Menü
1950 KUŞAĞI VE RASİM ÖZDENÖREN  Rasim Özdenören Kitabı, Haz: Ali DURSUN-Turan KARATAŞ, Memur-Sen, Kayseri, 2011
Diğer Yazılar • 1950 KUŞAĞI VE RASİM ÖZDENÖREN  Rasim Özdenören Kitabı, Haz: Ali DURSUN-Turan KARATAŞ, Memur-Sen, Kayseri, 2011

1950 KUŞAĞI VE RASİM ÖZDENÖREN  Rasim Özdenören Kitabı, Haz: Ali DURSUN-Turan KARATAŞ, Memur-Sen, Kayseri, 2011

 

 

 

 

 

19 Nisan 2010 akşamı Sakarya Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği “Ustalara Saygı” programında sunulan metin.

 

Rasim Özdenören’in yayımlanmış ilk öyküsü “Akarsu”dur, Ocak 1957’de Varlık’ta çıkar; ertesi yıl biri yine Varlık’ta çıkan iki öykü gelir. Artış altı yıl aradan sonra ve peş peşe olur. Haftalık Yeni İstiklal gazetesi, aylık Soyut, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinde yer alır bu öyküler. 1980 yılına gelindiğinde de beş Rasim Özdenören kitabı görülür raflarda. Dördü öyküler toplamı: Hastalar ve Işıklar (1967), Çözülme (1973), Çok Sesli Bir Ölüm (1974), Çarpılmışlar (1977); bir de roman: Gül Yetiştiren Adam (1979).

Benim bu kitaplarla karşılaşmam 80’li yıllardadır. Toplumcu gerçekçiliğim, bu gerçeklik içinde çok daha özel bir yer bulur kendine. “Taşra” anahtar kavramımdır artık. Giderek yeni anlamlar alır bende, o kadar ki küçük, büyük her merkezin/iktidarın/otoritenin ötelediği, “öteki” kıldığı her şeyi kapsar adeta. Müslümanlardan arkadaşlar ve dostlar edinirim bu süreçte. Fakat yazarlarından Sezai Karakoç’u biliyorum bir tek, o da elime hasbelkader geçmiş şiir kitabı Sesler ile sadece. Topluca tanımam, bu yolun hemen başında değilse de başlarında oluyor. Salahaddin Şimşek, benden on yaş kadar küçük, Erzurum’da okumuş, Türk Dili ve Edebiyatı’ndan mezun, kitapla haşir neşir, tiyatro ve sinema ile uğraşmış bir kardeşimiz. Ayrıca duyuşuyla olsun, duruşuyla olsun özdeyişleri kadar sağlam. Öykü yazmama saygıdan, belki de yolumu meraktan olacak kitabevime uğruyor sık sık, giderek müdavimler arasına da giriyor. Rasim Özdenören, Alaaddin Özdenören, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Atasoy Müftüoğlu, Erdem Bayazıt dilinden düşürmediği adlar. Sonra Edebiyat dergisi. Nuri Pakdil. Rasim Özdenören’in dört öykü kitabını getiriyor bana. Özdenören’in denemelerinden söz ediyor. Yaşadığımız Günler’i (1985), Ruhun Malzemeleri’ni (1986), Yeniden İnanmak’ı (1987) ediniyorum. Sonrası elbette.

Özdenören’in denemeleri gayet açık, berrak, yol gösterici. Öyküleri öyle değil. Kapalı. Her mekânın, her nesnenin sembol değeri var adeta. Kişiler onlara, onlar kişilere yansıyor gibiler. Her cümle bir şeyin işareti. Diyeceğim, anlaşılmaları için gayret göstermek, çaba harcamak şart. İstenileni yerine getirsem de tadına varmam güç. İlk toplumcu gerçekçiler ve 1950’li yıllarda onları yineleyen Köy Enstitülü yazarlarla beslenmişim. Bunlarda bir süreci sosyo-tarihsel şartları içinde yaşayan insan var. Bir başka grup yazar da Esendal’la ilk Sait Faik’i Orhan Kemal’le buluşturup sosyo-psikolojik bir öykü kurar, insanın topluma yeniden kazandırılmasını öne çıkarırlar –bunlara da aşinayım. Mesafeli durduğum öykücüler bu 1950 Kuşağı’nın Varoluşçuluk’la anılan yazarları. Kentsoylular. Özdenören’in öyküleri bunları hatırlatmakta.   

Akla ilk gelen adlar: Feyyaz Kayacan, Orhan Duru, Ferit Edgü, Demir Özlü, Leyla Erbil, Adnan Özyalçıner… İki dünya savaşından sonra aile, devlet ve Tanrı fikrinden kopar insan. İçine kapanır. Bunalır. Hayata yabancılaşır. “Varlık”ını ve “varoluş”unu sorgular. Kendi “öz”ünü yaratarak “kendi”ni oldurduğunu düşünür. Bunun edebiyata yansıması da olabildiğince özgür yazılmış, biçimci, deneye açık, fakat o rütbe de entelektüel anlatılarla olur. Küredeki ünlüleri: Jean Paul Sartre, Albert Camus, William Faulkner, Franz Kafka… İçerde de Sait Faik’in öyküsü değişir. Sürrealizme açılır. Rüyalar, hayaller, gerçekle hayal arası durumlarla altbilinç dökülür öyküye. 1950 Kuşağı Bunalımcıları hem dışarıdan hem de Sait Faik’in son iki kitabı Son Kuşlarla Alemdağ’da Var Bir Yılan’daki özellikle Panco’lu öykülerden etkilenir. “Dış gerçeklik”i edebiyat dışı görür bu yazarlar. Önemli olan, “iç gerçeklik”tir, insanın iç dünyasıdır. Bu da iyice arı bir sanatı ve elit okuyucuyu gerektirir. 1950 Kuşağı bu yüzden çok özel bir dil yaratır. “Ben” zamiri, bilinç akımı, rüyalar, hatıralar, mektuplar, olaysızlık ya da iyice soyutlanmış az olay, alegori, kara mizah gibi önceki öykücülerden aldıkları her şeyi iç içe, kimileyin sıra gözetmeden kullanırlar. Hatta öyküye fotoğraflar, tebligatlar, haber fotokopileri sokarlar. Sözcükleri öz Türkçeleştirerek, sözdizimini bozarak, cümleyi parçalayarak, yazım ve noktalamayı özelleştirerek dile başkaldırırlar. Özetle, aynı yılların ve aynı koşulların şiir akımı II. Yeni’nin diline benzer dilleri. Soyuttur, simgeseldir, imge yüklüdür.  

Oysa taşrayı anlatır Özdenören. Sonraları İstanbul hatta yurt dışı girse de öykülerine, Maraş ve Malatya gibi uzak Anadolu, yoksul ve orta halli hayatlarıyla öndedir hep. Bir “aile” içinde, bir “ocak” etrafında döner hayat. Bir geleneğe, bir yerleşikliğe işaret edilir böylece. Baba vardır mutlaka, oğul vardır. Fakat oğul ev dışında bir arayış içindedir. Evle bağdaşmaz arayışı. Anne arada kalır. Oğul evliyse eğer, gelin ve çocuk girer öyküye, sıkıntılar katlanır. Yerli olanın tutunamadığı, bir şeylerin çözülme’de, çarpılmışlar’ın meydan almakta olduğu gözlenir.    

Toplumsal yapı sorgulanır kimileyin de. Olup bitenin nedeni toplumsal yapıda aranır, yapı eleştirilir, hatta başkaldırı bile yer yer öne çıkarılır. Bu yanıyla toplumcu gerçekçileri de çağrıştırır Özdenören. Fakat yeni bir yapı önermez; toplumculardan burada ayrılır. Ayrıca Özdenören’deki “dış” gerçeklik “iç” gerçekliğin önüne de geçmez hiçbir zaman; birey bütün kaygı ve sıkıntıları ve arayışları ile yer alır öyküde. Ve egemendir. Ne ki bu birey Varoluşçuların bireyinden de farklıdır. Şöyle ki ”yabancılaşma”, yani bireyin toplum dışına düşüşü, “bir varoluş durumu olarak” öne çıkar Varoluşçularda.  Özdenören ise Anadolu’dan uzaktaki öykülerinde bile taşranın kadim kültürünü bırakmaz. Gelenek, tasavvuf ve din rehberlik eder. Özellikle Denize Açılan Kapı (1983), Kuyu (1999) ve Ansızın Yola Çıkmak’ta (2000) böyledir. Necip Tosun, aileleriyle çatışanların “bağlanma”yı seçerek ruhlarındaki yangını söndürdüklerini söyler. Hışırtı (2000), Toz (2002) ve İmkânsız Öyküler’deki (2009) öykülerinde ise yer yer denemenin, yer yer monologun sularına giren, sürrealizmi ve absürdü göze alan, ya da şöyle: felsefeyi yoklayan bir öykü peşindedir Özdenören.

1950 Kuşağı Varoluşçularını şimdi daha mı çok hatırlatmaktadır? Hayır! Bir kere aralarında temelli bir fark var. 1950 Kuşağı “teist” değil. Martin Heidegger ile Soren Kierkegaard’ın inanca dayalı felsefelerini akla taşıyıp nesnel doğruları öne çıkaran “ateist” filozoflardan etkilendi bu kuşak. Bir modaydı sanırım; nitekim yazarları, bir ikisi dışında, hem de 60’larda ve 70’li yılların başlarında, o civcivli yıllarda makas değiştirip Toplumcu/Toplumsalcı öyküye geçti.  Geçti de –kabul edelim ki- sonraki öykücüler ve günümüzün öykücüleri öyküye ve dile onlarla gelen imkânlardan yararlandılar/yararlanmaktalar.

Hep düşünürüm: Aralarındaki bunca farka rağmen Rasim Özdenören’in dili –elbette Nuri Pakdil’inki de- yapıca da olsa Bunalımcıların diline neden benzer? Şöyle ki sözcükleri öz Türkçe’dir: Ürkünç, bitimsiz, utku, ivme, olgu, gizemsel, gömüt, duyumsamak, yansılanmak, kent, bölmeç, tağ… bunlardan bazıları. Kimileri var ki sık kullanılır: devinim, istem, istenç, erinç, imge, ayrımsamak, uzam, anımsamak... Kimileyin sorunluymuş izlenimi bırakan sözcükler (yaşıyormuşça, anlamamışça, bekliyormuşça, derinlikleştiğini) ve ifadeler de çıkar karşımıza: “…ayıpsınılmamaktadır”, “…oğulları olsa mıydı mıdır?”, “Sular serpişiyordu”, “…birbirinin gereklerine karşılık veren” gibi. Dahası noktalama işaretlerinden vazgeçtiği de olur Özdenören’in. Ki Çarpılmışlar’da böyledir. Noktalamaya uyulmadığı gibi cümle başlarındaki büyük harfler dışında yazıma da uyulmaz. Kimi öyküde (Sedir Yaprağı) anlatım parantezlerle ayrıca iç içeleştirilir.

Bu örneklerin bıraktığı izlenimin iğretilik olduğunu biliyorum. Ancak öykülerde öyle durmazlar. Nurdan Gürbilek, bunu Bilge Karasu’nun öyküleri için söyler. Ne tesadüftür! Birbirini pek seven iki yazarın sahici dünya yaratmakta buluşmaları.

Edebiyat, dil yaratma sanatıdır. Standart dille yapılmaz. Oradan kalkılsa bile dışına çıkmak zorunludur. Özdenören daha da zorunu seçiyor. Çağrışımları zengin, duygusal anlamları geniş sözcüklerden ve anonim ifadelerden yararlanmıyor. Bunu kolaya kaçmak sayıyor. Zannım o ki sözcükler, kendi çağrışımlarını kendi öyküleri içinde yaratsın, oldursun, kendi ifadelerini bulsun, bu isteniyor. Öz Türkçecilik ve ayıkmak, evmek, yolak, bıldır, hezen, savan, ipileşmek, ulam; tummak, alambaç, purluk, hemeninden, tiyek, nahır, mâsere, keh, incoz, dulda, deveme, arasa, bölmeç gibi genel dile girmemiş, halk ağzında veya yerelde kalmış sözcüklere yer veriş bundan. Bu da Rasim Özdenören’i benzersiz kılıyor. 

Farklı düşüncelerden bir grup arkadaşla her ay bir araya gelip bir roman üzerinde konuşuyoruz. Geçen ay Gül Yetiştiren Adam’ı seçtik, otuz yıl aradan sonra yeniden okudum. İlkini hatırlıyorum: Yakın tarihin her şeyi söyle(ye)meyen, fakat susuşuyla bunları fazlasıyla hissettiren bir romanıydı. Öyle okumuştum. Düzene kendi açısından itirazı vardı. İtirazıyla sevmiştim. Yanlış okuma mıydı bu? Değil. Fakat Gül Yetiştiren Adam’ı siyasal anlatı olarak görmüyorum bugün. O da var. Ama o bile çeşitli açılardan okunabiliyor. Sözgelimi yıllar sonra evden dışarı çıkıp torunuyla sabah namazına giden adamın değişim karşısında duyduğu hayret ancak dindarlarca duyulur hayret midir? Keza cübbesiyle, sarığıyla eksiksiz görünen imamın fakat sakalsızlığı ve namazdan sonra da kıyafetinden soyunması dindar olanlara mı söyler söyleyeceğini sadece? Marul tarlalarının bitişiğine bir otel yapılır ilkin. Derenin üstü kapatılır, parke döşenip yola çevrilir. Şehrin kente, kadim kültürün moderne teslim oluşudur bu. İnsanın, yufka ekmeğinin yok oluşu yani. Ritüelden ibarettir şimdi her şey. İmamın kıyafeti gibi üniforma. Bu tek tipleştirme kimi ilgilendirmez, kimin canını yakmaz ki? Bunlar da değil. Bunlar da değil Rasim Özdenören’i yeniden okunur kılan. Bunlar okunur, öğrenilir ve biter. Bitmeyen bir şey var ama. İki ayrı öykü iç içe kurgulanır Gül Yetiştiren Adam’da. Öyküler arasında olay, mekân ilişkisi olmadığı gibi kimilerinin yakınlıklarına rağmen kişiler arasında da doğrudan bir ilişki kurulamaz. Bu ilişkiyi okur kurar kendince. Kurar ve anlam yükler. Rasim Özdenören kumaşın yakasını, kolunu, bedenin ön ve arkasını biçmiş, kalfasına vermiş, ceketin yapılmasını kalfasından bekleyen bir terzi gibidir.

Modern sonrası öykü okura bu güveni duyar. Ademi merkeziyetçidir. Fakat o 1950’li yıllarda –ki tasvirci anlatımın egemen olduğu yıllardır- okura güven duymak kolay anlaşılır, kolay kabul edilir bir tutum değil. Rasim Özdenören okura bugün daha fazla güvenmekte. O kadar ki denemenin, monologun sularına giren, sürrealizmi ve absürdü göze alan, ya da şöyle: felsefeyi yoklayan öyküleri arasına minimalist öyküler de kattı. Yeter ki okuyalım. Duyulan güveni karşılıksız komayalım.  

Rasim Özdenören Kitabı, Haz: Ali Dursun-Turan Karataş, Memur-Sen, Kayseri, 2011

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....