Menü
NİÇİN ÖYKÜ YAZIYORUM?  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012
Hece Yazıları • NİÇİN ÖYKÜ YAZIYORUM?  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

NİÇİN ÖYKÜ YAZIYORUM?  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

 

 

Allah razı olsun 12 Martçılardan, beni öyküyle onlar buluşturdu. 1971 yılına kadar gözüm tiyatrodan başka bir şey görmüyordu. Çok oyun izlemiş, on kadar oyunda oynamış, on kadar oyunu da sahneye koymuştum. Dahası, AÜ DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okumuştum, mezuniyet tezim “Tiyatro Yönünden Haldun Taner”di, iki yıllık tez süresi içinde Haldun Taner’le de zaman zaman görüşmüştüm.

Vakta ki 12 Mart oldu, askerler Demirel’e muhtıra verdi, Erim hükümeti kuruldu, tutuklamalar başladı, ben de ikisi öğretmen, üçü TİP’li beş azılıyla içeriye alındım. Dört ay bile yatmadım; ancak devleti tanımak için dört saatçik de yeter, bu bilinçle çıktım. Çıktım da dernekçilik, sendikacılık, particilik gibi işlerin bana göre işler olmadığını da fark ettim. Siyasetin dili pek sığdı buralarda. Oysa içlerinde sığ kalacağımı düşünerek TÖS’e (Türkiye Öğretmenler Sendikası) çok geç üye olmuştum ben, hemen beş altı ay sonra da, kimi konuşmalarım gerekçe gösterilerek okuldan alınıp götürülmüştüm. TÖS’te yaşadığım hayal kırıklığını içeride de yaşadım. Örgüt insanlarıyla aramda hiçbir ortaklık yoktu. Siyaseten susabiliyor, siyaseten konuşabiliyorlardı. Giderek herkese küstüm, kabuğuma çekildim, tiyatro kolektif sanat, çok kişiyle yapılıyor, tiyatroyu bıraktım.

Bıraktım da, insana, topluma, tabiata dair diyeceklerim var. Dertlerim. Siyasetten vazgeçmiş değilim. Bunları kendi dilimle söylemek istiyorum. Ama nasıl? Haldun Taner, bir görüşmemizde, iki türün geleceği olduğunu söylemişti. Kabare tiyatrosuyla hikâye idi bunlar. İnsanlar öğle paydoslarında yahut akşamları iş çıkışlarında hem eğlenecekleri hem taşlamalarıyla ferahlayacakları seyirlikler isteyecek, kabareye gideceklerdi. Kadıköylüler de Köprü’ye kadar başlayıp bitirecekleri bir şeyler okuyacaklardı vapurda, bu da hikâyeydi. Romanın hiç şansı yoktu. Bunları hatırladım. Sonra, öykü için bir kâğıt bir kalem yetiyordu, oyuncusu, ışıkçısı, suflörü yoktu, kendinizleydiniz, bu da benim o günkü haletiruhiyeme pek uygundu. Karar verdiğimde daha salınmamıştım, öğrenimim ve üç yıllık öğretmenliğim vardı ama yine de kendi kendime soruyordum: Nasıl yazacağım? Füruzan’ın Parasız Yatılı’sı yeni çıkmıştı, ranza tepelerinde Füruzan’dan dersler çıkardığım dün gibi hatırımda.

Neyi yazacağımda zorlanmadım. Dertlerim, diyeceklerim vardı; Adapazarı’nda oluşmuşlardı. Yaşamıştım, görmüştüm. Ortaokuldaydım, Rezil Dünya ile karşılaştım; baştan on on beş sayfası annemin kızlık mahallesi Tığcılar’ı tasvir ediyordu; adı geçen yerleri, kişileri, anlatılan alışkanlıkları ve ilişkileri yakından biliyordum. Romanla öyküyü hayalin marifetlerinden sayıyordum o güne kadar, Rezil Dünya’nın gerçekliği karşısında şaşırdım. Yazarı Faik Baysal Adapazarlı imiş, öğrenince diğer kitaplarına el attım, gerçekten hakkında yazıldığı gibiydi: Adapazarı’nı ve etrafını anlatıyordu hep. Yaşanılan yer yazılarak da yazar olunabileceği fikrini erkenden edindim böylece, öyküye karar verdiğimde ben de öyle yaptım.

Geriye kalıyor öykülerin nerede yayımlanacakları: Bunu da Tekin Sönmez’in ilk sayısı Ocak 1972’de çıkan dergisi “Yansıma” ile çözdüm. Haziran sayısı Günümüz Türk Hikâyesi Özel Sayısı olacak, yenilerin ürünlerine de yer verilecekmiş, bu notu gördüm; bir diğer notta da ürünleri için cevap isteyenlerin ürünlerine ayrıca iki liralık posta pulu eklemeleri yazıyordu ki yayımlamadıkları ürünlerin hesabını vermeye hazır olduklarını gösteriyordu bu. Ben de hazırdım. “Mustafa’nın Karesi”ni yazdım. Yazdım ve pulla birlikte bir zarfa koyup gönderdim. Temmuz sayısında yayımlandı, arkası geldi.

Niçin öykü yazdığımı değil de öyküyle nasıl buluştuğumu anlatmış gibi oldum. Bende iç içedir bunlar. Beni öyküyle buluşturan şartlar, niçin öykü yazdığımı da açıklar: Büyük siyasete imkân veriyordu öykü. Üstelik bağımsızlığınızı da koruyor, kimseye gebe kalmıyordunuz. Haldun Taner’in beni öyküye, Faik Baysal’ın Adapazarı’na yönlendirdiğini, hele Tekin Sönmez’in notuyla öykünün benim için farz kılındığını tekrar söylemeliyim. Öykü yarışması açmasaydı “Yansıma”, notlarıyla güven uyandırmasaydı öykü yazmaya hiç mi hiç niyetlenmezdim.

Öyküyü seçmemde edebiyatın metaforik dili de etkili olmuştur herhalde. Devletin mutemet bilirkişileri vardı, önlerine sürülen her muhalif ürünün “komünizmi övmek” suçuyla yasaklanmasını istiyorlardı. Düşünce ve ifade hürriyeti laftaydı, Anayasa’daydı. İlginçtir, suçlanıp yasaklananlar didaktik eserlerdi çoğunlukla: inceleme, araştırma vb. Gerçi edebî eserler için de görüş isteniyordu mutemetlerden, onlar da yasaklanmaları için görüş bildiriyordu; ama mahkeme aşamasında sonuç almak her zaman mümkün olmuyordu. Edebî dil, hukukun dik açılı mantığına ve düz diline genellikle galebe çalıyordu. Bu kolay kolay suçlanamayışın payı yok mudur tercihimde?

Peki, büyük siyasete imkân vermiyor muydu roman? Bağımsızlığımızı mı alıyordu? Adapazarı’nı anlatmaya engel miydi? Asla! İşte Sarduvan orada, Rezil Dünya ile yan yanaydı. Dahası romanın dili de metaforikti, suçlanması kolay değildi. Neden öyleyse roman değil de öykü?

Tercihimin arkasında Haldun Taner’in dedikleriyle “Yansıma” var. Ama öyküyle tanıştıktan, sahici bir ilişkiye girdikten sonra aramızda ortaklıklar olduğunu da gördüm. O kadar ki… Nasıl diyeyim? Benim edebî türüm öyküymüş de bunun farkına yeni varıyormuşum gibi.

Şöyle ki yayılmacıdır roman. Anlattığını yayarak, sosyolojik, politik ve kültürel art alanlara bağlayarak yahut kişisel geçmişin, psikolojinin ayrıntılarına girerek anlatır. Uzatır. Ekler yapılabilir romana. Sarduvan’ın, örneğin, sonraki baskıları ilk baskısından farklıdır. Genişletilmiştir. Kemal Tahir de Esir Şehrin İnsanları’nı –biliyorsunuz- yeniden yazdı. Tamam olan hangisidir? İlki ise sonrakilerin adını koyalım; yok, sonuncusu ise öncekilerin neden vaktinden önce çıkarıldığını soralım. Roman yazarları güven vermez bana. Sonracığıma, kibirlidirler. Genelleyemem, ama zannım o ki fiil cümleleriyle yazar, oluş ve durum bildiren fiillerden çok hareket ve iş, kılış bildiren fiilleri severler. Doğallayın iktidarı da. Dili bu uğurda kullanırlar. Erkekçe. Nerden gelir bu? Bakışlarının büyüklüğünden ve genişliğinden olacak. Ben bilirim’cilikten. Oysa derinlik yoktur bu bilgide. Düzeltirim: Görkem öndedir. Yükseklik. Genişlik. Tüketim. Sayfalar, sayfalar… Sayın ki bizim ilin Çiğdem Yaylası’nda kayın ormanıyla karşı karşıyasınız, heyecan basar ya, ürperirsiniz hani. Önemlidir roman.

Ben Esendal’ı severim. Öyküdür o. Alçakgönüllü. Romanını da öyle yazar. Alçaktan uçan bir güvercin gibi. Cümlelerine bakınız: İsim cümlesidir. Yahut kesiktir, üç noktayla bitirilir. Yahut da birbiri içine gayet yumuşak geçişlerle girmiş kısacık kısacıktırlar. Gerekmedikçe fiil kullanmaz Esendal; kullanmak gerektiğinde durum ve oluş bildirenleri tercih eder herhalde. Öyleyken en netameli konular, en çetrefilli meseleler onun kaleminde çiçekten, kelebekten söz ediliyormuş gibi kolaylanır, renklenir. Sayın ki küçük bir saksıda, mor mor menekşelerle karşı karşıyasınız, bu minnacıklara hayret edersiniz ya, nümayişsiz büyüklükleri başınızı döndürür hani. Değerlidir öykü.

Lafı uzatmayı sevmem. Miktarınca sözcükten yanayım. İsterim ki sözcükler anlattıklarının üzerinde şeyler anlatsınlar, bunu da zarif anlatsınlar. Öykü bunu yapıyor işte. Yazıyorsam bundan. Hiç mi lafı uzattığım olmadı? Başlangıçta oldu. İlk yirmi yılda yazdıklarım içinde bugün uzun bulduklarım var. Yahut öyküye sığmayacak bir konuyu işlemem gerekirse… Romanı düşünmüyorum. Romancı mizacım yok benim. Denemeye yatkınım. Yanılıyor olabilirim, ama romanla söylenmek istenen, denemeyle de söylenebilir sanki. Bana öyle gelir.

Öykünün, bağımsızlık mücadelesini seviyorum bir de. Şöyle ki… Bir başka yerde de söyledim: Öykü de roman da aynı geçmişten gelir. İlkin iç içedirler. Gün gelir, romanın kaburga kemiğinden öykü doğar. Doğar da kul köle olmaz. Saçını süpürge etmez. Boccacio’dan beri itaatsizliktir yaptığı. Kısaltır kendini. Daha kısaltır, iyice kısaltır. Olayı, kişiyi azaltır, teke indirir, hatta yok eder. Kronolojiyi dağıtır. Parçaları karıştırmıştır, karmaşadan okutturur. Düşündürür. Uyandırır. İçlendirir. An’da yoğunlaştırılmış koca bir dünyadır bu ve yepyeni: erkek egemen dile karşı –iktidara mı desek acaba?- “öteki”nin ayakta kalma kavgası. Öykünün bu muhalifliğini de seviyorum.

Şöyle de düşünüyorum zaman zaman: Öykü bu mu gerçekten? Yoksa ben mi yakıştırıyorum bunları? Olmaz da değil. Çünkü öykücü olmadığımı fakat kendimi öykücü oldurduğumu da düşünürüm.

Her ne ise, aramızdaki böyle bir ilişki işte.

    Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....