Menü
CEMİL MERİÇ VE DÜŞÜNCE DÜNYASI  Hece, Sayı: 157 -Cemil Meriç Özel Sayısı- Ocak 2010
Hece Yazıları • CEMİL MERİÇ VE DÜŞÜNCE DÜNYASI  Hece, Sayı: 157 -Cemil Meriç Özel Sayısı- Ocak 2010

CEMİL MERİÇ VE DÜŞÜNCE DÜNYASI  Hece, Sayı: 157 -Cemil Meriç Özel Sayısı- Ocak 2010

 

 

 

12 Aralık 1916. Reyhaniye. Doğum, Kuran-ı Kerim’e kaydedilir: Hüseyin Cemil. Babasının dedesi Dimetoka’da müftü. Babasının babası tüccardan. İki oğlu var: Biri İttihat Terakki döneminde Dörtyol’da kolağasıdır; diğeri –ki Hüseyin Cemil’in babası olacak sonra- Dimetoka’da hâkim. Az konuşur, dürüstlüğü ile bilinir bir zat. Erkenden hacca gider. Evliliği sonra ve akrabadan Zeynep Ziynet Hanım’ladır. İki kızları olur. 1912’de sancılı yıllarla önce Edirne’ye, sonra Tırnova’ya geçer aile, Tırnova’nın Bulgarlarca basılmasıyla İstanbul’a, oradan da bir ay içinde Dörtyol’daki amcanın yakınlarına göç eder. Hüseyin Cemil Reyhaniye’de doğar, ama okul hayatı ağırlıklı olarak Antakya’da geçer. Akraba yanlarında kalır.[1]

Mondros Mütarekesi’nden sonra Suriye’yi mandası altına alır Fransa, 1936’da Antakya ve yöresinde İskenderun Sancağı adıyla muhtar bir yönetim kurar; sorunlar üzerine Milletler Cemiyeti devreye girer; 1938’de içişlerinde bağımsız, dışişlerinde ve mali işlerde Suriye’ye bağımlı, toprak bütünlüğü ise Fransa ile Türkiye’nin güvencesinde olan Hatay Cumhuriyeti kurulur. Resmi dili Türkçe, ikinci dili Fransızcadır. Arapça eğitim veren okullar da Arapça eğitimlerini sürdürür. Ne ki sorunlar yine bitmez, Hatay Millet Meclisi, sorunları, yaklaşan II. Dünya Savaşı yüzünden Fransa’nın ısrarcı olamayacağı hesabıyla, henüz bir yılını doldurmamışken 1939’da Türkiye’ye katılma kararı alarak bitirir, çözer.[2]  

Hüseyin Cemil’in Cemil Meriç olmasında Türkiye’nin başka bir bölgesinde rastlanmayan bu siyasal hareketlilik etkilidir sanırım. Dahası etnik ve dini mozaik de çok renklidir: Türk, Ermeni, Yahudi, Süryani, Rum, Çerkez, Arap, Kürt, Gürcü; Alevi, Sünni; Nusayri, Maruni; Ortodoks, Katolik… Ümit Meriç’e referansla, “Müslüman Arapların ortasında Fransız kültürüyle yetiş(ir)” Cemil Meriç.[3]

Okumayı Mehmet Emin Yurdakul’un 1915’te çıkan Türk Sazı’nı heceleyerek öğrenir. Evlerinde Nabi’nin, Fuzuli’nin, Nedim’in divanları, Namık Kemal’in Akif Bey’i, Cezmi’si vardır, onlara gömülür. Okulu, üçüncü sınıftan sonra Fransızca dersleri okutulan bir okuldur, Türkçe, Kur’an ve hüsnühat ve Fransızca dersleri görür. On bir yaşına geldiğinde kitapçıdan kitap almaya, kitap kiralamaya başlamıştır. Xavier de Montépin’i, Alexandre Dumas’yı, Suç ve Ceza’nın tiyatro haline getirilmiş baskısını, Sefiller’i ve liseli bir ağbi tarafından “sosyal içerikli kitap” diye önerilen Safahat’ı okur. Hele Suç ve Ceza’yı “saatlerce harıl harıl çalışır”.[4]

Ortaokul ve lisede her biri nevi şahsına münhasır hocaları olur. Sözgelimi Lâmi Bey tarih ve mitoloji okutur, yazmaya da yöneltir talebeyi. Ömer Hilmi’ye benzemez, Ömer Hilmi “şiirle uğraşmanın felakete sürükleyeceğini” anlatır boyuna. Ali İlmi Fâni, şair. Aruza hâkim. Tam bir “Şark”. İnanması zor, vatanından uzaklaştırılmış bir yüzellilik. Memduh Selim ise “II. Meşrutiyet’in Avrupalılaşmış bir mekteplisi”. Mülkiye mezunu. “Fransızca, Ermenice ve galiba Kürtçe bil(ir).” “Abdullah Cevdet’in (de) rahle-yi tedrisinden geçmiş” çetin ve gayet ciddi bir adam. Noktalamaya, satır başlarına titiz, öyle ki kompozisyon kâğıdına mürekkep damlamış olmasını bile affetmez, not kırar. Mahmut Ali tarih hocası. Don Kişot’a, bazen de Sirano’ya benzer bir “söz virtüözü”.[5]

Lisede Türkçe, Arapça ve tarih dışında bütün dersler Fransızcadır. Mösyö Moity, “phraséologie” üzerinde durur en çok. “Tatbiki gramer.” Kompozisyona hazırlık. “İki kelime verilir ve en az yirmi kelimelik cümle kurdurtulur.” Cemil Meriç yazıya kabiliyetini geliştirir. Lise birde Hugo’nun Légende des Siécles’ini, ikide Chateaubriand’in Atala, René ve Le Dernier des Abincérages’ını, üçte Lanson’un Edebiyat Tarihi’ni, ayrıca klasikleri: Moliére, Corneille, Racine… okurlar. Fransızca hocası Bazantay’dır, edebiyat doktorudur; öğrencisinin on on beş sayfalık kompozisyon ödevine hem en iyi numarayı vermiş hem de kenarlara “‘gevezelik, konu ile alakası yok, uyuyor musunuz’ gibi iltifatlar döktürmüş(tür).” Cemil Meriç şöyle yazacaktır sonra: “Anladım ki aklına geleni yazmak yazı yazmak değildir.”[6]

Mesut Fâni Fransa’ya kaçmak zorunda kalmış bir mutasarrıf. On beş yıldır Paris’te. “Sorbon’dan yeni gelmiş bir hukuk doktoru.” Farsçası çok iyi. Köprülü’nün edebiyat tarihini okutur, okutmakla kalmaz, “Şiir nedir, edebiyat nedir gibi ömür törpüleyici sualler sor(ar)” talebeye. On birinci sınıfta, tarih hocası olur Cemil Meriç’in. Fransız İhtilali’ni İsaac Mallet’den anlatır. On ikide felsefeye girer. En azından beş altı felsefe kitabından söz edilir sınıfta. Cemil Meriç’teki izler şöyle: “Sanıyorum ki Mesut Bey’den tek öğrendiğim, bu bibliyografya zenginliği ve her filozofun hakikati kendine göre ele aldığının şuuruna varıştır.”[7]

Cemil Meriç’in okul dışı hayatı hemen hep evde ve kitaplarla geçer. Okumayı erken öğrenir ama öğrenir öğrenmez de “dört derece miyop gözlükle tanışır”. Ayrıca, “şalvarlı ve poturlu kasaba çocukları(nca)” yadırganır. Babası, “çeşitli nikbetler yüzünden hayata küsmüş eski bir yargıç”, annesi “bu yabani dünyada aşinası olmayan hasta bir kadıncağız. Silik, mızmız.” Kasaba çocukları ise “korkunç”. Şöyle ki: “Bol bol dayak yiyor, hep hakarete uğruyorum. Şikâyet edeceğim kimse yok. Mektep bahçesinde çocuklar oynuyor, ben yine yalnızım ve yabancıyım. Yabancı, yani düşman. Dilim başka ve gözlüklerim var. Kendimden utanıyorum.” İtilip kakıldığını, “düşman bir dünyada dostsuz büyü(düğünü)” düşünür Cemil Meriç: “[İ]ster istemez kitaplara kaçıyorum. Yani düşünceye ve edebiyata hür bir tercih sonunda yönelmiyorum. Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım.”[8]

Arkadaş ve entelektüel çevresinin çeşitlenişiyle de bu “inşa” etkilenmiş olmalı. Tarık Mümtaz yüzelliliklerden. İslâmî Sosyalizme Doğru adında bir risalesi var. Şam’da “Musavver Sahra” adında bir dergi çıkarır önce. Sonra “manda hükümetinin naşir-i efkârı olan ‘Antakya’” adında gazete. Daha sonra Türkçe “Karagöz”. Tarık Mümtaz “sığ” biridir aslında, ne ki Cemil Meriç, “bıyıkları terlememiş bir taşra delikanlısı” olarak “lüzumundan fazla bilgili ve geniş ihatalı bir maceracı” görür onu, “Karagöz”de “Fırsat Yoksulu” mahlasıyla şiirler yazar, dahası Tarık Mümtaz’ın Türk Antakya’da Dört Baykuş Ötüyor başlıklı yayınına bir hicviye ile destek verir. Cemil Meriç on birinci sınıftadır, “dört baykuş” da kendisini en çok koruyan hocalarıdır. Neden böyle yaptığını sorduklarında, “Bana dostluk yaptınız ama ülkeme düşmansınız!” der. Ardından Halep Konsolosluğu’na çağrılır Cemil Meriç, Tarık Mümtaz’ın Atatürk’e suikast yapan grup içinde olduğu söylenir, kendisiyle dolaşmaması tavsiye edilir. Buna dediği de önemli: “Tarık hakkında söyledikleriniz tamamen yanlıştır, iyi günlerinde yanında olduğum bir insanı, iftiraya uğradığı zaman bırakamam.” Bu cevap Mülkiye’ye gönderilmesine engel olur. Aynı yıl lise on iki yıla çıkarılır, birinci bölüm bakaloryayı almışken ikincisi de mecbur edilir. İstanbul’a gelir, ilk gelişidir, on ikinci sınıfı bir süre Pertevniyal Lisesi’nde okur, döner, liseyi Antakya’da tamamlar.[9]    

“On sekiz yaşın tecessüsü” ile her şeye el atar: Buchner, Madde ve Kuvvet, Marx, Engels, Kapital, Anti Dühring, Nâzım, Freud, İlyada, Odise, André Gide, Ahmet Mithat, Süleyman Nazif, Refik Halid ki o yıllar Halep’te sürgündedir, Balzac… Petevniyal’de İhsan Kongar, Nurullah Ataç, Keysa İdalı hocaları olur. Kerim Sadi’yle tanışır İstanbul’da, Nâzım’ı görür, Kemal Sülker zaten hemşerisidir.[10]

Dönüşünde, sırayla, ilkokul öğretmenliği, Tercüme Bürosu’nda başkan yardımcılığı, nahiye müdürlüğü, yeniden öğretmenlik yapar. Hepsi de kısa sürelidir. Gelgelelim 1939 Nisan’ında bir sabah evi polisçe aranır, kendisi ve kitapları götürülür. Nezaret. Hapishane. Mahkeme. Üç buçuk ay sürer tutukluluğu.[11] Hiç kem küm etmez, hocalarına ve Halep Konsolosu’na cevabı kadar tok, “Marksist’im!” der mahkemede.

Yirmi dört yıl sonra, 24 Ocak 1963’te, bu haykırışın, “ümitsizlikten doğan bir isyan, bir nevi meydan okuyuş” olduğunu, “yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı”ndan kaynaklandığını yazacaktır ve şunları: “Marksist’im dediği zaman tek işçinin elini sıkmış değildi. Sadece namuslu olmak, korktuğu için sustu dedirtmemek istiyordu.”[12]

Cemil Meriç’in hayatı az çalkantılı değil. Buna bir de irsi göz zafiyetini ekleyiniz: Dört derece miyop olan gözleri ortaokulda on dereceye, 1953’te on iki buçuğa çıkar, fazla olarak hipermetropi. 1954’te, “otuz sekiz yaşında iken gözlerini ebediyen kaybed(er)”. Paris de açamaz. “Ben göremedim Paris’i. (…) Paris evde yoktu. Ben rüyada gördüm Paris’i. Gülümsedi ve kayboldu.”[13]

Bir ek daha: Şapka devrimi Türkiye’den 14, harf devrimi 11 yıl sonra uygulanır Hatay’da. Eğitim ve yazışma 1939 yılına kadar eski yazı iledir. Tarikatlar, tekkeler açıktır. Kanunlar Osmanlı. Memurlar Şam’dan, Halep’ten gelmiş Araplar. Üretilen meyve ve sebzenin pazarı da Suriye’dir.[14]

Cemil Meriç, Mustafa Armağan’dan ödünç aldığım ifadeyle, “Türk Standartları tezgâhından geçmemiş” bir isim; düşünce dünyasının bu “ideolojik propagandadan azade” hayattan fazlasıyla izler taşıdığını düşünüyorum.

Cemil Meriç ağırlık edebiyat, felsefe, tarih, sosyoloji, siyaset olmak üzere sosyal bilimlerin hemen her alanında yazdı. Fransızca, Arapça, Farsça’yı erken, İngilizceyi daha geç ve iki aşamada öğrendi –ikincisinde ellisindeydi. Hepsine, çeviri yapacak kadar hâkimdi;[15] öncelik Fransız edebiyatı ve düşüncesi olsa da alanını genişletmekten korkmuyor, literatüre doğrudan uzanıyor, zirveden zirveye büyük bir hürriyet içinde koşuyordu.

Deneme Fransa’da ve Montaigne ile doğar. Rönesans türüdür. Doğallayın düşünceye ve tartışmaya odaklıdır. O kerte de özneldir. “Düşünce şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bir bütündür” Cemil Meriç için. “Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir?” diye sorar.[16] Düşünceyi şu bu diye ayırmadığını da her fırsatta yineler: “Ben herhangi bir tarikatın sözcüsü değilim. Yani ilan edecek hazır bir formülüm yok. Derslerimde de, konuşmalarımda da tekrarladığım ve darağacına kadar tekrarlayacağım tek hakikat: her düşünceye saygı.”[17] Gerek kısa gerek uzun bütün çalışmalarında denemeyi yeğler Cemil Meriç, bunu da şöyle açıklar: “Üzerinde rahatça kalem oynatacağım tek saha kalıyordu: deneme. Denemenin belli bir muhtevası yok. Her edebi nevi kucaklayacak kadar geniş, rahat ve seyyal Kalıplaşmamış olduğu için çekici.”[18] Şu sözlerinde de hem düşünür olarak metodu var hem insan olarak denemeyle nasıl hemhâl olduğu: “İmzamı taşıyan her yazıda ben yaşıyorum. (…) Bir Balzac’ın, bir İbn Haldun’un, bir Makyavel’in arkasına gizleniyorum, kendimi yaşıyorum onlarda. Kendi öfkelerimi, kendi ümitlerimi, kendi ümitsizliklerimi. İşlediğim türe insanı getirdim, yaralı bir çağın insanını.”[19]

Gerçekten “yaralı bir çağ”dır çağ. Hele Türkiye için. 1826’dan, yani Batı’yla ilişkiye girildikten sonra başlamıştır sancı: “1826 Devlet-i Aliye’nin intihar tarihidir. (…) Türk insanının sesini duyuran yeni bir sınıf çıktı: Müstağripler. Bunlar kendi ülkelerinden ve mukaddeslerinden ve mazilerinden kopmuşlardır. Bu bedbahtlar için Türk’e ve İslam’a ait her değer bir suçtur.”[20] Bunun üzerinde durur Cemil Meriç. Süreci kurcalar ısrarla. Tarafları karşılaştırır: “Batı’nın üstünlüğü ilmi zihniyetinden ve tecrübi metodundan ileri geliyor. Aynı zihniyet ve metotla kendimizi incelersek görürüz ki, bizim müfekkiremiz; ahlaki, siyasi ve içtimai inançlarımız tamamı ile dinimizden geliyor.”[21] İstiareden yararlanır: “Londra’da zaman, saatin yelkovanına bağlıdır, bizde akrebine. Çünkü biz tarımla uğraşıyoruz, onlar ticaretle.”[22] Akıllar arasındaki farka da değinir: “[İ]slam ülkeleri, belki de, Batı’dan daha çok akılcıdırlar. Kapitalizme girmemişlerdir, çünkü onlardaki rasyonalite eşyalaşma değildir. Eşyalaşmanın ferman dinlettiği dünya, Calvin’in kaderci dünyası, yani kapitalist Avrupa’dır.”[23] Dinin kutuplardaki yerlerine dair dedikleri de şöyle: “Din, Avrupa için bir afyondur, bütün ideolojiler gibi. Avrupa’nın tarihi, bir sınıf kavgası tarihidir. Osmanlı için şuurdur din, tesanüttür, sevgidir. Osmanlı toplumu insan haysiyetine ve inanç birliğine dayanır.”[24]

Osmanlı’yı hiç eksiksiz mi bulur Cemil Meriç? Hayır. “Düşünmek, insan üzerinde düşünmek mutlaka yasak bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur.” Osmanlı düşünmemiştir. “Zaten demokrasi ile liberalizm yasak bölgeleri kaldırmak manasına gelir” düşünmenin yolunu açar. Osmanlı’da ise “bütün insan hayatını düzenlemeye kalkış(an)” dindir: “İçki içmeyeceksin, domuz yemeyeceksin, zina yapmayacaksın.” Uyulmamıştır ama: “Osmanlı bunların hepsini yaptı. Ama gizlenerek, korkarak ve şuuru yaralandıkça yaralandı. Hayır uyuzlaştı. İkiyüzlü bir hayvan oldu Osmanlı. Tanrı’yı ve kulu aldatan bir panayır gözbağcısı. Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua.” Ya bugün? “Biz de böyle değil miyiz? Değişen ne? Herkes Atatürk’e sövüyor ve Atatürkçü. Demokrasiye inanan yok. Herkes demokrat.”[25]

Her ideoloji tamlığına inanır. Ve biricik olduğuna. Cemil Meriç şöyle der: “Herkesin dudaklarında aynı iddia: Benim tuttuğum yol, tarihin akışına uygun olan tek yol. Marksçı da böyle söylüyor, Maurass’cı da, Chamberlain’cı da. Bütün ideolojiler ilme dayandıklarını ileri sürmektedirler. / Bir kelimeyle düşünce, tutkuları meşrulaştırmaya çalışıyor.”[26] Cemil Meriç “tarikat sözcüsü” değil. Fakat, ideolojiler, “siyaset dünyasının haritalarıdır”, onlarsız olunmayacağını da kabul eder: “Haritasız denize açılınır mı?”[27] Galiba, onların, iyiyi de kötüyü de barındırdığına inanır. O kadar ki karşıt ideolojilerden yararlandığı gibi, müspetini gördüğü bir ideolojiyi yere çalmaktan çekinmediği de olur. Osmanlı hakkında çelişik görüşleri böyle okunmalı. Çelişki Cemil Meriç’te değil, Osmanlı’da. Ya da şöyle: Osmanlı bereketli. Her bakışı haklı çıkartacak örneklere sahip.

Çelişkili ifade liberalizm için de geçerli. Liberalizmin, demokrasiyle birlikte düşünceye yol açtığını söyleyen Cemil Meriç, Stirner’den söz ettiği bir sırada sorar: “Devleti Tanrılaştırıyor liberalizm. Bundan daha büyük istibdat olur mu?” Sosyalizm ile komünizmin de “bir nevi içtimai liberalizm’” olduğunu söyler. Alaylı olarak da şunları: “[Ö]zel mülkiyet canımıza okuyormuş. Özel mülkiyet kalktı mı hürriyetimiz tamamlanırmış. İstedikleri bütün insanların yoksul, bütün insanların dilenci olması. İçtimai liberalizmin insanlara vaadi: Cihanşümul dilencilik. (Nitekim siyasi liberalizmin armağanı da cihanşümul kölelik olmuştur.) Her şey herkesin olacakmış. Herkes kim? Toplum. Daima bir tecrit, daima hayali bir varlık, hayali ve ezici.” Eleştirinin gayet ironik olanını da kaçırmaz: “Bu sözde ‘athée’ler gerçekte çok dindar kişiler. Hepsi de, ferdi, mevhum Tanrılar uğruna feda eden tehlikeli birer ütopist.”[28] Cemil Meriç’in “devlet” hakkında dedikleri de, sözgelimi Tanzimat koşulları için, devlet lehinedir, “devletin bekası”ndan yanadır: “İstenilen hürriyetlerin verilmesi gayr-i Müslim teb’anın gizli emellerine hizmet etmek olmaz mı? Siyasi hürriyet demek teb’anın bütün haklardan eşit olarak faydalanması demek. Böyle bir eşitlik, ehliyeti olan herkesin en yüksek makamlara çıkabilmesi demek. Siyasi hürriyet… İyi ama, önce devletin bekası. Bu hedefte birleşiyor muyuz? Vasıtalar üzerinde ayrılsak da beis yok.”[29]

Cemil Meriç’teki çelişik ifadeler bağlamla da ilgili. Sözgelimi Marx hakkında düşünür olarak dedikleri ideolojisi bağlamında dediklerinden farklı: “[M]arksizm bir doktrin olmadan önce bir araştırma yöntemidir. Bir tekke şeyhi değildir Marx. Belli bir çağda, belli bir bölgede yaşamış, her insan gibi, birçok zaafları olan bir düşünce adamı. İnsanlığa en büyük armağanı: diyalektik.”[30] Diyalektiğini de “daha hamleci, daha cesur” bulur. Şu var ki “diyalektik düşünce, hiç kimsenin (de) inhisarında değildir. Tefekkürün tarifidir diyalektik. Herakleitos’tan Hegel’e, Proudhon’dan Weber’e, Sartre’a, Gurvitch’e kadar, düşüncenin bütün fatihleri diyalektikçidirler.”[31] Ama Marx’a verdiği gibi Marksizm’e de hakkını verir Cemil Meriç: “Türk insanı papağan Batıcılıktan gerçek Batıcılığa Marksizm’in sayesinde geçebilmiştir. …bir düşünce devrimi yaratmıştır bizde Marksizm. Avrupa’nın yalancılığına, kapitalizmin sömürüsüne dikkatimizi çekmiştir. (…) Batı’dan icazet almadıkça Batı’yı tenkit edemezdik. Marksizm bize bu icazeti verdi. Yani şuurumuza takılan zincirleri kırdı ve Avrupa büyüsünü bozdu.”[32] Ne ki diyalektiğin Marksizm’e yöneltilmemesinden de şikâyetçidir, bu yapılmadığı için Marksizm’le “ilk temas(ın) birkaç nesli sarhoş etti(ğini)” söyler.[33]   

“Türk insanı Marx’ı ya ahmakça reddetmiştir yahut bir ahir zaman peygamberi kabul etmiştir.” Söz konusu ziyanlığın nedeni ikincisi. Oysa “Marx’ın metodolojisi, aslında İslam’ın metodolojisidir. Hükümlerin zamanla değiştiğini İslamiyet düsturlaştırmıştır.” Hayıflanır Cemal Meriç, ayrıca ahmakça reddedişten uğranılan zararı da belirtir: “Biz Marx’ın hangi hudutlar içinde doğru olduğunu gençlere anlatamadık. Bizim nesil kendi hakikatlerimizi anlatamadı yeni nesle. …düşman (da) bizi sardı.”[34] Ermeni milliyetçileridir, Bulgar ve Sırp komitacılarıdır ilk gelenler. “Truva’nın atı” diye adlandırır Cemil Meriç bunları.[35] Oysa, “bir İslam’ın Marx’tan korkacak hiçbir tarafı yoktur”. Ne yapmalı? “Gafletini telafi etmenin yolu, onları bilmektir. Onlarla diyalog kurmaktır.”[36]    

“Zilletten kurtulmanın yolu (da) haysiyetimizi ispattır. Haysiyet, şuur ve fedakârlık demek. Şuur hiçbir kiliseye bağlanmamak, her vesayeti reddetmek, kapılarını her ışığa açmak demektir. Fedakârlık ise inandığı değerler uğruna her çileyi göze alma, hatta ölümü bile.” Sorar Cemil Meriç: “Bir düşünce adamı Marksçı olabilir mi?” Cevabını da verir: “Konserve hakikatler sunan bir şarlatan değildir Marx. Marksizm tenkittir, şüphedir, araştırma yöntemidir.”[37] Oysa Hüsamettin Arslan’ın mülakatından öğreniyoruz, “Düşünen hiçbir insan tarafsız olamaz” da diyor Cemil Meriç.[38]

“Her düşünceye saygı”yı, “kapıları her ışığa açma”yı –sanırım- Antakya’nın çokkültürlü yapısından,  öğretmenlerinin farklılıklarından, kendi girdili çıktılı hayatından, gözlerinden aldı Cemil Meriç. Hayatın insafsızlığına karşı “kitaplara kaçar”. Sığınır. Emre Kongar, Cemil Meriç için der ki: “Cemil Meriç kalın kaba çizgileriyle fevkalade gururlu, kendisine dâhi diyen, bunu hiç çekinmeden herkesin içinde söyleyen bir kişi idi. Otodidakt olan kişilerin çoğunda bu özellik vardır.”[39] Dil ve üslubunda da görülür bu kişilik.

Fakat Hint’i unutmamak lazım. “O ülke, düşünce hürriyetinin vatanıdır… Hint’ten tesamuhu öğrendim, düşüncenin gökkuşağını bütün renkleriyle sevmeyi öğrendim. Peşin hükümlerin mahpesinden kaçmayı, hakikatin çeşitli yönlerine eğilmeyi, hayatın her tecellisine saygı beslemeyi öğrendim. / Hint bir çağrıdır, güzele, sonsuza, hoşgörüye çağrı.”[40] Hint Edebiyatı yayımlanır 1964’te. “O kitaba harf harf hayatımı işledim. Dört yılım sayfa oldu. Hint rüyalarımla, hicranlarınla benim.”[41]

Hint’in önemini, onu tanımamız gerektiğini de şöyle anlatır: “[Ç]ünkü İslami tefekkürün sertac-ı ibtihacı tasavvuf o ülkeden fışkırdı. Cetlerimiz İslam’ı tanımadan önce Budisttiler. Hint’i tanımak zorundayız. Asya düşüncesinin dayandığı temel, Hint düşüncesidir. Hint’i tanımak zorundayız. İnsanlığın irfan ve idrakine istikamet veren iki yaratıcı millet var: Hint ve Yunan. Biz bu iki ülkenin merkezindeyiz. Akdeniz ile Doğu’nun zifaf yatağı.”[42]

Cemil Meriç –evet- “tarikat sözcüsü” değil. Ama “Düşünen hiçbir insan tarafsız olamaz” da diyor. Tarafsız da değil. Bunca karşıt düşünceyi, ideolojiyi, felsefeyi ve bunların sahiplerini hem eleştirirken hem de her birinden yararlanırken, tarafını nasıl belirlediği, neyi ölçü, neyi merkez aldığı önemli. “İdeolojiye düşmanlık, tek izm’e teslimiyettir” diyor. Yani “obskürantizm’e”. Arkasından –tekrar olacak- şunu: “İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı?” Devamında da neyin ölçü, neyin merkez alınacağı var: “Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru.” Ölçü bu işte. Düşünen adamdan da başkası beklenmez. Şöyle ki ideolojinin olmazsa olmazı slogan’dır. Slogan, yani “savaş çığlığı”. Oysa “Şuurun sesi çığlık değildir. Yabani bağırır; medeni insan konuşur.” Konuşmak da “düşünceye hürriyet, sonsuz hürriyet”le olur. “Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye’nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte en doğru yol.”[43]

Cemil Meriç, kategorize edilebilir bir isim değil. Buna rağmen birbirini tamamlayan iki sual sormak istiyorum. Hayır! Tek sözcüğe indirgemeyeceğim. Sualler etrafında ne söylenebilir? Bunun peşindeyim.

Dindar mıdır Cemil Meriç? Yıl, 1987’dir, Hüsamettin Arslan’a, “Ben daima intihar düşüncesi içinde yaşadım “der, “İntihar beni daüssıla gibi takip etmiştir. Şimdiyse, intihar bile edemeyecek haldeyim. Hayyam’ın dediği gibi bir masal anlattık çağdaşlarımıza ve geçip gideceğiz.” Devamı ise tam Cemil Meriç’ten beklendiği gibi. İçten. Dürüst. Araştırıcı: “Tanrı sorusuna cevap veremem. İnanıyorum da, inanmıyorum da. Bunlar matematik birer realite değil ki. Zaman zaman inandım. Ama ne kadar inanıyorum, bilemiyorum. Eğer Tanrı olmazsa, hayat bir curcuna oluyor, intihar tam bir hal çaresi oluyor o zaman. Camus’nün yaptığı da bu. Ya inanacaksın ya intihar edeceksin. (…) Müslüman’ım, Müslüman bir çevrede doğdum. Ancak ne kadar inanıp inanmadığımın cevabını mahşer günü bilebileceğim.”[44]  

İkinci sual de şu: Sağcı mıdır, solcu mudur Cemil Meriç?

Ahmet Mithat, “son devir muharrirleri(ni), maarif-i garbiyeyi Şark’a ithale çalışan birer müstağrip” olarak görür. Zannım o ki amiyane “sol” da, “sağ” da özünde Kemalist’tir ve ulusalcıdır. Otoriterdir. Yani “müstağrip”. Şöyle ki ikisi de teknolojide modernlikten yanadır. Sadece günlük yaşayış ve inançlarda ayrılırlar: İlki dünyevidir, serbest düşüncelidir; diğeri güya muhafazakâr. Cemil Meriç’in ikisiyle de ilgisi yok. Ama tarifine gerçekten uyan “sol” ve “sağ”la da ilgisi yok. Gerçi iki taraftan da muşta yemiştir: “Ganj kıyılarında vecitle dolaştım, sağ dediler… Saint Simon’la uğraştım iki yıl, çağımız onunla başlıyordu, sol dediler.” Kendisi ise iki taraftan da şikâyetçidir: “[S]ağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogdan kaçıyor, küskün. Ötüken Yayınevi’nin bastığı kitap okunmazmış. Peki siz basın. (…) Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor.” Trajedidir bu, açar: “Sevebileceklerim dilsiz, dilimi konuşanlarla konuşacak lakırdım yok. Yani, dilimle, zevklerimle, heyecanlarımla, yarımla ‘Büyük Doğu’ kadrosundanım. Düşüncelerimle, inançlarımla ‘Yön’e yakınım.”[45]

Ancak yirmi yıl sonra, 80’li yıllarla, 1987’de ölümünden az önce umutlanır: “Bugüne kadar Türk aydınları arasında diyalog kurulamamıştır, ama geleceğe yönelen birtakım teşebbüsler vardır. Mesela ‘Cumhuriyet Ansiklopedisi’, çeşitli ufuklardan gelen aydınlar arasında bir diyalog kurmak arzusundan doğmuştur. ‘Tarih ve Toplum’ dergisi için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Yani, eğilim, aydınların fildişi kuleden çıkıp, düşüncelerini birbirlerine aktarmalarıdır. Gerçekleşmesini canı gönülden istediğim bir rüya bu.”[46]

Cemil Meriç’in düşünce dünyasını bir yazıya sığdırmak hiç şüphesiz eksikli olacaktır –biliyorum. Yazılarını kronolojik sırayla okumak, düşüncelerini aşama aşama tespit ve tasnif etmek, kitapları üzerinde ayrı ayrı durmak gerekir. Benimki kısmen. Kendimce. Ve durduğum yere göre.

Bitirirken, “Yaşasaydı, rüyasının gerçekleşeceğine ‘Hece’yle ve ‘Heceöykü’yle daha fazla inanırdı” demek geliyor içimden. Fazlasıyla mı kendimce olur acaba?

Hece, Sayı: 157 –Cemil Meriç Özel Sayısı- Ocak 2010

 



[1] Ümit Meriç, Babam Cemil Meriç, İletişim, İstanbul, altıncı basım: 2007, 12-17.

[2] http://tr.wikipedia.org/wiki/Hatay_ili, http://tr.wikipedia.org/wiki/Hatay_Cumhuriyeti

[3] Ümit Meriç,a.g.e., s. 11. 

[4] Ümit Meriç,a.g.e., s. 15-17. 

[5] Ümit Meriç,a.g.e., s. 18-19.    

[6] Ümit Meriç,a.g.e., s. 20.    

[7] Ümit Meriç,a.g.e., s. 21.    

[8] Ümit Meriç,a.g.e., s. 14-15.    

[9] Ümit Meriç,a.g.e., s. 22-23, 31-32.    

[10] Ümit Meriç,a.g.e., s. 24-28, 32.    

[11] Ümit Meriç,a.g.e., s. 32-34.    

[12] Cemil Meriç, Mağaradakiler, İletişim, İstanbul, on birinci basım: 2004, s. 279-280.

[13] Cemil Meriç, Jurnal 1 1955-65, İletişim, İstanbul, on dokuzuncu basım: 2009, s. 256.

[14] Arı İnan, Tarihe Tanıklık Edenler, Çağdaş, İstanbul, 1997, s. 225’ten aktaran: Mustafa Armağan, “Cemil Meriç’i Anlamak İçin Bir Ön Deneme”, Doğu Batı, Mayıs-Haziran-Temmuz 2000, Sayı: 11, s. 143-144.

[15] Ümit Meriç,a.g.e., s. 131-132.    

[16] Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim, İstanbul, otuz ikinci basım: 2009, s. 55.

[17] Cemil Meriç, Jurnal 1 1955-65, s. 357.

[18] Cemil Meriç, Mağaradakiler, s. 283-284.

[19] Cemil Meriç, Mağaradakiler, s. 284.

[20] Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, İletişim, İstanbul, 1993, s. 290.

[21] Cemil Meriç, “Batı Çıkmazı”, Hisar, 1972, s. 7-8’den aktaran: Göksal Çetin, Sağ ve Sol Karşısında Cemil Meriç, Artus, İstanbul, 2007, s. 32.

[22] Cemil Meriç, Mağaradakiler, s. 192.

[23] Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, İletişim, İstanbul, on üçüncü basım: 2007, s. 21.

[24] Cemil Meriç, Bu Ülke, s. 179.

[25] Cemil Meriç, Jurnal 1 1955-65, s. 355.

[26] Cemil Meriç, Mağaradakiler, s. 58.

[27] Cemil Meriç, Bu Ülke, s. 95.

[28] Cemil Meriç, Bu Ülke, s. 203-204.

[29] Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, s. 53-54.

[30] Cemil Meriç, Mağaradakiler, s. 231.

[31] Cemil Meriç, Bu Ülke, s. 192.

[32] Cemil Meriç, Mağaradakiler, s. 231-232.

[33] Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, s. 292.  

[34] Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, s. 294.  

[35] Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, s. 260.  

[36] Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, s. 294.  

[37] Cemil Meriç, Mağaradakiler, s. 231-232.

[38] Hüsamettin Arslan, “Cemil Meriç ile Mülakat”, Nesillerin Mirası: Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı, Türkiye Yazarlar Birliği, Ankara, 1986, s. 586-594’ten aktaran: Göksal Çetin, a.g.e.

[39] Ümit Meriç,a.g.e., s. 154.

[40] Cemil Meriç, Bu Ülke, s. 48.

[41] Cemil Meriç, Jurnal 1 1955-65, s. 369.

[42] Cemil Meriç, Jurnal 1 1955-65, s. 150.

[43] Cemil Meriç, Bu Ülke, s. 95-96.

[44] Ümit Meriç,a.g.e., s. 141-142.    

[45] Cemil Meriç, Bu Ülke, s. 56-57.

[46] Cemil Meriç, Bu Ülke, s. 62.

 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....