Menü
SADE DİL BAŞKA, ÖZ TÜRKÇE BAŞKA  23 Aralık 2011
Diğer Yazılar • SADE DİL BAŞKA, ÖZ TÜRKÇE BAŞKA  23 Aralık 2011

SADE DİL BAŞKA, ÖZ TÜRKÇE BAŞKA  23 Aralık 2011

 

 

 

 Sakarya Büyükşehir Belediyesi’nin 23 Aralık 2011’de düzenlediği, Hülya Argunşah, Nâzım Hikmet Polat, Mehmet Özdemir ile Mustafa Miyasoğlu’nun konuşmacı olduğu “Ömer Seyfettin ve 100. Yılında ‘Genç Kalemler’” başlıklı panelde sunulan metin.

 

Sözlerime Ömer Seyfettin öyküsü hakkında bir tespitle başlamak istiyorum:

Bizde öykü Ömer Seyfettin’den önce de vardı. Ama öykü Ömer Seyfettin’le sevildi. Edebiyatımızdaki yerini de Ömer Seyfettin’le aldı. Dahası sonraki öykücülerin -1950 Kuşağı Bunalımcıları hariç- hemen kepsinin de referansı yine Ömer Seyfettin’dir. Ne ki bu açık açık söylenmez, bundan kaçınılır. Okur da kaçınır sevgisini dile getirmekten. Nedeni zihinlerimizin gayrıya kapalı oluşudur bence. Bir Müslüman’ın, bir milliyetçinin, bir modernistin pek sevdiği beş on Ömer Seyfettin öyküsü vardır kesin. Ama aynı öyküler değildir bunlar. Her inanç ve düşünce, zannım o ki öteki öykülere soğuktur, ama soğuk durarak koca bir külliyatı daralttığının da farkında değildir. Sanki karıştırılmaktan, yanlış adlandırılmaktan korkmaktadır herkes.

Ömer Seyfettin, ayrıca, bizim dil maceramızı bilince çıkarmış bir isim. Gelgelelim, dil anlayışı da öyküsünün akıbetine uğrar, eksiltilir, hatta çarpıtılır. Ömer Seyfettin’in başlattığı hareket Nurullah Ataç’la amacına ulaşmış gibi gösterilir. Oysa taban tabana zıttır ikisi, nedense bunun üzerinde durulmaz.

Ömer Seyfettin’e göre, dil, milletindir. Millet gerekli görürse ilişkide bulunduğu kültürlerden diline ihtiyaç duyduğu kelimeleri alır, katar. Hiç yabancıymış, ecnebiymiş demez, bundan gocunmaz. Yeter ki kelime yalın, çıplak gelsin, yanı sıra tamlamasını, çoğulunu getirmesin. Çünkü her dilin tamlamaları olsun, çoğulları olsun, kendine özgüdür, dolayısıyla kendi kurallarınca yapılmalıdır. Sözgelimi “mülâzım-ı evvel” (üsteğmen), “mülâzım-ı sânî” (teğmen) ve yine “me’mûrîn-i hükûmet” Türkçe değildir, Arapça kelimelerle Farsçanın kuralına göre yapılmış tamlamalardır. Ama “evvel mülâzım”, “sânî mülâzım” ve “hükümet memurları” Türkçedir. Kelimeler değişmemiş olsa da tamlama Türkçedir, -ler eki Türkçenin çoğul ekidir, bunlar da deyişi Türkçeleştirir, halk da zaten böyle der.

Fakat Türkçeye uygun yapılmış her tamlama da deyişi Türkçeleştirmez. Örneğin “seng-i mezar” (mezar taşı) yabancıdır. Fakat “mezar sengi” de yabancıdır. Çünkü “mülâzım” gibi, “evvel” gibi, “sânî” gibi, “memur” ve “hükümet” gibi dile yerleşmiş, Türkçede yaşayan kelimelerden değildir “seng”, dilimizdeki “taş”ın anlamca tıpatıpıdır. Yani “seng” Farsça tamlama hatırına kullanılmaktadır, tamlamadan vazgeçince “seng”den de vazgeçmek, “mezar taşı” demek gerekir.

Ömer Seyfettin, dilin yabancı tamlamalardan temizlenmesiyle “Türk tecvidi”nin, yani söyleyişinin de canlanacağını düşünür. Verdiği örnekler: “haste-i firkat” ile “düşmen-i din”. Buradaki “haste” ile “düşmen” deyişleri bizim deyişimiz değil. Çünkü “[T]ürkçe kelimeler hafif başlarsa hafif, ağır başlarsa ağır biter”. Bu yüzden Farsçanın “haste”sini “hasta”ya, “düşmen”ini “düşman”a ve yine “pâre”sini “para”ya çevirip Türkçeleştiririz. Fakat örneklerde böyle söylenmiyor; kelimeler geldikleri dilin tamlamaları içinde de ondan. O kadar haklı ki Ömer Seyfettin, “yara” Türkçedir, “hicran yarası” da Türkçedir, ama “yara” Farsça tamlama içinde “yâre-i hicrân”a dönüşüverir.

Özetle, dili kelimeyle tanımlamaz Ömer Seyfettin. Kelime yabancı olabilir, ama dilimize girmiş, halkın ağzına yerleşmiş, dilimizin kurallarına uymuş ise bizimdir, bize aittir, Türkçeleşmiş Türkçedir. O kadar ki böyle bir kelimenin yanında Türkçenin eski, ölmüş yahut uzak coğrafyalardan birinde kullanılmakta olan kelimesi bile yabancı kalır. Bu bağlamda “ateş od’dan, keder kaygu’dan, Allah Çalap’tan daha Türkçedir”.

Tamam, bunlar Ziya Gökalp’ın görüşleri. Hatta içlerinde belki “Türkçü” Mehmet Necip’e ait olanlar da vardır. Ne gam! “Sade dil” ateşi İzmir’de alınmış, Selanik’te Ziya Gökalp’la geliştirilmiş de olsa, bunu “Genç Kalemler”de “Yeni Lisan” adıyla bayraklaştıran, hayatla sınayan, öyküyle buluşturan, Ömer Seyfettin’dir.

Karşılarına Fesahatçilik’le Tasfiyecilik çıkar. Fesahatçiler –ki önde gelenleri Servet-i Fünun’culardır- o Arapça, Farsça tamlamalı ağır dili ve bu dilin şiirini savunurlar. Tasfiyeciler ise –tersine- dilimizi Arapça ve Farsçanın yalnız kurallarından değil kelimelerinden de temizlemek, yerlerine Türkçelerini, gerekirse Doğu Türkçesinden alıp koymak isterler. İkisi de tutmaz. Biri müthiş Batı taklitçisidir; öteki de geçmiş veya uzak Türkçeye uzanmaktadır. Yani her ikisinde de kelimeler, kolektif hafızada yaşamayan kelimelerdir.    

Ömer Seyfettin, Ali Canip’e yazdığı o ünlü 28 Ocak 1911 tarihli mektubunda Tasfiyecilerin bu kelime milliyetçiliğini eleştirir, “Genç Kalemler”deki yine ünlü o “Yeni Lisan” başlıklı ilk yazısında da eleştirisini daha açık yapar: “‘Dernek’in arkasına takılıp ... bundan bir düzine asır evvelki günleri yaşayan kavimdaşlarımızın yanına mı gidelim? Bu bir intihardır!”[1] Ömer Seyfettin’in Dernek’ten kastı –belki hayret edilecektir- Yusuf Akçura’nın gayretiyle 1908 sonunda kurulmuş olan Türk Derneği’dir. Fakat bu milliyetçilik Türk Derneği’yle sınırlı kalmaz; hatta sonradan kurulan –ki içlerinde Yusuf Akçura hep vardır- Türk Yurdu (1911) ve Türk Ocağı (1912) ilk Tasfiyecileri adeta aratır. 40’lı yıllarda Nurullah Ataç’la geldiğini sandığımız Öz Türkçecilik bu milliyetçilerle yerleşir asıl. Kuzey Türklerinin dillerinden yararlanmak da, dahası çocuklara Arapça, Acemce adlar yerine Alp, Gökalp, Oğuz, Turgut, Ertuğrul, Gündüz gibi Türk adları koymak da onlarla başlar.[2]

Cumhuriyet’e “Yeni Lisancılar”ın “temkinli” ama makul ve mantıklı dil anlayışları taşınmalıydı. Öyle olmaz. Cumhuriyet, çağdaş ve laik bir toplum/ulus yaratma projesinin parçası kılar dili. Bunun için de dil politikası olarak Tasfiyecilik’i seçer. Tarihle de güya temellendirir. 1931’de Türk Tarih Kurumu, 1932’de Türk Dil Kurumu kurulur. İlki Mustafa Kemal’in Tarih Tezi’ne yaslanır, ikincisi Güneş-Dil Teorisine. Buna göre, dilde ne kadar Osmanlı hatırası Arapça, Farsça kelime varsa, “hoca, şeyh, dede, pir” gibi dinî unvanların akıbetine uğratılıp hepsine öz Türkçe karşılık bulunacaktır. CHP, Halkevleri, ajans ve radyo ve gazeteler bu işe seferber edilir. 1933’te, içinde “âdâb, âferîn, âfet, âgâh, âhenk” gibi bugün de kullandığımız kelimeler bulunan ilk liste yayımlanır; üç buçuk ay içinde bunlar gibi 1382 kelime seçilir, gelen karşılıklardan 1100 tanesi görevli komisyonca beğenilir, 640’ı da TDK merkezince kabul edilir. 1935’e kadar tam gaz çalışılır, 1935’te Uriel Heid’in adlandırışıyla: “dilsel anarşi” bırakılır.

Atatürk’ten sonra, 1941’de yeniden yükseltilir Öz Türkçecilik. İsmet İnönü cumhurbaşkanıdır, “gerçek bir ulusal dilin yaratılması için … Türk aydınlarını uyaran bir bildiri” yayımlar, bir de örnek nutku olur. Fakat şurası ilginç: Dil meselesi din’den bağımsız yürütülmez yine. Nisan 1928’de Anayasa’nın ikinci maddesinden “Türkiye Devleti’nin dini İslam” ifadesi çıkarılarak başlamıştı her şey, bunu Mayıs’ta Meclis’te Latin harflerinin konuşulması izlemiş, ardından da 9 Ağustos’ta Gazi’nin Sarayburnu nutku ve dil direktifleri gelmiş, 3 Kasım’da da yeni harfler kanunlaşmıştı. Köprülü başkanlığında bir profesörler heyetinin dinde reform önerisi de aynı yıldır –tesadüf müdür? 1929’da okullardan Arapça, Farsça dersleri kaldırılır. 1932’de TDK zuhur eder. Kuran, ezan ve kametin Arapça okunması yasaklanır vesaire, vesaire. İnönü’lü 1941 yılı da, 1925 Şapka ve 1928 Harf Kanunlarına uymayanların cezalarının artırıldığı yıldır. Ayrıca ezan ve kametin Arapça okunması yasaklanmakla da bırakılmaz artık, kanun ihlali sayılır, uymayanlara hapis cezası getirilir. Nurullah Ataç, bu İnönü döneminin dil lideri işte.   

Ömer Seyfettin’in ve arkadaşları Sade Dilcilerin din’le problemleri yoktu. Kelimenin referansı din de olabilirdi, din dışı da. Nasıl ki kökeni de önemli değildi. Cümle Türkçeyse mesele yoktu. Türkçe cümle de fiilleri bizim haber ve dilek kiplerimizle çekilmiş, öğeleri yükleme bizim –i, -e, -de, -den eklerimizle bağlanmış cümle demekti. Nergisî’nin Arapçayla, Farsçayla boğulmuş cümleleri bile bu anlamda Türkçeydi. Yahut şöyle: Yabancı kelimesi bir tarihte yüzde doksan beşlere varmış bir Türkçe, bugün hâlâ ayaktaysa cümlesi korunduğundandır.

Öz Türkçecilerin cümle konusunda bütün titizlikleri devrik cümleden ibarettir. Konuşma dili ile yazı dili arasındaki farkın devrik cümleyle kalkacağı düşünülür. Doğallayın, kelimeleri yaşamayan bir cümle olacaktır bu. Suni. Öyle suni ki, Anadolu toprağında sekiz dokuz asırdır serpilerek gelen dili sarsmaya seksen yıl yetmiştir.    

Öz Türkçecilerin ezberidir: Atatürk devrimlerinin dil devrimini de içine alan bir bütün olduğunu, dolayısıyla dili savunmanın –Öz Türkçeyi elbette- bu devrimleri savunmak anlamı taşıdığını, dahası savunmak gerektiğini söylerler. Oysa Atatürk bir zaman sonra vazgeçmiştir Öz Türkçeden. “Çağataycadan aktarılmış uydurma kelimelerle çatır çatır konuşup göze girmeye çabalayan biçare Kâzım Dirik Paşa’ya, ‘Artık birbirimizi anlayamaz olduk!’ demiş(liği var).” –ki aktaran Ahmet Cevat Emre’dir. Sanki şaka yapıyordur Öz Türkçeciler. Kemal Tahir sorar: “Şaka yapmasalar Atatürk inkılaplarını, Atatürk’ün bizzat reddettiği bir işle müdafaaya kalkarlar mı?”[3]

“Yeni Lisancılar” hayatlarından din’i çıkarmamışlardı. Suçları buydu. Bu bağışlanmaz işte. Örneğin Ömer Seyfettin, “ülkücü”, “milliyetçi” bilinir. Değil midir? Bunu fazlasıyla doğrulayan öyküleri var elbette. Ne ki onlarda bile “din”, “mazi”, “gelenek” ihmal edilmez. Şöyle ki Ömer Seyfettin, “millet” kelimesini -tam da Ziya Gökalp gibi- o eski, ilk “ümmet” anlamını unutmadan kullanır.[4] İşte laik Cumhuriyet bu ayrıntı görülmesin, gizlide kalsın ister. Hatta ne görülsün istiyorsa ona piyasa açar. Sorarım, tarihin cilvesi midir şu ortak kader? Ziya Gökalp’ın eseri “Türkçülüğün Esasları” Latin alfabesiyle ancak Atatürk’ten sonra, 1939’da o da milliyetçi bir grup tarafından yapılabilir. Eserlerinin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından topluca basılması için 1973’ü beklemek gerekecektir.[5] Ömer Seyfettin’in ilk öykülerinden, 1905’te İzmir’de yayımlanan “İlk Namaz”ının inkılap yazısıyla yayımlanışı da, ilk yayımlanışından 58 yıl sonra, 1963’te, Tahir Alangu’nun himmetiyle olur. Onca öyküsü yayımlanır da “İlk Namaz” onca yıl eski yazıda tutulur. Alangu, bu öykünün toplu basımlara alınmamasını dönemin “laiklik” modasıyla açıklar, şöyle de der: “Onun başka hikâyelerinde de bu ‘laikleştirme tuvaleti’ yapılmıştı.” [6]

Sade Dilcileri mübalağa ettiğim sanılmasın. Ne de Öz Türkçeciler için dediklerim kuru iftiradır. Nurullah Ataç’ın vezin ve kafiye ile İstanbul arasında ilgi kuran satırlarıyla sabittir durum: “Büğün aruzla yazılmış, yahut hece vezniyle yazılmış şiirleri niçin sevmiyorsam, birtakım değerleri olduğunu görüp övsem dahi şöyle içimden niçin sevemiyorsam, İstanbul’u da onun için sevemiyorum. Hele uzaktan bakıp sıra sıra minarelerini görmüyor muyum kafiyeli bir şiir okuyormuşum gibi bir tuhaf oluyorum.”[7]

Sözlerimi vaktiyle yazdığım bir yazımın başlığından yararlanarak bitirmek isterim: Din’le problemi olanın dil’le de problemi oluyor.

 

 


[1] Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri/Makaleler 1 [Haz: Hülya Argunşah], Dergâh, İstanbul, 2001, s. 106.

[2] Faik Bulut, İttihat ve Terakki’de Milliyetçilik, Din ve Kadın Tartışmaları/ Cilt I, Su, İstanbul 1999, s.76.

[3] Kemal Tahir, Notlar / Sanat Edebiyat 3 Dil Dosyası, Yayına Hazırlayan: Cengiz Yazoğlu, Bağlam, İstanbul, s. 160, 247-248. 

[4] Bedri Gencer, “Türkiye’de Laikliğin Tarihî Dinamikleri”, Toplum ve Bilim, Bahar 2000, Sayı:84, s.157.

[5] Taha Parla, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, İletişim, İstanbul, 1989, s.118-119.

[6] Tahir Alangu, Ömer Seyfeddin/Ülkücü Bir Yazarın Romanı, May, İstanbul, 1968, s. 44.

[7] Nurullah Ataç, Okuruma Mektuplar-Prospero ile Caliban, Yapı Kredi, İstanbul, Yapı Kredi’de üçüncü basım: 2007, s. 120.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....