Menü
EDEBİYATTA SAKARYA  14 Kasım 2012
14/28 • EDEBİYATTA SAKARYA  14 Kasım 2012

EDEBİYATTA SAKARYA  14 Kasım 2012

 

 

 

 

 

Sakarya Büyükşehir Belediyesi ile Sakarya Üniversitesi 17-18 Ekim günlerinde SAÜ Kültür ve Kongre Merkezi’nde “Ulusal Türk Edebiyatında Sakarya Sempozyumu”na birlikte ev sahipliği yaptılar. Çeşitli üniversitelerden bildirileriyle gelen kırk kadar akademisyeni misafir ettiler. Ağırladılar. Kolay değildir, başardılar. Hele bir de iki gün içinde üç salonda on bir oturumun gerçekleştirildiği düşünülürse. Ona rağmen hiç aksama olmadı. Düzenleme Kurulu’na, başta Prof. Dr. Engin Yılmaz olmak üzere –sempozyum fikri onundu, Eğitim Fakültesi’ni seferber etmiş, öğrencilerden de ateş gibi bir kadro oluşturmuştu çünkü- ne kadar teşekkür edilse azdır.

Sekiz oturuma katıldım. Oturumlardan altısı ikişer ikişer eş zamanlıydı, haliyle üçüne katılamadım. Hangileri bunlar? “İstiklal Savaşı’nda Sakarya”, “Kuramsal Tartışmalar Işığında Sakarya” ile iki Faik Baysal oturumundan biri. Katılamadığıma üzgünüm. Katıldığım oturumlarda sunulan bildiriler hem doyurucu hem de ilginç ve zariftiler, bu üçünde sunulanlar da öyleydi muhakkak. Bereket ki bildiriler kitaplaştırılacak; tek tesellim bu.   

Bana iltimas geçildi sanırım. Sempozyumun onur konuğuydum; yarım saatlik bir konuşma istenmişti; Vali Sayın Mustafa Büyük’le tamamlanan açış konuşmalarının ardından konuşmamı yaptım. Hayatın merhaleleri vardır; “son merhale bir fasl-ı hazandır”, orada geçmiş de, gelecek de “cümlesi rüya görünür”. O merhaledeyim; fakat bu sempozyum da böyle bir rüya: Güvahi’yle, Cumhuriyet’in, ikisini yakından tanıdığım, şimdi merhum üç usta ismi ile: Sait Faik, Kerim Korcan ve Faik Baysal’la ve hayatta olanlarla birlikteyiz. İnsan bir muamma. Sanat, ta mağara ressamlarından, edebiyat da Homeros’tan beri bu insanın peşinde. Metaforik diliyle bunu kovalıyor. Nedir edebiyat? Edebiyat, edebi dildir. Yani üslup. Ayrıca edep’e/ahlak’a da işaret eder. Ne ki tek boyutlu değildir işaret ettiği. Her yazar, inandığıyla, düşündüğüyle uyumlu kendi ahlakını ve estetiğini yaratır. Bunları dedim. Sonra da edebi kültür içinde yer aldıklarına inandığım hemşerim yazar ve şairlerle ilgili düşüncelerimi söyledim, kimi anılarımı anlattım, şiirlerinden tadımlık örnekler verdim. Beğenildi konuşmam. “Bıraktığı tat”ı oturumlarda dile getirenler oldu. Neyse!

Bu kadarı bile fazlaydı benim için. Öyleyken oturumlardan biri de adımı taşıyordu; yazdıklarım konuşulacaktı. Hakkımda yazılanlara karşı pratiğim vardı ama yüzüme söylenecekler için ne yapacağımı bilmiyordum, yahut şöyle: tam pişmemiştim. Çok hoş! Merakla izliyorsunuz. Heyecanlanıp korkuya kapıldığınız oluyor. Derken bulutlar çözülüyor, güneş görünüyor, seviniyorsunuz. Yrd. Doç. Dr. Bekir İnce’nin, özellikle Doç. Dr. Yılmaz Daşçıoğlu’nun bildirilerinde yaşadım bu meddücezri. Bekir İnce, “Zamansız”daki hikâyelerimden kalkıp bendeki gelenek-modern fikri üzerinde durdu, bunu da aile özlemi ve huzur sembolü çocuk figürüyle, hatta çocukluk dönemiyle örneklendirdi. Daşçıoğlu, “taşra” kavramına ve “yerel” ile “yerli” arasındaki farka değindi ve Sezai Karakoç’un “kasaba edebiyatı” adlandırmasını emanet alıp bunun mümkün olup olmadığını benim üzerimden sordu. İrdeledi. Cevapladı. Köy yüzeyseldir. Kent, karmaşa. İnsanı tam olarak veremezler. Ama kasaba öyle değil. Kasaba ikisine de açık olmakla edebiyat için en uygun mekândır. Adapazarı da böyle bir yerdir. Bunları dedi. Adapazarı insanının bütün çeşitliliği ve zenginliği ile hikâyelerime girdiğini düşünüyor Daşçıoğlu -sağ olsun. Adapazarlılığı bilinçle ve muhalif bir tavır olarak seçtiğimi, bunun da beni ulusala taşıdığını söylüyor. Fakat yereldeki insanda tümel insanı yakaladığıma da dikkat çekiyor. Prof. Dr. Yakup Çelik’in yönettiği oturumun diğer konuşmacısı Dr. Mehmet Gedizli’ydi, o da hikâyelerimdeki yer adları üzerinde durdu.

Evet, bana iltimas geçilmiş. İsterdim ki Kerim Korcan için, Hatice Bilen Buğra için, Nalan Barbarosoğlu için ve genç şairler için de oturumlar olsun, yazdıkları konuşulsun. Bunlar yoktu. Sait Faik ve Faik Baysal ikişer oturumda konuşuldu; ne gereği vardı? demiyorum; ama kimi isimlerin oturum dışı kalmaları bu ikişer oturuma dikkat çekiyordu haliyle. Ayrı oturumlarda konuşulası iki isim: Ayfer Tunç ile Mehmed Niyazi Özdemir ise aynı oturuma alınmışlardı. Gerçi M. Niyazi Özdemir’i çalışan akademisyen oturuma katılmadı, dolayısıyla oturum bölüşülmüş olmadı. Ama baştaki düşünce yanlıştı.   

Kuzum! “Ulusal Türk Edebiyatında Sakarya” başlığındaki “Sakarya” neyi anlatır? Bana, ili anlatır. İl doğumlu yazar ve şairleri, il hayatının edebiyata yansıyışını vb. anlatır. Sakarya havzasını anlatmalı mı? Hele Polatlı civarında verilmiş Sakarya Meydan Savaşı’nı? Anlatacağını sananlar var. Bu mübalağa ve hamaset ile ilin edebiyattaki yeri parlatılmak isteniyor galiba. Gereksiz. Hele içinde “Sakarya” geçen her şiirin, her yazının bizimle ilişkilendirilmesi var ki… Kıymetsiz midirler? Kıymetleri ayrı! Ama Ceyhun Atuf Kansu’nun şiirinin de, Necip Fazıl’ınkinin de bizim ille ilgisi asla mı asla!

Yoksa bütün bildiriler –dediğim gibi- hem doyurucu hem de ilginç ve zariftiler. Akademik olgunluk ve organizasyondaki tamlık görülmüş olacak, sempozyumun periyotlara bağlanması, hatta uluslararası boyuta taşınması bile konuşulur oldu herkesçe. Sempozyumun akla düşürdüğü sorularından biri de bununla ilgiliydi. Yılmaz Daşçıoğlu, bir uluslararası sempozyumun “Türk Edebiyatında Sakarya” gibi küreye göre yerel/ulusal başlık altında olamayacağını düşünüyor, edebiyatın geneline ait bir başlığı şart koşuyordu ki katılırım.

Katılırım da Sakarya ile ulusal edebiyat ekseninde yeni sempozyumları da gereksiz bulmam. Onların yeri de ayrıdır.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....