Menü
EVREN/SEL/LİK  14 Ocak 2013
14/28 • EVREN/SEL/LİK  14 Ocak 2013

EVREN/SEL/LİK  14 Ocak 2013

 

 

 

Yıl 1994. Benim “Minnacık Bir Uçurum”un çıktığı henüz birkaç hafta olmuş, Mete de ilk okuyanlardan. Beğenip öveni çoktur bu kitabımın. Mete de beğenmiş, hem de çok, öve öve bitiremiyor, ama fena halde eleştirisi de var. Mete’yi ciddiye alıyorum; İstanbul Tıp’tan mezun Mete, hekim, uzmanlık öğrencisi, şimdi de –duyuyorum- başarılı bir psikiyatr. Dahası da şu: Şiir yazıyor Mete, birkaç şiiri de Enis Batur’un, formatı farklı, baskısı lüks sanat, edebiyat ve sinema dergisi “Argos”ta yer bulmuş.   

Diyor ki Mete: “Çok güzel öyküler var kitapta. Ama Adapazarı’nda geçmeleri şart mıydı? Sonra, Ada’ya ait o yer adları niye? Canım öyküleri ziyan etmişsin. Her biri bir insanî drama odaklı; fakat şimdi Adapazarı dışında okunma şansları yok. Yereller.”

Katılmıyorum Mete’ye. “Yerel”in “yer”le ilgisi var ama, anlatıyı, öyküyü, romanı yani, yerelleştiren, şehir ve yer adları değildir ki. Sait Faik’te de var yer adları, Haldun Taner’de, Vüs’at O. Bener’de de. Kimde yoktur ki! Yerel midirler? Çok cüretkâr bir ifade olur bu. Anlattıkları –tamam- Burgaz’a, Şişhane’ye, Ankara’ya aittir, o yerellerde olup bitenlerdir; fakat şuraya dikkat: yerel’deki genel’i de gösterirler. Onları bu iki şehir dışında okunası kılan da budur.  

Orası İstanbul, orası Ankara, onlar metropol, ayrıcalıklılar, denir mi acaba? Denirse eyvah! Edebiyattan taşrayı dışlayıp merkezi egemen kılması beklenmiş olur ki bu daha vahimdir. Hem, Burgaz’ı yahut Tunalı Hilmi’yi anmakla, adını geçirmekle bir metin edebî olur mu! Bu nasıl bilinmez! Merkezi mekân seçmiş anlatılarda da edebi olmanın koşulu, cüz’î’deki küllî’yi göstermek değil midir? Çehov’un öykülerinde olsun, oyunlarında olsun coğrafya, dil ve kahramanlar ve başlarından geçenler olağanüstü bir plastik içindedir ve müthiş Rus’tur. Çehov, fakat, “bütün dünya”da sevilen sayılı yazarlardan da biridir. Peki, bu nasıl oluyor? Her millet, her ülke, Çehov’da sadece “Rus hayatı” hakkında değil “kendi hayatları” hakkında da çok sahici bir şeyler bulmaktalar da ondan.

Öykülerimi, Adapazarı’ndan dolayı sevdiğini söyleyen eş dost var; hatta Adapazarlı olmayanların bu öykülerin tadına varamayacaklarını düşünenler de. Doğrudur. Yazarı arkadaşımız, bildiğimiz olan anlatılar için de geçerli bu. Çehov’un yazdıkları da bir Rus’a bir İtalyan’ın, bir Türk’ün, bir Alman’ın gördüğünden daha dolu, daha somut görünecektir. Ama bu böyle diye yerel’e yahut ulusal’a abanılmamalı. “Yerli” daha makbuldür, yerel’e kıyasla “etkileşime açıktır”, hatta ona da abanılmamalı. Böylesi abanmak, edebiyatı darlaştırır. Yerel’in/ulusal’ın zenginliği genel’le, küllî ile, tümel’le ortaya çıkar; yahut da şöyle: yerel olan, ulusal olan “genel ve insanî” durumlara el atmakla insanlık kültürüne katkıda bulunmuş olur. Onunla zenginleşir. Hem de onu zenginleştirir.

“Evrensel” ve “evrensellik” kelimelerini pek kullanmıyorum. Ayrı şeylerdeki ortak özeliği dile getiren bir felsefî kavramdır “evrensel”; “evrensellik”  de o durumda olmayı anlatır. Ancak pratikte Aydınlanma ile, pozitivizm ile sarhoştur. Aydınlanma geleneksel ve dinsel olanı akıl’la değiştirmekten yanadır, özgürleşmenin ancak önyargılardan ve ideolojilerden vazgeçmekle mümkün olacağına inanır, Comte da pozitivizmini “insanlık dini” için kullanır, seküler bir dine güya peygamberlik eder ya, işte bütün bunlar sanata taşınır. Zannedilir ki insanlığın herkesle paylaşılır genel doğruları vardır; sanatçıdan yerel’i, yerli’yi değil bu doğruları anlatması istenir, beklenir. Özel yer adları kullanılmaz olur. Şehir, meydan, bulvar, sokak gibi tür adları tercih edilir. Nötr adlandırmalar. Keza kişiler Ali, Ayşe olarak belirtilmez de erkek, kadın, çocuk, satıcı diye adlandırılır. Hoş, adlar yerli de olsa, anlatılan doğrular, hep, Attilâ İlhan’ın sıralamasıyla 1) beyazdır, ırkçıdır, 2) Hıristiyan’dır, 3) Yunan-Latin temellidir, mitolojiktir. Yani Avrupa merkezli. Bu doğrular ise –artık öğrenmeyen kalmadı- Batı’nın emperyalist hesaplarla moda ettiği ve “evrensel’dir” diye yutturduğu nanemollalıklardır. Uyanı toprağına yabancılaştırır.

Çaresi, toprağı sıkı sıkı sahiplenmek midir? Yerel’de kalmak, çok çok yerli’ye çıkmak mıdır? Galiba değil. Bu da milliyetçileştirir. Çaresi –tekrar olacak- özel’de genel’i yahut cüz’î’de küllî’yi yani tikel’de tümel’i vermektir.

E, bu da bir çeşit evrensellik. Değil. Dücane Cündioğlu “Sinema ve Felsefe”de (s. 153-155) evren’i, evrensel’i irdeler ve karşıtlarının “yer”, “yerel” olmadığını söyler. Açıklamasını da Türkçeye geçmiş üç Arapça kelime: âlem, dünya, arz üzerinden yapar. Şöyle ki bugün “âlem”e mukabil “evren” kullanılmakta ise de, “evren”, kökündeki “evrilen (olan/oluşan)” anlamından dolayı âlem’den çok “kâinat”a denk düşer.

Daha kuvvetli delil de şu mudur? “Evren/evrensel/evrensellik” kelimeleri “univers/universel/universalité” kelimelerine karşılık olarak kullanılmakta. “Evren” kelimesi “univers”i karşılar mı? Karşılar. Fakat “evrensel”in “universel” ile hiç mi hiç ilgisi yok. O kadar ki Öz Türkçeciler Frasızca “universel” ile “universaux” kelimelerini karıştırıp Mantık terimi “Les cinq universaux”u da “beş evrensel” yapıveriyorlar. “Universel”in Almanca’daki tam karşılığı da “allgemein”. O da “küllî/tümel/bütüne ilişkin” demek, karşıtı da “cüz’î/tikel”. “Les cinq universaux” da “beş evrensel” değil “beş tümel”dir zaten.

Geldik mi başa? Cündioğlu’nun diliyle: “Sanat’ta universel’likten söz edebiliriz ama boş konuşmayı göze almadıkça asla sanat’ta yaygın anlamıyla evrensel’likten söz edemeyiz.”   

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....