamıdır. Tek bir konu etrafında çalışmak kısmet olmadı, ama isterim. Cem Sultan’ın hayatı, hele ağabeyi Bayezid’le yaşadığı gerilim pek trajiktir, dokunur bana. Bunun etrafında olabilir mesela. Ta Fatih döneminden alınır konu, taraflar belirlenir, çatışma kurulur, iki kardeşin mücadelesine gelinir. Hikâyelerle. Ancak romanlaştırılmadan. Roman, zihnine girilen kişi için kurgulanmakta sanırım. Oysa ben –Cem’den taraf olmama rağmen- dönemin önde gelen her kişisinin haklı olabileceğini düşünüyorum. Henüz hiçbir hazırlığım yok; ama olur da yazarsam her hikâyeyi bir kişinin adıyla adlandırıp onun etrafında kurgularım herhalde. Şunlar gibi: II. Murad, Fatih, Çandarlı Halil Paşa, Zağanos Paşa, Gedik Ahmet Paşa, Karamanlı Mehmed Paşa, Korkut, Bayezid, Cem…

Didaktik metinleri daha kolay yazıyorum. Hazırlığım, nottan çok kaynak ağırlıklı oluyor, bunu da boğulma noktasına vardırmıyorum. Böyleyken, hikâye etme aşamasında yarım bıraktığım hikâyem şu anda yok, ama Abdülhak Şinasi Hisar’la ilgili bir çalışmam yarım –hanidir. Abdülhak Şinasi Hisar’ın Ali Nizamî Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği adlı eserini roman-öykü bağlamında irdelemeye çalışıyordum. Bir kısası bir de uzunu vardı hikâyenin, konuşulmaya çok elverişliydi. Ercan Yılmaz’ın “Ada” dergisi için hazırlıyordum, dergi yayınına son verince yazı da kaldığı yerde bırakıldı. Yaz(a)mamak böyle basit bir nedenle de olabiliyor bazen.

Son olarak da bir inceleme hayalimden söz edeyim: Ömer Seyfettin’in bütün yazdıklarını: şiir, hikâye ve düz yazılarını “kimlik” açısından okumuş ve kronolojik disiplin içinde değerlendirmeye çalışmıştım. Benzerini, bir başka referans hikâyecimiz olan Memduh Şevket Esendal için “meslek” açısından yapmak isterim.

Tabii ki ömrümüz izin verirse!

Hece,  Sayı: 189, Eylül 2012

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....