Menü
YERLİLİK AÇISINDAN EDEBİYATTA ŞEHİR VE TAŞRA SORUNU  Hece Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Yerlilik Özel Sayısı, Sayı: 162-163-164, Haziran-Temmuz-Ağustos 2010
Hece Yazıları • YERLİLİK AÇISINDAN EDEBİYATTA ŞEHİR VE TAŞRA SORUNU  Hece Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Yerlilik Özel Sayısı, Sayı: 162-163-164, Haziran-Temmuz-Ağustos 2010

YERLİLİK AÇISINDAN EDEBİYATTA ŞEHİR VE TAŞRA SORUNU  Hece Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Yerlilik Özel Sayısı, Sayı: 162-163-164, Haziran-Temmuz-Ağustos 2010

 

 

 

 

Divan şiiri, hakikati mecazda saklı bir şehir şiiridir. Önce tarzıyla şehirlidir. Ayrıca, kaside girişlerinde doğrudan yer verildiği gibi bahariye, ramazaniye, hamamiyelerde de tasvir amacıyla yer verilir şehre.[1] Şehrengiz denilen ve şehri ve şehrin güzellerini anlatan, genellikle mesnevi türünde özel şehir şiirleri de vardır Divan’ın. Din ve tasavvuftan uzak, uzunluğu 150 ila üç bin küsur beyit arasında değişen, aşk ve cinsellik üstüne şakalar da içeren, hatta itirafa yakın duran şiirlerdir bunlar. Şehir de ya payitahttır yahut bir dönem başkentlik de yapmış eski bir kültür ve medeniyet merkezi. En meşhurları, 16. yüzyıl şairlerinden Zâtî’ye, Lamiî’ye ve Azizî’ye ait Edirne, Bursa ve İstanbul şehrengizleridir.[2]    

Nedense “mecazda saklı hakikat” Divan’ın şehir şiirlerinde pek yoktur. Çıplak gerçek de görülmez. Sözgelimi Nef’î’nin (17. yy) Edirne ile başlayan kasidesinde Edirne’nin sadece adı geçer: “Edrene şehri mi bu yâ gülşen-i me’vâ mıdır / Anda kasr-i pâdişâhî cennet-i a’lâ mıdır? // Cenneti görmüş bir âdem var ise gelsin desin / Tarhı anın dahi böyle dilkeş ü ra’nâ mıdır?” Yani ki: Burası Edirne midir, yoksa cennetin gül bahçesi mi? Padişahın köşkü de yoksa cennet-i a’lâ mı? Cenneti görmüş bir âdem var ise gelip söylesin: Cennet çiçeklikleri böyle gönül çekici ve güzel midir?” Tecahülü arifane bir mübalağa baskındır burada. Benzetmeler de basmakalıptır.

Talât Sait Halman, Nedim’in ünlü beytinden medli “Stanbûl”u çıkarıp yerine vezni bozmadan “Ravalpindi”yi koyar: “Bu şehr-i Ravalpindi ki bî misl ü bahâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır.” Eşsiz ve paha biçilemeyen, bir taşına bütün Acemistan feda edilebilen şehir Ravalpindi olur şimdi. Sözler geneldir çünkü. Bu da tasviri “belirsiz ve esnek” kılar.[3] Nedim, “mahallileşme akımı”yla anılır. Doğrudur. İstanbul şairidir. Semtler, sular, mesireler, deyim ve atasözleri yer alır şiirlerinde. Ancak, Tanpınar geçmişe dikkat çeker: “Nedim’de … her şey an’aneden gelir”. Özellikle iki şeyi anar: “[G]erek mahallilik, gerek çapkınca mazmun, Nedim’den çok evvel şiirimizde vardı. Birincisi, şiirimizin İran edebiyatı karşısında hürlük davası olarak vardı.”[4] Dava kazanılmış mıdır? Elbette. Ama Divan’ın “genel söz”  örfü içinde. Onun izin verdiği kadar.

Halman, Ravalpindi işlemini Yahya Kemal’e bile uygular: “Sana dün bir tepeden baktım, aziz Helsinki!” Ayrı tuttuğu şiir var: “Kocamustâpaşa”. Başka şairlerden beğendikleri de olur: İlhan Berk’ten “Galata” ve “Nigârî”, Dağlarca’dan “İstanbul Fetih Destanı”, Orhan Veli’den “İstanbul’u Dinliyorum”, Melisa Gürpınar’dan “İstanbul’un Gözleri Mahmur”. Ret ve kabul gerekçeleri şu satırlarda olmalı: “Şehir şiiri, bir şehrin doğal varlığını, tarihî niteliklerini, efsanelerini, kültürünü, mimarisini, şen ve üzgün yaşantılarını belirli olarak vermelidir. Unsurlar kesin değilse, tema ve söyleyiş, söz konusu edilen yere özgü değilse, şehir şiiri kötü anlamda soyut kalacaktır.” Halman’a göre, “Sis” de şehir şiiri değildir. Çünkü Fikret, “İstanbul’u bir siyasal retorik unsuru gibi kullanmıştır” bu şiirde.[5] Peki, ya İstanbul “Sis”teki gibiyse gerçekten? Ya da şöyle: Şair İstanbul’u öyle görüyorsa? Tartışılır.    

Yahya Kemal, “Bir Başka Tepeden” ile mahallîdir. Yerel. Şiiri İstanbul’la sınırlıdır. Dışına seslenmez. “Kocamustâpaşa” öyle değil. O, yerli. Onda “ücra ve fakir İstanbul” var. Bu İstanbul’u “küçültmeden sever” Yahya Kemal. Tanpınar’dan: “[O]nun fakirleri ve muztaripleri bir cife gibi, bir yara gibi açılmaz…  [Ç]ünkü halkımıza kalbinden ayırarak bakmaz, onları hayatla çarpışan bir polemikten değil, kendi kalplerinde, kendi imanlarında görür. Bu bize mahsus merhamet yani hemhâl oluştur. Bu Müslüman ve Akdeniz medeniyetidir.”[6] Sanat tikel’de tümel’i, yani cüz’î’de küllî’yi vermek ise eğer –ki öyledir- “Kocamustâpaşa” bu hem hem’i ile şiirdir. Hem İstanbul kendini bulur onda hem Akdeniz’in başka şehirleri. Şu tarif rahatlıkla yapılabilir o zaman: Yerelliği aşmış evrenselliğin adıdır yerlilik. Tabii, “Sis” şiiri de gölgelenir şimdi. Şöyle ki “Sis”teki “siyasal retorik” evrensel kabul görebilir, ama aynı kabul içerisi için söylenebilir mi? Mehmet Narlı, şiirdeki nefretin despot iktidara duyulan isyana bağlanışını yetersiz bulur. Öfkenin aslında “bütün bir medeniyete yönel(ik)” olduğuna, bunun ruhsal arka planı üzerinde de durulmadığına dikkat çeker. Kendi sözleriyle: “Doğrusu ‘Sis’ şiirindeki feryat, narsist benliğin kendine duyduğu örtülü düşmanlığın ağırlığı altında çıkan feryada daha çok benzemektedir.”[7]

Servet-i Fünuncular, dönemin siyasal koşullarından bunaldıklarında Yeni Zelanda’ya göç etmek, bu gerçekleşmeyince Manisa’nın sessiz köylerinden Sarı Çam’a yerleşmek kararı alırlar. Sarı Çam da gerçekleşmez. Aşiyan, Fikret’in şehirdeki düşsel mekânıdır, narsisizmini somutlar. Ayrıca, “şehirden hem nefret etmesinin hem de ona egemen olmak isteyişinin bir işareti olarak da düşünülebilir”.[8] Benzer bir sıkışmış aydın tavrı Ömer Seyfettin’de de görülür. 1919’da yazdığı “Memlekete Mektup” adlı öyküsünde, okumuş Malatyalı kahramanının ağzından İstanbul’la taşrayı karşılaştırır: “İstanbulluların zihniyeti bizden çok farklı. Biz son mağlubiyetle, duçar olmak ihtimaline maruz kaldığımız felaketleri, bir an aklımızdan çıkaramadık. Onların dünya umurunda değil.” Meşrutiyet’te Osmanlıcı olan Ömer Seyfettin İstanbul’un işgaliyle Anadolu milliyetçiliğine geçmiştir, dahası göçü bile düşünür: “İlk fırsatta yola çıkıyorum. On beş sene evvel buradan aldığımız ümit, emel, ideal nuru artık sönmüş! Şimdi İstanbul, taşranın nuruna muhtaç. (...) Artık benden mektup bekleme. Kendimi bekle. ...sevgili vatanıma döneceğim. Fakat kalbimde ne derin bir yara ile. Tıpkı hafızasını kaybetmiş bir zavallı gibi!” Aynı yılın öykülerinden “Rüşvet”teki ve “Deve”deki taşra ise, “nuruna muhtaç” olunan değil, kurnazlığından korunulası bir taşradır. “Korkunç Bir Ceza”da da İstanbul’a yerleşmiş taşralı bir aile vardır; çapsızlığı ve ahlak/örf bilmezliği ile çizilir. “Kurbağa Duası”ndaki şu giriş cümlesi de, bir aydın iltifatıdır sanırım: “Taşra âlemi. Yani İstanbul’un dışında geçen hayat, ne hoştur! Bunu ancak yaşayan bilir.”

Aydın, tabiatı da kimileyin şehrin karşısına koyar. Şehir ufak ufak sanayileşmekte, insan ilişkileri zayıflamaktadır çünkü. Sözgelimi Abdülhak Hamit, Sahra’da (1879) bunu yapar. İlk şiir “Hoş-nişînân”da bedevî ile beledî’yi, yani dağlı/taşralı ile şehirliyi karşılaştırır: “Belde halkında görmedim hayfâ, / Gördüğüm ünsü ehl-i vahşette! / Bedevîler sükûn u râhatte; / Sürdüğü daima ganemle [koyun] sefâ. / Beledî muttasıl esîr-i cefâ; / İntiâş [yaşamak, geçinmek] âleminde zulmette! / Biri endişeden aman bulmaz; / Biri endişeye zaman bulmaz.” İkinci şiir “Belde-güzînân”ın özeti ise “Para ma’bûd ve bankalar ma’bed” mısraıdır. Fakat Hâmit’in taşrayı arkalaması geçicidir, “ara nağme” özelliğindedir. Yorgunluğunu dinlendirir dinlendirmez şehre döner şair. Divaneliklerim yahut Belde (1886) bu dönüşün şiirlerini içerir.[9]

Abdülhak Şinasi Hisar taşraya gitmez. Tabiatı şehirde ve eskide arar o. Eski İstanbul. Eski Boğaz. Eski mehtap ve yalılar. Ekolojisttir. Cennetlerini arayan insanları anlatır hikâyelerinde, Hisar da onlara benzer. Dönemden şikâyeti o derece olmalı ki Osmanlı’nın en parlak dönemine uzanmayıp bir ucundan kendisinin de tanık olduğu çöküş dönemine razı olur, o dönemde bile bir olgunluk/yerlilik bulur. Nostalji içindedir.

Peyami Safa ile Sait Faik de yerli olanı şehirde arayanlardan. Peyami Safa yerli olanla olmayanı iki semtle simgeleyip romanının adı yapar: Fatih-Harbiye (1931). Öteki eserlerinde de vardır bu ikilik. Fakat gözü ve gönlü, kötülediği modernden yanadır da. Kızlar, giyimleri, eğitimleri, hayata katılışları ile Batılı hemcinsleri gibi olsun ister. Bunun, ahlakı da dönüştüreceğini görmez. Sait Faik, “Alemdağ’da Var Bir Yılan”da açık açık söyler: “İstanbul çirkin şehir. Pis şehir.” Bir başka öyküsünde, “Söylendim Durdum”da da şöyle: “Bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün kaynaştığı bir şehir.” Ve sorar: “İyi insanları yok mu? Dolu. Ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere. Neredeler?” O iyi insanlar şehrin ya dar gelirli zanaatkârlarıdır yahut şehirdeki taşralılar. Hiç kibirlenmeden, hatta büyük bir saygıyla anlatır Sait Faik Hallaç Baba’yı, Kör Mustafa’yı, Mercan Usta’yı... Simitçi çocuk “patates yüzlü masum”dur Sait Faik’te, sur dışındaki dolgun kalçalı kız “buğday renkli”. Kırlangıç yuvasındaki kadının saçları “ıslak saman rengi” olur. Lüleburgazlı karı kocadan adamın yüzü “toprak rengi”ndedir, kadınınki de “sütlaç gibi buruşuk”tur ve bakıldığında “süt kokusu” duyurur. Karabaşlar “erik lezzetinde” bakar; yağmur sonrasında da, “ayva, muşmula kokusu” gelir burnuna Sait Faik’in. “Bohça” ile “Dülgerbalığının Ölümü” arasında öyle ortaklıklar vardır ki besleme, bohçası eline verildiğinde İstanbul’a gitmiş, dülgerbalığı olmuştur. Her şey o kadar taşradır Sait Faik’te.[10]

Ahmet Hamdi Tanpınar hiçbir eksiltmeye ve abartmaya başvurmaksızın Beş Şehir (1946) anlatır. Eski şehirlerdir. Kültür merkezleridir. Erzurum dışındakiler tarihlerinin bir dönemlerinde ayrıca başkentlik yapmıştır: İstanbul, Ankara, Konya, Bursa. Kaybolup gidene “üzüntü”, gelen yeniye beslenen “iştiyak” iç içedir Tanpınar’da. Güncel ve tarihî anekdotlar, şahsiyetler, ortak hafızanın efsane, masal ve inanışları ele alınarak her şehrin felsefesi çıkarılır. Şehir bir insandır sanki, hikâyesi yazılır. Huzur’da (1949) Nuran İstanbul’dur, İstanbul da Nuran. Mümtaz İstanbul’u da, Boğaz’ı da, eski musikiyi de, Nuran’ı da birbirinden ayrı düşünemez. Şehir, toplumsalın o rütbe kendisi olur Tanpınar’la.

Tanpınar’ın, Divan şiiri için, “İran edebiyatı karşısında hürlük davası vardı” dediği davanın benzeri, Tanzimat’tan sonra Batı karşısında olur. Bunu ilk katıksız duyanların adı önemli: “Edebiyat-ı Cedîde”. Sonraki pek çok hareketin ve yayının adında da “yeni” bulunur: “Yeni Mecmua”, “II. Yeni”, “Yeni Edebiyat”, “Yeni Ortam”, “Yeni Dergi”… İsmail Habib Sevük’ün kitabının adı Türk Teceddüd Edebiyatı Tarihi’dir (1925), Kenan Akyüz’ünki Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi (1963). Yurtta da taşranın merkeze karşı hürlük davası gözlenir. Köy Enstitülü yazarlar başı çeker. Mahmut Makal’ın kitapları “içerden” oluşu vurgular: Bizim Köy (1950), sahiplik üzerine zihin yorar: Memleketin Sahipleri (1954). İdeallerindeki insanlar da Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü’nde (1959) yer alan Irazca Ana’yı çağrıştırır, şehre/düzene başkaldırırlar. Her anlamda tabiat insanıdırlar. Fethi Naci, Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’undaki (1937) Yusuf için Nâzım’ı anar: “Topraktan öğrenip kitapsız bilendir.” Enstitülü yazarlarda da bu böyledir.[11]     

Köy edebiyatı görünüşte “Orda bir köy var uzakta” edebiyatının rövanşını alır. Dahası düzen eleştirisiyle devrimcidir de. Gelgelelim ulusal kalkınmacıdır, eleştirdiği düzeni onaylar bir anlamda. 50’li yıllarla yaygınlaşan eğitim, 60’lı, 70’li yıllarla sonuçlarını verir: Taşra doğumlu yazarlar edebiyata girer. Ama onlar da genelde taşralarını medenileştirilecek yerler olarak görürler. Vahim bir yabancılaşmadır. Ömer Lekesiz, yazarlarımızın doğdukları yerden çok yaşadıkları yeri yazdıklarına, “oralı” değil “oracı” olduklarına dikkat çeker.[12] En az bunun kadar vahim.

“Taşra” dendiğinde akla dar dünyalar, daralmış insanlar gelir. Kitaplarda okuduğu dünyayı görmek isteyen genç kız gibi. Saatler yapılan ülkeyi hayal eden saatçi gibi. Ağanın kızına kapılmış meczup gibi. Karşı arsaya yığılı yağlı kalasları akşama kadar penceresinden seyreden kızcağız gibi. Nurdan Gürbilek, Ahmet Oktay’dan da yardım alarak şöyle diyor: “Yoksunlukla akraba bir sıkıntıdır bu; en iyi taşrada gözlemlenebilecek, en çıplak, en görünür ifadesini taşrada kazanmış bir sıkıntı.” Sonra adını koyar sıkıntının, dahası alanını da genişletir: “Taşra sıkıntısı, adını verelim buna; taşra sözcüğüne yalnızca mekâna ilişkin bir anlam yüklemeden, yalnızca köyü ya da kasabayı kastetmeden, onları da, ama onların ötesinde, şehirde de yaşanabilecek bir deneyimi; bir dışta kalma, bir daralma, bir evde kalma deneyimini, böyle yaşanmış hayatları ifade etmek için.” Yusuf Atılgan, taşra’yı böylesi geniş perspektiften ele alır. Büyük şehir romanı Aylak Adam (1959) ile Bodur Minareden Öte’deki (1960) taşra öyküleri ve yine taşra romanı Anayurt Oteli (1973) hep bu majüskül Taşra’yı anlatır. İlk romandaki C… ile ikinci romandaki Zebercet aynı insanlardır.[13]  

Tanpınar’ın Beş Şehir’inden sonra şehir denemeleri artar. Salah Birsel Kahveler Kitabı’nı (1975), Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu’nu (1976), Boğaziçi Şıngır Mıngır’ı (1979); Mustafa Kutlu Şehir Mektupları’nı (1995), Akasya ve Mandolin’i (1999); Beşir Ayvazoğlu Şehir Fotoğrafları’nı (1995); Rasim Özdenören Kent İlişkileri’ni (1998) yayımlar. İletişim Yayınları’nın “Memleket Kitapları”, Heyamola Yayınevi’nin “Türkiye’nin Kentleri” ve “İstanbul’un Semtleri” dizileri vardır bugün. Taşraya ait olmaları ve “oralı” dille yazılmaları nedeniyle özellikle anılmaları gerekenler: Mitat Enç’in Gaziantep’i anlatan Uzun Çarşının Uluları (1977) adlı kitabı, Ahmet Turan Alkan’ın Sivas’ı anlatan Altıncı Şehir’i (1992), Necati Mert’in Adapazarı’nı anlatan Kapıdan İçeri Girmek’i (1997), Özkan Yalçın’ın Amasya’yı anlatan Yedinci Şehir’i (2001).

Yerli olmasına yerlidir bu taşra kitapları. Anlattıkları yere aittirler. Fazlasıyla mı “oralı”dırlar acaba? Tanıl Bora, Necati Mert’in taşra geneline ait bir başka kitabı Paytonun F’si’ni (1995) taşra’yla “oryantalist” ilişki kuran merkez’e yönelttiği şiddetli eleştirisiyle haklı ve “isabetli” bulur. Fakat taşra’nın sahicilik yüklenerek yüceltildiğini de düşünür. Der ki: “Bu taşra özcülüğü, tabir caizse ‘taşra milliyetçiliği’, bilhassa İstanbul’da odaklanan dışlayıcı şehirli kibrine bir reaksiyon –tarihsel perspektiften bakıldığında, Türkiye’nin yerlileştirme becerisinden ve kaygısından hayli yoksun modernleşme tecrübesine bir reaksiyon. Böyle bir reaksiyon olarak okunduğunda, pekâlâ uyarıcı, ayıltıcı olabilir. Fakat taşrayı birtakım insanî ve kültürel değerlerin özsel yurdu olarak mistifiye ettiğimizde muhafazakârlığın sularına girmiş oluyoruz.”[14]

Haklıdır Tanıl Bora. Taşra hangi “insanî ve kültürel değerlerin özsel yurdu olarak mistifiye” edilip yüceltildiğinde benzer “taşra milliyetçiliği”ne düşülmez ki!

Nilüfer Kuyaş, Nabokov’un Rus Edebiyatı Üzerine Konferansları’ndan her okuduğunda yeni şeyler öğrendiğini yazar. Son öğrendiği de “iyi okur” olur. Nabokov, Lolita’yı yazmasına daha on yıl varken ABD’de verdiği derslerinde iyi edebiyatın üretilmesini iyi okura bağlar. Ve onu “kahraman” olarak görür. Önceliği okura vermiş görünür Nabokov. Fakat şu cümle –ki Nilüfer Kuyaş’a çarpıcı gelen cümledir- yazarı öne çıkarır. Daha doğrusu, yazarla okur arasındaki diyalektiğin altını çizer: “Büyük bir sanatçının yarattığı bütün roman karakterleri arasında en iyi olanlar okurlarıdır.” Bu okurdur, 19. yüzyılda çarların baskılarına ve devrimci eleştirmenlerin vesayetine rağmen Tolstoy’u, Çehov’u yaşatan; Pasternak ve Mandelstam gibi 20. yüzyıl dâhilerini Sovyet baskılarına rağmen yazabilir yapan. “‘Zihni dünyadaki kardeşlerinin zihinlerinden kopartılmış olsa da’ iyi edebiyata ve dâhi yazarlara can veren.” Yetenekli yazar gibidir yetenekli okur da. Evrenseldir. “[Z]amanın ve mekânın sınırlarında hapsedilemez, tek bir toplumla özdeşleştirilemez. Sanatçıları her defasında diktatörlerden, imparatorlardan, din adamlarından, zevksizlerden, ahlakçılardan ve politik doğruculardan, polisten, sansürcülerden ve kendini beğenmiş ukalalardan kurtaran kişidir iyi okur.” Daha dahası: “Herhangi bir ülkeye, ulusa ya da sınıfa ait değildir o. Hiçbir vicdan bekçisi ya da kitap kulübü onun ruhunu yönlendiremez. Sıradan okurun roman kahramanıyla özdeşleşip, uzun betimleme kısımlarını atlayarak okumasına yol açan çocukça duygularla yaklaşmaz okuduğu romana; iyi okur romandaki kızla ya da oğlanla değil o kitabı tasarlayıp yazan zihinle özdeşleşen okurdur.” Bilgiden kaçar. Onun yanılsama ile geleceğini bilir. “[Ç]ünkü Tolstoy ya da Pasternak’ın Rusya’sı tarihteki ortalama Rusya değildir, kişisel dehayla hayal edilip yaratılmış ayrı bir dünyadır. İyi okur genel fikirlerle ilgilenmez, somut yaratıya bakar.”[15]

Zannım o ki buna imkân veren şiir, öykü, roman, oyun, bütün edebiyat, hatta bütün sanat aynı zamanda yerli’dir.

 

 

 

[1] Fazlası için bakınız: Muhammet Nurdoğan, “Divan Şiirinde Şehir Kültürü”, Hece Şehirlerin Dili Özel Sayısı, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009, Sayı: 150-151-152, s. 286-299; Mehmet Narlı, “Şiir ve Şehir”, Hece Şehirlerin Dili Özel Sayısı, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009, Sayı: 150-151-152, s. 300-307.

[2] İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Kapı, İstanbul, on sekizinci baskı: 2009. s. 425-427.

[3] Talât Sait Halman, “Şiir Şehir”, Çiçek Dürbünü, [Hece, Ankara, 2008] içinde: s. 152-153.

[4] Ahmet Hamdi Tanpınar, “Nedim’e Dair Bazı Düşünceler”, Edebiyat Üzerine Makaleler, [Dergâh, İstanbul, ikinci basım: 1977] içinde: s. 169, 173.

[5] Talât Sait Halman, a.g.y., s. 153.

[6] Ahmet Hamdi Tanpınar, “Yahya Kemal, Şiirleri ve İstanbul”, a.g.e. içinde: s. 342-343.

[7] Mehmet Narlı, a.g.m., s. 305.

[8] Mehmet Narlı, a.g.m., s. 304.

[9] Fazlası için bakınız: Mehmet Narlı, a.g.m., s. 304; Kenan Akyüz, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, Doğuş Matbaası, Ankara, ikinci basım:1958, s. 105; Özlem Tarcan, Abdülhak Hâmid Tarhan, http://www.ege-edebiyat.org/docs/484.pdf

[10] Fazlası için bakınız: Necati Mert, “Sinağrit Baba”, “Sait Faik’te Sürüp Giden”, Adalı Sinağrit (Sait Faik), [Hece, Ankara, 2006] içinde: s. 39-45, 91-98.

[11] Şaban Sağlık, “Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Şehir”, Hece Şehirlerin Dili Özel Sayısı, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009, Sayı: 150-151-152, s. 309-310.

[12] Ömer Lekesiz, “Öykücüyü Doğuran Mekânlar”, Hece Öykü, Ekim-Kasım 2006, sayı: 17, s. 43-47.

[13] Fazlası için bakınız: Nurdan Gürbilek, “Taşra Sıkıntısı”, Yer Değiştiren Gölge, [Metis, İstnbul, ikinci basım: 2005] içinde: s. 47-74.

[14] Tanıl Bora, “Taşralaşan ve Taşrasını Kaybeden Türkiye”, Birikim, Haziran-Temmuz 1996, Sayı: 86-87, s. 104.

[15] Nilüfer Kuyaş, “İyi Okur”, Taraf, 21 Mayıs 2010.


Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....