Menü
TAŞRA  28 Kasım 2012
14/28 • TAŞRA  28 Kasım 2012

TAŞRA  28 Kasım 2012

 

 

 

 

Edebiyatçı tabiatla, toplumla, insanla ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi dile taşıyan insandır. İşi budur. Dil sokak dili değil tabii; onu örnek alsa bile, onu aşar edebiyatçı. Nasıl? Bir stile, üsluba kavuşturur. Kurmacaya katar. Daha doğrusu, hikâye, roman, oyun, ancak böylesi bir dille kurmacalık kazanır. Edebiyat olur.

Bu tanımda coğrafya yok. Kıtadan, bölgeden, şehirden bağımsız bir tanım bu. Avrupa’da yahut Uzak Asya’da ya da New-York’ta geçerli; Afrika, Latin Amerika ve Sidney’de de geçerli. Türkiye’de de geçerli olmalı.

Gelgelelim ülkemiz pratiği beni yalanlar: Önde gelen yazarlar, yayımcılar ve eleştirmenler hep olmuştur. Merkezdirler. Merkezde de otururlar. Ve edebiyat piyasasını yaratırlar. “Taşra” da onların yarattıklarındandır. Gerçi bugün rağbetten düştü sözcük, artık tadı çıkarıla çıkarıla kullanılmıyor. Da kitabın piyasa ekonomisine bırakıldığı günleri yaşıyoruz 80’lerden beri. Merkezle medyanın içli dışlılığını görmeyen mi var! Ya kitap ekleri, TV programları, fuarlar… Nasıl ki modacılar da ne giyeceğimizi belirliyor. Diyeceğim, telaffuz edilmese de “taşra” hâlâ ber-hayat. Tornadan geçiriliyoruz.

Orta Asya Türkçesinde “dışarı” anlamında yön bildiriyor “taşra”. Türkiye Türkçesinde şehrin, özellikle başşehrin dışı/uzağı anlamını da alıyor, deyimleşiyor da: saray dışında görevlendirilenler için “taşra çıkarıldı / taşra gönderildi” deniyor örneğin. Anadolu kırsalı, ücrası değil sadece, sarayın hemence dışı da hafife alınıyor. Vurgu, negatif. Bunu yükleyen kim? Yapan? Merkez. Yaptığı, bal gibi dışlama. Aktüel dille: “ötekileştirme”. Açılımı: Sen bizden değilsin!

Bencillik mi diyelim? Az olur. Alçak dağları ben yarattım, yüksekler zaten vardı kibridir bu. İktidar. Güç. Hâkimiyet. Fakat büyüklük diyemem. Değil. Nedir? Büyüklenme. Sahici bir büyük, tehdit almıyorsa eğer, kullanmasından geçtim, gücünü göstermez bile. Bizim merkezinki, bir yokluğun, yoksunluğun dışavurumu bence.

Merkez? İstanbul. Hakkında ezberler var. Deniyor ki Antik Yunan’da kurulmuş bir şehir. Onca medeniyeti ağırlamış. Hepsinden hatıralı. Osmanlı bu kültürel zenginliği devralmakla kalmıyor, İstanbul’u manen ve maddeten bir daha inşa ediyor adeta, kendi milli, dini ve ilmi merkezi kılıyor. Cumhuriyet, Ankara’yı başşehir yapıyor ama İstanbul’u söndüremiyor. O yine merkezdir. Dahası, buna layıktır; dört bir yandan göç alır çünkü, gelenler burada kaynaşır, ortaya çıkan da –ki “İstanbul Türkçesi”nin böyle çıktığı söylenir- yurdun geneli için model olur. Olmalıdır. Edebiyat için de, kültür sanat için de olmalıdır.

Olmalı mı ya? İstanbul böyleyse eğer, bir kaynaşmayı, yeniden olmayı temsil ediyorsa bile model gösterilmesi en azından dayatmacılık değil midir? Edebiyat, dayatılmaz. Ayrıca, hayatla kurulan ilişkinin üsluplu bir dil üzerinden kurmacaya katılmasıdır edebiyat. Ölçü budur –unutulmaya! Merkezin her şiirine, her hikâyesine bu anlamda kefil olunabilir mi? Garanti verilebilir mi?

Tamam, İstanbul’da tarih, nüfus ve üretim yoğun. Avantajları vardır muhakkak. Buna da amenna! Ama buradan hareketle “taşra” diye negatif bir alan açılmamalı. Sorulacaktır: Ne yani İstanbul’dan ötesi mahrumiyet değil mi? Şiiri eksikli, hikâyesi, romanı az gelişmiş… Haklı olabilirsiniz. Çoğu zayıftır, basittir de belki. Bu söylenmeli elbette. Yazılmış olan, edebi ölçüye vurulmalı. Bu, eleştiridir, edebiyatın da olmazsa olmazıdır. İtirazım eleştiriye değil –yapılmıyor zaten; itirazım edebiyatın merkez-taşra gibi sosyopolitik kategorilere çekilmesine. Alan kaydırılmasına.   

Bereket, iletişim imkânlarının arttığı günümüzde, “taşra”, eskisi kadar kullanılamıyor, öyle ki kullanan gülünç oluyor. Dünyanın öbür ucu da dahil nerede ne yazılıp ne okunuyor, Dersim, Diyarbakır mezrasında bile biliniyor artık. Bu bir imkân. O rütbe de zorluğu var. Dünyanın gerisinde kalınamaz bundan böyle. Umarım her yapılanı onayladığım anlamı çıkarılmaz bundan. Ölçüm yine edebiyat: dil ve üslup kazanmış insani ilişki. Gelgelelim, bu ölçüye çekildiğinde başta merkez sınıfta kalır bugün. Kapitalizmden şehvetle alınan “pratik akıl” tahribatını merkezde yaptı en çok, onu popüler kültüre yozlaştırdı.

Peki “taşra” sözcük olarak hiç mi kullanılmamalı? Ben kullanmıyor muyum? Kullanılmalı ama merkezin vurguladığı gibi değil asla. Tam tersine, o anlam alınmalı, giyinilmeli. Şöyle ki Aleviler taşradır bu ülkede. Kürtler, Çingeneler, gayri Müslimler, eşcinseller… taşradır. Muhalifliğini majestelerinin gözetiminde yapmayan her muhalif, taşradır. Dışlanmışlardır. Evet, ben taşrayım! demek ve dışlayan merkezden, iktidardan ve organizasyonu devletten bunun hesabını sormak.

Negatif vurguyla da kullanırım sözcüğü. Ama merkezin dilini yüklenmem. Bir dış veya uzak coğrafyayı ötelemem. Fakat zihniyetin sınır çizenine deli olurum; edebi kültürü hem kısa hem dar tutar mensupları yahut yerelle yetinirler; “taşra” budur işte, “taşralılık” budur! Gel de kullanma!

Yapılası olan mı?

Hangi kültürlerden beslendiyseniz onu edebi ölçüye göre edebiyata taşıyacaksınız. Ötesi, okurun, eleştirmenin ve tarihin bileceği iş.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....