Menü
ROMANIN İKTİDARINDA ÖYKÜ SİVİLLİĞİ  Heceöykü, Sayı: 43, Şubat-Mart 2011 
Hece Yazıları • ROMANIN İKTİDARINDA ÖYKÜ SİVİLLİĞİ  Heceöykü, Sayı: 43, Şubat-Mart 2011 

ROMANIN İKTİDARINDA ÖYKÜ SİVİLLİĞİ  Heceöykü, Sayı: 43, Şubat-Mart 2011 

 

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından şube merkezinde gerçekleştirilen 2. Edebiyat Mevsimi Festivali’nde 7 Aralık 2010 günü “Roman Karşısında Öykü” başlıklı panelde sunulan metin.  

 

 

Adapazarı’ndan geliyorum. İki gruptan haberdarım: Biri iki haftada, diğeri ayda bir toplanıyor, önceden belirlenip okunmuş bir roman üzerine konuşuyor, tartışıyorlar. Sanırım başka yerlerde de vardır böyle gruplar. Ama neden roman? Okumalar niçin hep roman odaklı?

Edebi türler toplumsal hayatın ürünüdürler. Şöyle ki Cervantes’den (1547-1616) önce roman yoktur. Nasıl ki Montaigne’den (1533-1592) önce deneme, Shakespeare’den (1564-1616) önce de dram yoktur. Üçü de Rönesans yazarıdır. Hümanizmden beslenir. Bu, şu demek: Harcıâlem görüşleri sarsmak, yeni bakışlar önermek amacındaki “deneme”nin, kendini birey dünyasına adayan “roman”ın, sahneye komik ve trajik yanlarıyla çıkarılmamış gerçekliği eksik bulan “dram”ın Rönesans’tan önce gelmeleri imkânsızdır.

Hoş, romana geçmiş aranırsa Eski Yunan’a kadar gidilir. Destanın gölgesinde kalmış bir anlatıdır. Ana hatlarının ortaya çıkışı İsa’dan sonradır. Sacayağını içlilik, güzel söz ve macera oluşturur. On beşinde genç bir çobanla on üçüne yeni basmış bir çoban kızının birbirlerini sevda ile nasıl fark ettiklerini anlatan Dafnis ve Kloe böyledir örneğin. Roma’yla birlikte menkıbeler ve yiğitlikler girer anlatıya ve gözü peklerle şövalyelerin yeri Ortaçağ boyunca artarak melankolik âşıkların önüne geçer. Hacılar, bezirgânlar, seyyahlar aracılığıyla başka diyarlara taşınır anlatı, başka diyarlarınki de Roma’ya. Roman, “Latinceden türemiş dil”, yani “bilgin dili olmayan dil, halk dili” demek. Bu dille yazılmış eser anlamını da kazanır giderek. Ve yeni insanın, yükselen yeni sınıfın anlatısı olur. Don Quijote, bunun ilkidir. De türün bugün de geçerli tanımı, ancak 18. hatta 19. yüzyıl romanlarıyla gerçekleşir. Arkasında İnsan Hakları Bildirgesi (1689), Aydınlanma ve Fransız İhtilali (1789) vardır. Toplumsal alt yapının liberal ekonomiden kapitalist otoriteye geçmesiyle romantiklerin yerini realistler alır. Özetle: Augusto Comte’un pozitivizmi iktidardadır artık. Roman da, bu süreçte, işçi oyunu futbolun yaşadıklarını yaşar, sınıf atlayıp halk anlatısı olmaktan çıkar, burjuvaziye ait olur.[1]

Dönemin yazarları “ayna” metaforuyla anlatırlar bu romanı. Evet, Stendhal’e göre, “roman, bir yol boyunca gezdirilen aynadır”, Hippolyte Taine’e göre de, “öyle bir aynadır ki, hayat ve doğanın bütün yüzleri onda yansır”. Fakat gerçek sadece yansıtılmaz romanla, günümüz medyasından fazlasıyla biliyoruz, gerçek oldurulur, manipüle de edilir. Bir temel fikre yahut bir hayat düzenine dayanır roman. Birkaç büyük ana bölümü vardır. Her biri kendi içinde pek çok alt bölüme ayrılır. Her alt bölümde de farklı kişilerin farklı mekânlarda yapıp ettikleri sergilenir. Düzeni ordu, kolordu, tümen, tugay şemasını çağrıştırır. En tepede, genel kurmay başkanının yerinde de yazar oturur. Her şeyi bilendir. Tanrısal bakış açısıyla yazar. Kahramanlarını bir coğrafyaya, bir tarihe yerleştirir. Hiç eksiksiz psikolojiyle donatır. Yaşantılarının siyasal analizini yapar. Sosyo-kültürel karşılıklarını söyler. Dili çoğunlukla III. tekildir; bu da ona güya tarafsızlık sağlar, telkinini kolaylaştırır.

Edebi türler içinde en âşüfte bilinenidir roman. Çekicidir hem de tahrik eder. Kışkırtır. İlk romancılarımız: Şemsettin Sami, Ahmet Mithat ve Namık Kemal “toplumsal fayda” açısından cazip bulmuşlardır romanı. Dahası, okutmak için de “aşk”ı, Kenan Akyüz’e referansla: “katalizör olarak” kullanmışlardır.[2] Hatta sonraki romancılar da, bireye önde yer verenler bile, romanın toplumla ilişkisine kayıtsız kalamazlar; aşk ise zaten hanidir gül masumluğunda değil. Rasim Özdenören, Batı’dan gelen araç gereçlerin kendi programlarıyla, kendi ahlak ve kültürleriyle geldiğini söyler. Roman da böyle gelmiştir.[3] Bundan mıdır acaba ailelerin romana kuşkuyla bakmaları? Eskiden roman küçük odalarda, büyüklerden gizlenerek okunurmuş, bugün o ölçüde değil, ama aileler romana karşı hâlâ mesafeliler. Çocuklarını, sonuç alamayacaklarını bilseler de korumak istiyorlar. Belli ki romanın ürkütücü gücünün farkındalar.

Şu da unutulmamalı: “Roman” kelimesinin bizde karşılığı yok. Öykünün, özellikle kısa öykünün de yok. Gerçi her ikisini de destanlara ve masallara kadar götürebiliriz. Fakat Batılı anlamda roman ve öykü Tanzimat’tan sonra görülür. Arada “hikâye” diye isimlendirdiğimiz Dede Korkutlar, dinî ve aşkî halk anlatıları, Tevârih-i Âl-i Osmanlar, gazavatnâmeler, meddahların dile getirdiği gerçek hayatlar var. İlginçtir, “roman”ı ilk kez 1872’de Şemsettin Sami kullanıyor,[4] ama kabul görmüyor kelime, yeğlenen, bizim yerli “hikâye”miz oluyor. O kadar ki roman ustası Halit Ziya’nın roman, romancılar ve roman akımları hakkındaki incelemesinin adı da Hikâye’dir. Hemen hemen Cumhuriyet’e kadar sürer bu ortak kullanım.[5]

Anlaşılıyor ki “roman”a kelime olarak romancı da uzaktır. Kötü şöhretinin okuru etkileyeceğinden mi korkuldu acaba? Belki. Fakat öncü yazarların öyküyü roman gibi algılamaları yabana mı atılmalı? Batılı modern öykünün ilk örneklerini vermiş Nâbizâde Nâzım için bile “hikâye bir romanın hulasası demektir”.[6] Cevdet Kudret de, iki yüz kadar öykü yazmış olan Halit Ziya’nın, mizaç olarak romana yatkınlığına, öykülerinin çoğunu roman gibi safha safha kurduğuna dikkat çeker.[7] Ortak kullanımda bu algının payı galiba daha önemli. Bir pay da romandaki “toplumsal fayda”nın yerli gelenekle kolay buluşmasına verilmeli. “Hâce-i Evvel” Ahmet Mithat ilk yazdıklarını Kıssadan Hisse adı altında toplar. Gerek onun “Letâif-i Rivâyât”ındaki uzunlu kısalı anlatılar, gerek çağdaşlarının yazdıkları olsun “hisse” temellidir hep. Bu rahatlık, bütünüyle ders amaçlı olan klasik hikâyemizden alınmış olmalı biraz da.  

Ne ironiktir, öykü, tanımını ve özgürlüğünü Ömer Seyfettin’le kazanır. Ömer Seyfettin, İmparatorluğun en civcivli yıllarında otuz altı yıl yaşamış, ama sıcak gündeme hep bir refleksle katılmış yazar. Konjonktüre göre kimileyin İslamcı, kimileyin milliyetçi, kimileyin de modernist. Edebiyatı “gaye” için kullanır. Her şeyi bilir. İçtendir. Üç beş yıl sonra eskiyecek görüşlerini yazarken bile inanarak yazmıştır. Öyleyse roman yazmalı değil midir? Yazmaz. Bir dizi kısa anlatısı, sanılanın aksine beylik romana hiç benzemez, olsa olsa “bileşik roman”dır;[8] yani Efruz Bey ortak tipi üzerine kurulmuş bağımsız öykülerden oluşur.

Paradoks olacak ama öykü, kendine özgülüğü Ömer Seyfettin’in militan öyküsüyle kazanır. Kısadır bu öykü. Olay öyküsüdür. Kaçar. Siner. Kovalar. Ateş açar. Merak eder, merak ettirir. An gelir, diyeceğini deyip hem kendini hem okuru aydınlatır. Gerilla gibidir. Üstüne de sade dilli. Sadri Ertem, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, 70’li yılların toplumcuları da etkilenir bu öyküden. Yararlanırlar.

Halit Ziya, köşk, konak ve yalılarda geçen İstanbul hayatına yer verir romanlarında; kahramanları dönemin tuzu kurularıdır. Alt tabakadan insanlar tali karakterler olup onlar da bu çevrelerin hizmet işlerine bakan aşçılarla, bahçıvanlarla sınırlıdır. Öykülerinde ise “şehir hayatının mahalle içlerine ve fakir semtlerine yönel(ir)” yazar, kahramanlarını da “anormal tarafları kabarık, acınmaya layık, zavallı insanlar arasından seç(er)”.[9] Öykü Halit Ziya ile sınıfsal bir kimlik kazanır sanki. Bu kimlik Ömer Seyfettin’i teğet geçer, Memduh Şevket’ten etkilenip Sait Faik’le, Orhan Kemal’le ve sonrakilerle buluşur. Öyle buluşur ki, “küçük adam”, yahut şöyle: “gemide güverte yolcusu / trende üçüncü mevki / şosede yayan” görülenler, yani “büyük insanlık” öykümüzün vazgeçilmezi olur.    

Memduh Şevket’in öyküsü gerilimsizdir. Daha doğrusu iddiasız. Edebiyata alakasının nasıl uyandığı sorulur kendisine. Verdiği cevap da iddiasızdır: “Vallahi beyefendi, edebiyatı, sanatı bilmem. Alakam yok bunlarla. (…) Usulünü, kaidesini doğru dürüst beceremem. Mesela istiare neye derler, deseniz cevap veremem. Okuduğum bir roman veya hikâye, romantik midir, realist midir, natüralist midir. hangisidir ayırt edemem.” Öyküleri hakkında da konuşmaz, soruyu geçiştirir: “Ben hikâyeleri evde çocuklar okusun diye yazdım. Onun için ben hikâye sanatı hakkında söz söyleyebilecek birisi değilim.” İmza yerine MŞE harflerini kullanır, Orhan Veli’ye göre, “edebiyata ehemmiyet vermemek”tir bu, öykücünün itirazı ise şöyledir: “[S]anata ehemmiyet vermesem, yazılarıma imzamı koymamazlık yapar mıyım? Onlara imzamı koymamam ehemmiyet verdiğimi göstermez mi? Yazılarımın altına imzamı koymuyorsam, onların imza koyacak kadar değerli olduğunu kabul etmememden geliyor.”[10] Dediklerine inanılmalı mı? İnanalım. İnanmayalım. Her iki halde de altını çizdiği bir şey var ki Esendal’ın, alçakgönüllülüktür bu, ve öyküye en çok yakışandır.

Esendal, romanını da aynı alçakgönüllülükle yazar. Doğuştan romancı I. tekille yazdığında bile kartallayın yüksekten uçar. Erkektir. Cümleleri fiil cümlesi. Fiilleri kılış. Çatısı etken. Bilgi tam. İtiraz geçersiz. Böbür, güven elbette. Toptancılığından mıdır böbürü? Büyük gözünden mi gelir güveni? Gelgelelim somut büyüklüktür ondaki. Derin değil. Görkem vardır romanda. Yükseklik. Genişlik. Tüketim. Sayfalar, sayfalar... Oysa Esendal öyküdür. III. tekille ve tanrısal bakış açısıyla yazarken de alçakgönüllüdür. Aşağıdan uçan güvercindir. Bakınız cümlelerine: İsim cümlesidir. Yahut kesiktir, üç noktayla bitirilir. Yahut da birbiri içine gayet yumuşak geçişlerle girmiş kısacık kısacıktırlar. Gerekmedikçe fiil kullanmaz Esendal, kullandığında da durum ve oluş bildiren fiilleri tercih eder. Karşılaştırmış ve saymış değilim ama edilgen çatı da zannım o ki en çok Esendal’da görülür.

Öykü, romanın kaburga kemiğinden doğar. Ne var ki yemeyip yedirenlerden, giymeyip giydirenlerden olmaz. Kimse için saçını süpürge etmez. Yaptığı itaatsizliktir –ta Boccacio’dan (1313-1373) beri. Kısaltır kendini. Daha kısaltır, iyice kısaltır. Olayı, kişiyi azaltır, teke indirir, hatta yok eder. Kronolojiyi dağıtır. Aynayı parçalar, kırık kırık çıkar okur karşısına. Kırıklardan anlatır. Bunları yan yana getirmiş, üst üste komuş, karmakarıştırmıştır, öyle okutturur. Uyandırır. İçlendirir. İroniye alır. An’da yoğunlaştırılmış koca bir dünyadır bu, “minnacık bir uçurum”dur.

Öykü, romanın iktidarından beri romana rağmen var olma mücadelesi içindedir. Niçin? Mukabil bir iktidar mı vardır alt bilincinde? Hayır! İktidara müdana etmediği gibi iktidar olmak da hiç mi hiç mi hiç aklına gelmez. Nedendir öyleyse yaptıkları? Öykü, romanın çocukluğu, romancının çıraklık karalaması olarak görülür biraz. Oysa apayrı ellerden çıkarlar. Mizaçlar devrededir. Romancının zait sayıp öteledikleri vardır: küsurattır, teferruattır, hırdavattır… Öykücü onlarda da çarpan bir kalp olduğunu görüp onların peşine takılır –onlar kardeşlerimizdir. Romanın dar dünyasına sığmayacak yoğunlukla tanıtır bize onları. Romanın büyük kahramanlarıyla eşitler. Öykü –hiç şüphesiz- bu sivilliği ile kendini de yaratmış olur. Ne ikinci kemandır artık ne ikinci cins ne de “öteki”. Romanla yan yanadır.

Kabul ederim: Roman önemli. Statüsü yüksek. Herkes hayatının inişli çıkışlı ve fırtınalı geçtiğine inanıyor ve “Yazsam roman olur!” diyor. “Hayatım hikâye!” diyene rastlamadım. Nasıl rastlansın! Hikâye’nin negatif anlamı da var. Gazetelerin kitap eklerinde, televizyonun kültür-sanat programlarında romandır başköşede olan. Öyküye lütfen yer verilir. Sinema ile fotoğraf arasında da görülür aynı ölçüsüzlük. Nobel Edebiyat Ödülü verilmiş öykücü de yoktur sanırım. Öyküleri de olanlar var elbette, hatta öyküsüyle de dikkat çekmiş: sözgelimi Ernest Hemingay. Ama romanı olmasaydı ödül verilir miydi ona diye düşünülmeli bence.

Yine kabul ederim: Edebiyat tarihinde roman ustaları fazlasıyladır da öykünün yaratıcı ve diriltici ustaları iki elin parmaklarını geçmez: Edgar Allan Poe (1809-1849), Maupassant (1850-1893), Çehov (1860-1904), O’ Henry (1862-1910), Virginia Woolf (1882-1941), Kafka (1883-1924), Katherine Mansfield (1888-1923), Hemingway (1899-1961)… Bu azlık piyasacı aklın işini kolaylaştırır. Gerçekten, bugün de, ister küre geneline ister Türkiye özeline bakılsın, bir yılda yayımlanan roman sayısının yayımlanan öykü kitabı sayısından katbekat çok olduğu görülecektir. Romanın itibarı elbettedir. Fakat bunlar işin sosyolojisiyle ilgili. Edebi değer için piyasaya mı bakılmalı? Yahut şöyle: Edebi değerinden şüpheliyim birçok romanın. Kapitalizm ile roman, iktidarlarını karşılıklı güçlendiriyorlar. Bana öyle geliyor. Tüketime odaklandığımız bugün, özellikle böyle. Daha taslak halindeyken bile yapılabilen o roman haberleri, yazarlarıyla röportajlar, özel hayat magazinleri, alıntı/çalıntı dedikoduları, birbirine laf yetiştirenler, canlı yayınlar, best-seller listeleri, bilbordlar, tam sayfa ilanlar, şişirilmiş baskılar ve daha tahrikin enva’ı, cezbedici nice oyun da iktidarı güçlendirmek için kullanılan araçlar.

İki roman grubundan söz etmiştim. Roman konuşuyorlar hep. Öykü, deneme grupları neden yok? Neden hep roman? Güç sosyolojisinden kopuk düşünemiyorum. Hele gruplardan biri seçtikleri romanlarla bunu iyice belli ediyorlar. Bir düşünceye veya bir cemaate yahut bir siyasete veyahut bir lobiye ait saplantılı ürünler oluyor seçtikleri. Sonra, konuşulmaya değer bir şeyin 90-100 sayfada anlatılamayacağını düşünüyorlar. Ve öyle hararetli tartışıyorlar ki her birinin kendileri için iktidar alanı açmaya çalıştıklarını görüyorsunuz.

Romancılar tartışır, kapışır –ta Tanzimat’tan beri. Bu tartışmalardan biri 1960’ta kitap olarak da yayımlanmıştır: Beş Romancı Tartışıyor. Selim İleri, bu kitapla ilgili şunları yazar: “Aslında tartışmıyorlar. Köyü ve köylüyü yazmak konusunda birbirlerine girip çıkıyorlar. Bir tek Talip Apaydın ‘roman sanatı’ çevresinde konuşmaya çalışıyor. Kemal Tahir çok önemli şeyler söylüyor ama, öfkesini yenemiyor.”[11] Pazar kavgası mı vardır aralarında? Öykücüler sakindir. 1973 yılında Sabahattin Ali’yi arkalayıp Sait Faik’e eleştirisi olmuştur Bekir Yıldız’ın, bunu hatırlarım sadece, o da uzatılmamış, dahası Bekir Yıldız’ın yanlışı olarak kalmıştır. 1950 Kuşağı’na ve 1980 sonrasındaki öyküye çekinceleri olan öykücüler vardır, onlar bile bu iki öykünün hakkını teslim eder, öykünün paradigmasının 50 Kuşağı ile değiştiğini, 80 sonrasıyla da yeni anlatım imkânları denendiğini söylerler. Keza 2008 yazı başında da biri eleştirmen, altısı öykücü yedi yazar bir araya geldik, “Dünden Bugüne Türk Öyküsü”nü konuştuk –övünmek gibi olmasın- birbirimizi tamamladık.[12]   

Haldun Taner, 1967-68 yıllarında oyunları üzerine lisans tezimi hazırlarken bir görüşmemizde bir fotoğraf uzattı. Fotoğrafta Gorki vardı. Galiba bir sekiye oturmuş, sol elini önündeki masaya koymuştu. Salkım saçak bıyıklıydı. Ceket kayık. Gömleği fora! Sağ elini kaldırmış, bağıra bağıra konuşuyor, işaretparmağıyla da o şeyin altını çiziyordu. Ne anlatıyordu? Küçük burjuvaları mı, romanı mı, devrimi mi? Karşısında, masadan ayrı bir sandalyecik üzerinde de Çehov… Giydiği sıfır yakaydı, üstündeki ince kumaştan setresinin eteği sandalyeden sarkmıştı, pantolonu ölçü içindeydi. Bacakları toplu, bitişik. Elleri dizlerinin üstünde. Önüne bakıyordu Çehov –ihtiyacıma uygun ekler yapmamışımdır fotoğrafa inşallah! “Ne görüyorsun?” dedi Haldun Taner. Ne görmeliydim? Gorki hâkimdi fotoğrafa. Sesli, gürültülüydü. Çehov bir mujik kızıydı sanki, sade dinliyor, belki, çok çok, “Vallahi beyefendi, dediklerinizi bilmem. Alakam yok bunlarla” desin mi, demesin mi diye içinden geçiriyordu. Hiçbir şey demedim. “Çehov’un öyle durduğuna bakma!” dedi Haldun Taner, “Gorki’nin dediklerini de biliyor o, demediklerini de, hatta fazlasını da.”      

Beni yalanlayacak romanlar, romancılar, yalanlayacak öyküler, öykücüler var elbette. Doğrulayan da belki hiç yoktur. Ama romanı ve öyküyü ben böyle görüyorum. Dahası, bizim öykümüzün, sanki Haldun Taner’i doğrulamak istercesine, romana yardımcı olduğuna inanıyorum. Şöyle ki öykücülerin romancılardan referansları bilmem olur mu? Ama Ömer Seyfettin, Memduh Şevket, hele Sait Faik, Sabahattin Ali, Nezihe Meriç ve 50 Kuşağı, halefleri öykücüleri değil sadece, romancıları da büyülediler. Usta bilindiler.  

Öykü, öykü deyip duruyorum ya, çok isterdim, “hikâye” bırakılmasın. “Öykü”yle alıp veremediğim yok. Hatta kızım olsaydı adını “Öykü” de koyabilirdim. Ama değişiklik, “hikâye” sözlü geleneğe ve anlatma’ya, “öykü” ise yazı’ya ve kurgu’ya bağlanarak açıklanıyor ki beni kandırmıyor. Üstüne, türü geçmişinden de koparıyor. Evet, “hikâye”nin romanı da karşılayan bir tarafı var, “öykü”ye bu gerekçeyle gidilmiş olsaydı, bunu da beyhude bulurdum.

Adın önemi yok zira. Sivil duruştur türe yakışan. “Hikâye”yle de sivil olunur, “hikâye”den öncesiyle de.

 

 

 
 


[1] Roman hakkında daha fazlası için bakınız: Cemil Meriç, Kırk Ambar I, Rümuz-ül Edeb, İletişim, İstanbul, altıncı basım: 2004, s. 127-316.

[2] Kenan Akyüz, “Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri”, Türkoloji, Ankara, 1965, cilt:II, sayı:1, s. 58-59.

[3] “Hikâye Sanatı”, Açıkoturum 1, Akabe, Ankara, 1984, s. 118.

[4] http://www.nisanyansozluk.com/?k=romn

[5] Roman ve hikâye ve geçmişleri için Necmettin Türinay’ın dediklerine bakınız: “Hikâye Sanatı”, [Açıkoturum 1,] içinde; s. 113-114, 117.

[6] Nâbizâde Nâzım, “Hasba” önsözü, Hikâyeler [haz: Aziz Behiç Serengil, Dün-Bugün, Ankara, 1981] içinde: s. 133.

[7] Cevdet Kudret, Edebiyatımızda Hikâye ve Roman I, Varlık, İstanbul, ikinci basım: 1977, s. 211.

[8] “Bileşik roman” hakkında bakınız: Reyhan Tutumlu, Yaşamasız Yazabilmek, Metis, İstanbul, s. 113.

[9] Kenan Akyüz, a.g.m. s. 105.

[10] Alıntılar için bakınız: İsmail Çetişli, Memduh Şevket Esendal, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1991, s. 31, 34-35; Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü 2, Kaknüs, İstanbul, s. 233-236.

[11] Selim İleri, “‘Küçük Paşa’dan Sonra”, Zaman, 14 Haziran 2009.

[12] Toplantı metni için bakınız: “Dünden Bugüne Türk Öyküsü”, Heceöykü, Ağustos-Eylül 2008, Sayı: 28.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....