Menü
KLASİKLER ÜSTÜNE  Hece, Sayı: 191, Kasım 2012
Hece Yazıları • KLASİKLER ÜSTÜNE  Hece, Sayı: 191, Kasım 2012

KLASİKLER ÜSTÜNE  Hece, Sayı: 191, Kasım 2012

 

 

Kitapla geç karşılaştım ben. Dördüncü sınıftaydım, okul dergileri boyunda, onların kalınlığında –belki tek forma, on altı sayfa- bir kitapçık geçti elime. Bir gemi batıyor, bir çocuk dışında bütün yolcular kayboluyor, çocuk yakındaki bir adaya doğru yüzüyor, çıkacak ve kurtulacak, ne ki adada vahşiler vardır… Suyunun suyu bu Robenson Crusoe’yu okurken öleyazdım. Orta ikiye kadar okuduğum başka bir şey hatırlamıyorum. Orta ikide Bizim Köy’ü, Memleketin Sahipleri’ni, Nur Baba’yı okudum, ardından Rezil Dünya. Neden bunlar? Önüme bu dördü çıktı. Lise birde Varlık’ın Şinasi, Namık Kemal vb. monografilerini edindim, lise ikide hemen bütün Platon diyaloglarıyla Dr. Jekyll ile Mr. Hyde’ı. Okuduğum ilk klasikler bu diyaloglarla Robert Louis Stevenson’un çifte kişiliği konu edinen uzun hikâyesi olabilir mi? Klasik dendiğinde akla roman geliyor sanırım. Lise üçteydim, Ezilenler’i okudum, bu hesapla okuduğum ilk klasik bu olacak.

İnceli, kalınlı, en az iki ciltli, öteki Dostoyevski’leri elime aldım sonra. Hatta başka Rus romancılarını. Fransızları: Stendhal, Balzac, Flaubert, Maupassant… 19. yüzyılın okunması gerekli her klasiğini okuduğumu söyleyemem. Klasik midirler bilmem, ben 20. yüzyılın Fransızlarıyla ilgilendim daha çok: Gide, Montherland, Mauriac… Bir de bir İngiliz: Oscar Wilde. Maugham’dan, Greene’den hep önde tutmuşumdur Wilde’ı. Varlık baskılarıydı, çize çize, parantezler aça kapaya okudum her birini. Zaman zaman yeniden okuyorum yahut nereleri çizmişim merakıyla karıştırdığım oluyor, gördüklerim ilginç: Özdeyiş kıymetindeki cümleleri çizmişim daha çok. Daha ilginci, telkinlerin bugün için de geçerli telkinler olduklarını görüyorum. Etkilemişler demek. Etkilenmişim. O kadar ki terk etmemesiye. Oscar Wilde’daydı sanırım, dernek gibi, kulüp gibi mekânlardaki sahteliğe, üyelerinin toplumsallık maskesi altında yaptıkları çıkarcılığa değiniyordu ki –evet!- aynen öyle, bugün de öyle. Benim sayılırsa eğer, bu düşünce benim de düşüncem. O cümleyi dosdoğru aktarmak için epey uğraştım, onu bulamadım ama altını çizdiklerim içinde de çarpıcı olanlar vardı. “Kötü şairler insanı büyülerler adeta. Mısraları ne kadar kötüyse kendileri o kadar hoştur. Kötü sonelerle doldurulmuş bir şiir kitabı çıkarmış olmak bir adamı dayanılmaz bir yaratık yapmaya yeter. Yazamadığı şiiri yaşar o. Ötekiler, yaşamaya cesaret edemedikleri şiiri yaratırlar.” Yabana atılır bir düşünce mi bu? Ya şu: “Evlenmenin gerçek kusuru insanı bencil olmaktan alıkoymasıdır. Oysa bencil olmayanlar renksiz kişilerdir. Birey olmaktan uzaktırlar. Ama evlilik kimi insanı daha karmaşık bir hale getirir. Bencilliklerini elden bırakmadıkları gibi başka benler de edinirler bunlar.” Bir örnek daha: “Suç aşağı sınıfların malıdır yalnız. Bu yüzden onları kabahatli bulduğumu sanma. Bizim için sanat neyse, onlar için de suç odur. Yani olağanüstü duyumları elde etmek için bir araçtır.” 

Klasik eserin özelliği, kafayı veya yüreği etkilemek, okura çizik atmak diye tanımlanabilir mi acaba? “Tanımlamak, sınırlamaktır” ama. Klasik, sınırlanabilir mi? Yahut şöyle: Nedir klasik? En iyisi, etimolojiden yararlanmak.

Klasik, sınıf’la ilgili. Sınıf, yani “class”. Mülkiyet odaklı anlamı var Roma’da, bir kesim insanı anlatmak için kullanılıyor; 16. yüzyılda da İngiltere’ye Latincedeki biçimiyle geçiyor: “classis” ve çok geçmeden bugünkü anlamını kazanıyor. Fakat –öğrendiğim- Roma tarihini anlatmak için de kullanılıyor, kiliseyle ilgili bir terim olarak da. Tür işaret edişi de unutulmamalı: “bitkiler sınıfı” örneğindeki gibi. Türevi, Fransızcada görülüyor ilkin: “classique”; 17. yüzyılın başında da “classic” biçimiyle İngilizceye giriyor, çeşitli anlamlarda kullanılıyor, “Yunan ve Roma antik çağına özgü” anlamını da bu süreçte kazanıyor. Ancak, “mertebe”ye vurgu yapan Latince anlam unutulmuyor. Klasik, “birinci sınıf eser” demek belki.

Bu vurgu önemliyse –ki bence önemli- sadece antik Yunan’la, sadece antik Roma’yla düşünülmemeli “klasik”. Her dönemin birinci sınıf eserleri var, bundan sonra da olacak çünkü. Antikiteye mesafeli olduğum sanılmasın sakın, bilakis eserlerine hayranım, hele İliada vazgeçemediğimdir. Ahmet Cevat Emre’nin çevirisinden okudum; daha sonra Azra Erhat’la A. Kadir’in birlikte yaptıkları çeviri çıktı, manzumdu da, ama okumaya cesaretim yetmedi, Ahmet Cevat’tan aldığım tadın yok olacağı, en azından eksileceği düştü aklıma. Pek metafizik bir şey bu, biliyorum; İlyada’yı Azra Erhat-A.Kadir çevirisinden okuyanların da Ahmet Cevat’a cesaretleri olmayacaktır. Klasikler yahut sevdiğimiz eserler sadece metin/dil olarak değil ilk görünümleriyle de etkileyip zihnimize yerleşiyorlar galiba.

Tamam, sadece eski Yunan’la, Roma’yla düşünülmemeli klasik; ama bu sıfatı en fazla hak edenler de onlar. “Birinci sınıf eser” demek, çünkü, “zamana yenilmeyen eser” demek bir anlamda. Homeros yirmi beş, otuz yüzyıldır ayakta; İlyada’yı olsun, Odysseia’yı olsun her yüzyıla, her millete okuttu, okutmakta. Sonraki yüzyılların klasik bildiğimiz eserleri böylesi bir sınavdan geçmediler henüz. Zamana ne kadar dayanacakları meçhul. Onlar, sevdiğimiz için klasikler. Bizim klasiklerimiz. Bizden sonrakilerin de sevecekleri zannıyla yapılmış bir niteleme bu. Garantisi yok.

İyi de sevdiğimiz her eser için de kullanmıyoruz “klasik” sözcüğünü. Kullandıklarımız, başkaları tarafından da kabul görenler, sevilenler. Klasik, kişide değil, kişiden çok grupta, toplumda, genelde belirleniyor ilkin, kişi oradan alıyor, gönül rahatlığıyla da kullanıyor. Risksiz. Üstünde mutabakat var ya! Fakat herkesin okuduğunu okumak, herkes gibi düşündürür, diye de bir söz var. Bir görüş. Klasiklerin aleyhine mi alınmalı? Okur noktasından ele alınması daha doğru olur. Şöyle ki edebiyatla ilgilenenler ikiye ayrılır: edebiyat için yaşayanlarla hayatlarını edebiyat üzerinden sürdürenler. Peki yazar için böyle değil midir? Edebiyatla ilgisi, görünüşte olan yazar yok mudur? Zamana dayanan eser onların ellerinden asla çıkmaz. Klasikleri yazanlarsa, edebiyatı ciddiye alanlar.

Okunması gerekli her klasiği okumadığım gibi döne döne okuduğum klasiklerim de pek yoktur benim. Vaktiyle okuduklarımı şimdi, zaman zaman orasından burasından karıştırıp mıncıklamaktan hoşlanıyorum. Neler okuduğumu söyledim, ama itiraf ederim, romanla başım hoş olmadı hiç, şiirden de anlamam; sahih sanat olarak tiyatroyu bildim ilkin, ta 12 Mart’a (1971) kadar –hikâye o tarihten sonra. Laf aramızda: Ben Çehov’u da oyunlarıyla tanıdım önce. Platon’ları edindiğim o 1961-62 yıllarında Hernani’yi, Macbeth’i de edinmiş, okumuştum. Hatta Plautus (İkizler), Molieré (Zoraki Hekim), Pirandello (Altı Şahıs Yazarını Arıyor), Grillparzer (Yalan Söyleyenin Vay Haline). 1963’te başlayıp beş yıl süren fakülte yıllarımda Ankara’da Maarif Klasikleri sağanağıyla yıkandım. Hugo’yu, Shakespeare’i eksiksiz okudum; adlarını o güne kadar duymadığım nice oyun yazarıyla karşılaştım. Uzatmayayım, Maarif’in bastığı oyunlardan –“Modern Tiyatro” serisindekiler de dahil- okumadığım çok azdır. Bir ara İskandinav yazarlarıyla: Ibsen, Strindberg, Hauptmann’la haşir neşir oldum. Ama sürekli çarpıldığım, Sophokles’tir: Antigone, Elektra ve özellikle Kral Oidipus. Şimdi bile her okuyuşumda, hatta her mıncıklayışımda çarpılırım. Neler bulurum klasiklerde? Evrensel geleneği sanırım. İnsanoğlunun en temel arketiplerini yani. Onları alır bugüne, memleketime, yakınlarıma, kendime taşır, üzerimize hiç potluk yapmadan uyduklarını görürüm. Bazen hikâye doğar bu alışverişten. Klasikler yalındır. Çıplaktır. Lafı uzatmazlar. Hikâyem öyle olmaz. Hayat karmaşadır şimdi, ondan mı acaba? Karmaşadaki evrensel geleneği veren, verdiğine inandığım hikâyemin bile bir klasik karşısında boynu büküktür. Klasikler yalınlıklarının yanı sıra yapıca da basittirler, nasıl ki ehramlar da basittir, basittir de kaç yüzyıldır da ayaktadırlar. Bu basit ama sağlam yapılarından dersler çıkardım mı kendime, çıkardımsa ne ölçüde? Merak ediyorum. Sonra, bir merak grafiği var klasik oyunların: meseleyi seriyor, düğümlüyor, yükseltiyor, çözüyorlar. Olaya dayalı edebi türlerde geçerli olduğu kadar düşünceye dayalı didaktik türler için de geçerli bir yöntem bence. Hikâyeme, düz yazılarıma bundan da almış olmalıyım. Tiyatronun çatışmasını aldım; ne kadar başarılı olduğum ayrı, hikâyemi çatışma üzerine kurduğumu biliyorum. Sonra diyalog. Karakter. Mekân. Hepsi tiyatrodan. Tiyatrodaki gibi.

Arketip dedim de… Sadece evrensel arketipler yok. Yerli kültürün de temel istiareleri var. Hatta evrensel olanla içi içe kimi. Sözgelimi Ergenekon’dan çıkış. Mağara. Homeros’tan da bildiğimiz kimi hikâyeleriyle keza Dede Korkut. Sonra aşkî halk hikâyeleri: Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber, Kerem ile Aslı… Sonra Battal Gazi yiğitlikleri, Hz. Ali cenkleri… Hele masallar. Sonra Mevlana. Sonra Divan’ın mesnevileri: Leyla vü Mecnun, Hüsrev ü Şirin, Hüsn ü Aşk Bize ait, köklü mü köklü neler neler yok bunlarda. Bunlar da bizim klasiklerimiz sayılmamalı mı? Dedem anlatır, biz dinlerdik; bunlar klasikse eğer –ki bence öyledir- dedem gösterdi bu eşiği, atlattı da, ama sonrası kendi adımlarımladır.

Aksak topal yürüdüm. Evet, yararlanmasına yararlandım klasiklerden, ama ilişkim daha sıkı olabilirdi, olmalıydı diye de düşünmüyor değilim.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....