Menü
OKUMAK, YAZMAK VE ANLATMAK  Hece, Sayı: 185, Mayıs 2012
Hece Yazıları • OKUMAK, YAZMAK VE ANLATMAK  Hece, Sayı: 185, Mayıs 2012

OKUMAK, YAZMAK VE ANLATMAK  Hece, Sayı: 185, Mayıs 2012

 

 30 Mart 2012 akşamı Kahramanmaraş’ta Kıraathane’de gerçekleştirilen söyleşinin metni.

 

 

Adapazarı’nda bodrumlu, sarnıçlı, iki katlı, altı odalı, bahçesi envaiçeşit meyveyle ağaçlı bir evde doğdum. Dedemle babaannemin üçüncü torunları, annemle babamın ilk çocuklarıydım. Ev kunduracı eviydi. Çarşı içinde, mağaza büyüklüğünde, derin, yine iki katlı, sağlam, kâgir bir dükkânımız vardı. Üst kat atölye imiş vaktiyle, kalfalı çıraklıymış, ayakkabı yapılırmış. Bunları bilmem. Benim bildiğim, altta, giriş katında malzeme satıldığıdır.

Dedem Çorumlu. Askerlik sonrası Adapazarı’na gelmiş, Adapazarı’nın Manav denilen yerli halkından Şerife ile evlenmiş. Şehirde evle dükkân, kıyısında da bağ edinmiş. İki oğulları var, babam Mustafa Nazmi, evin küçüğü, 1919 doğumlu. 

İlk çocuğum ya, bizimkiler heveslenmişler, bana erken erken okumayı söktürdüler. Dört beş yaşlarındaydım. Zincirsiz, üç tekerlekli bisikletimle, kunduracılar, tenekeciler, sebzeciler içinde dolaşır, bir yandan da dükkân tabelalarını okurdum. Okuyacağım başka bir şey yoktu. Evde yeni yazıyla kitap hemen hiç hatırlamıyorum. Pazarları “Cumhuriyet”le “Yeni Sabah” alınırdı eve, hafta içi de dükkâna “Karagöz” bırakırdı müvezzi. Bunlara da bakardım ama tabelalardan aldığım zevki alamazdım bunlardan.

 

İlk kitap

Gördüğüm ilk kitap, Kur’an’dır. Oturma odamızda bir seccadeden az boylu ve az enli bir yer minderi uzanırdı soba arkasına doğru. Akşamları bağdaşını orada, dolap önünde kurardı dedem. Akşamı, yatsıyı orada kılardı. Yanı sıra ben. Dolap, ahşabı kirli sarı bir dolaptı. İçi tam bir çarşıydı. Her şey vardı: Tütün paketleri. Sarma kâğıtları. Biri galiba gümüş bir iki tabaka. Enfiye takımı. Ağızlıklar. İlaç kutuları. Haplar. İğne kabı. İçinde biri beşli, biri onlu iki şırınga. Küçük bir ispirto ocağı. Çakı, falçete. Kara kaplı dediğimiz alacak verecek defteri. Yanında sabit kalem. Dolabın orta boşluğunda da ciltleri kara, kapkara, sayfaları sapsarı on beş yirmi kadar kitap. Üstlerinde de el boyu Kur’an. Hep merak etmişimdir o kitaplar neydi? Nelerdi? Kur’an’ı bir eline alır, beni de bağdaşının öteki yanına, dizine oturturdu dedem. Dalda iki meyve olur, içimizden okurduk. O okur, ben de onun baş hareketinden kopya alır onu satır satır, hatta kelime kelime izlerdim. Arada durur, sorardı: “Nerdeyim?” Gösterirdim. Kucaklar, aferinlerdi beni. Uçardım.

 

Sanatkâr dedem

Bir hikâyem, “Artist adamdı dedem” diye başlar. Öyleydi. Düz anlamıyla değil, sanatkâr anlamıyla artistti. Kelime uydururdu. Alçarak, arkalıksız iskemleye “nanaço” derdi örneğin. Adını hatırlayamadığımız öteberi için “şey” deriz ya, dedem “meterek” derdi. İnat edip patlamamış mısır da “keçi”ydi dilinde. Telaffuzu kusursuzdu. Bir “ravza-i mutahhara”, bir “Mekke-i mükerreme”, bir “fahr-i kâinât efendimiz”, bir “âyet-i kerîme”, bir “Allah celle celâlühû” deyişi vardır, onun gibi bir kere söyleyebilsem cümle günahlarımın silineceğine inanırım. Ben saatlerin de hâlâ “Allah, Allah!” dediğine inanırım. Kur’an okurkenki gibi dizine alır, köstekli saatini çıkarır, zincirinden şakulünde tutar, hafif hafif sallardı. Zikirdeymişim gibi sallanırdım ben de. Kulağıma dayar, sorardı sonra da: “Ne diyor?” Öğrenmiştim. “Al-lah! Al-lah!” derdim.

Anlatırdı dedem. Bir meddah gibi sesli sesli ama taklit yapmadan anlatırdı. Önünde hilal düzen yayılır, minderdeki yıldızı dinlerdik. Kışın kimi akşamlar konu komşu da gelir, sobası çırpılardan çıtır çıtırdayan, bekletilmiş ayvaların kesilmesiyle havası birden mayhoşlaşan odamız dolar taşardı. Böyle akşamlarda annemle babaannem süpürgeliğe doğru çekilir, beni ve amcamların bizde kalan kızları Cavide Abla’mı da çeker, hilali gelenlere bırakırlardı. Bırakmazdım, öyle anlatırdı ki dedem, sedirde Salih Ağbi’nin, Tenekeci Şükrü Ağbi’nin, Âdem Ağbi’nin yanlarında erkek erkek oturmak da kesmezdi beni de kadınlar arasında bir yere gider sığışır, ağzından çıkacak olanı ilk önce almak için gözümü, kulağımı dikerdim dedeme.

 

Anlattıkları, dinlediklerimiz

Hiç rötuş görmemiş sesiyle ve seslerin hakkını vererek başlardı: “Râvîler öyle rivâyet eylemiş / Alî’nin cengini hikâyet eylemiş.” Devamı var mıydı? Ne kadardı? Sonra, her hikâye girişinde mi söylenirdi bu? Hiç hatırımda değil. Kısa olduğunu, usulen söylendiğini ve sadece “Hayber Kalesi”, “Kan Kalesi”, “Billuru Azam” gibi Hz. Ali hikâyelerinin başlangıcında, “Hikâyeye başlıyorum!” anlamında dikkat yollu söylenildiğini düşünüyorum. Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Yusuf ile Züleyha, Süleyman ile Belkıs da anlattıkları arasındaydı belki. Beni en çok heyecanlandıran hikâyeler Battal Gazi’ye ait olanlardı. Bir gecede bitmezlerdi. Televizyon cümlesi “Bizden ayrılmayın! Bizi izleyin!”in piyasaya çıkmasına yarım asır vardır. “Bu akşamlık bu kadar!” der dedem, “Devamı yarın akşam.” Gerçekten bittiğinde de: “Onlar ermiş muradına, Cenabı Hak bizleri de erdirsin muradımıza. Bu bir kıssa, mecmua kenarında kaydolunmuş, biz de gördük söyledik. Kusur ettiysek affola.” Dolaptaki kitapları hatırlardım: “Mecmua” dediği onlar olacak.

 

İlk hikâye, ansiklopedi ve sözlük

Bu evden ayrıldığımızda ilkokula yeni başlamıştım. Şubattı. Babam çekirdek ailesini toplayıp kiraya çıkardı. Kendisi de kunduracılığı bırakıp fotoğrafçı oldu. Zor yıllardı. Hem geçim derdindeydi büyüklerim hem de beni sokağa kaptırmamanın. Yeni evimiz, sakinleri birbiriyle kavgalı, karakolca, mahkemece maruf bir sokaktaydı. Eve kapatıldım. Evde beni oyalayacak bir nesne yok. Okul da hiç mi hiç cazibesiz. Üç yılda üç öğretmen gördüm. Kitap gibi kitapla karşılaşmam dördüncü sınıftadır. Bizi beşte de okutacak bir öğretmen gelir, sınıf kitaplığımız olur. Kitap dediğim de Özyürek’in özetten özet bir formalık bir broşürü. Gemi batar. Yolcular ölür. Bir çocuk olağanüstü bir çabayla su üstünde kalır, yakındaki bir adaya doğru da yüzmeye başlar. Ama adada siyah renkli, kıvırcık saçlı yamyamlar vardır. Eyvah! Çok heyecanlandım.  O yıl ve ertesi yıl başka kitapçıklar da almışımdır kitaplıktan, ama onlar hatırımda değil. Babam askeriyenin de, Arifiye’nin enstitüden dönme öğretmen okulunun da fotoğrafçısı, biraz toparlanılmış olmalı, okulun kooperatifinden tek ciltli bir ansiklopedi ile TDK’nın Türkçe Sözlük’ü alındı bana, 1955 tarihli, ikinci basım. Fakat dikkat! Alınan, ansiklopedi ile sözlük. Şiir miir, hikâye mikâye, roman moman değil. Ev hapishanemde arkadaşlarım bunlardı benim.

 

Takvimler ve Adapazarı ve yazma hevesi

Bir de takvimler. O Ülkü’nün, o Ziyad Ebuzziya’nın, hele o Saatli Maarif’in yapracıklarında ne kocaman dünyalar vardır. İlgimi en çok günün tarihi çekmiştir. Eşe dosta, konu komşuya haber salmıştık, takvim topluyorlardı bana, gelenler birkaç yıl içinde bir sandığı dolduracak kadar olmuştu. Orta ikideydim galiba, ben de yazmaya heveslendim: Aynı günün takvimlerini yan yana koyuyor, arkalarını okuyor, ortalama bir metin çıkarıyordum ama, takvimden takvime günün, ayın, hatta yılın tutmadığı oluyor, bu da canımı sıkıyordu. Bıraktım yazmayı. Bakkallara, manavlara kesekâğıdı yapılıyordu evlerde, ben de yapıyor, harçlık çıkarıyordum. Bir keresinde, verilen gazeteler arasında “Kocaeli” adlı, il yıllığı gibi bir kitaba rastladım, bizim Adapazarı da 1954’e kadar Kocaeli’nin ilçesi, kitapta Adapazarı da vardı. Ama eksikti. Tam anlatılmamıştı. Hakkı verilmeliydi. Yazmaya heveslendim yine. Bu hevesle fabrikalara gittim, tanıtıcı dergi, kitap istedim yetkililerden. Vagon’la Zirai Donatım başlarından savdılar beni. Şeker’de Kösemen soyadlı bir zat, belki müdür, belki müdür muavini, anlı şanlı bir yazarı karşılar gibi karşıladı beni, elime broşürler verdi, dahası benim önümden, “Soracaksındır!” diyerek kendi sordu, kendi cevapladı –Allah rahmet eylesin! Mülakatları tamamladım, yazmaya koyuldum. Yirmi iki, yirmi üç dosya kâğıdı doldurdum, gözüme az göründü ama Milli Eğitim Müdürü’ne gitmemi de engellemedi bu. Gelgelelim ne müdür ne de gönderdiği öğretmen ilgilendi yazdığımla, başlarından savan yetkililer –inanın- daha az inciticiydiler, hele öğretmen, öyle bir sesle, “Yazmadan önce oku, oku, oku!” dedi ki kitap kurdunu bile okumaktan soğuturdu.

 

Edebiyatla tanışma

Yine aynı yıldı, bir gün derste, yan sıradaki iki arkadaşın sıra içinde gizledikleri bir şeyi okuyup gülüştüklerini gördüm. Arkalarındaki sırada mahkeme başkâtibinin oğlu oturuyordu, beş kızdan sonra dünyaya gelmiş, üzerine titrenilen bir çocuktu, bilmediği yoktu, o da gülüşenlere güya nötr durarak katılıyordu. Ne okuduklarını merak ettim. Teneffüste söylediler: “Nur Baba” diye bir şeymiş. Çok matrakmış. Çantalarında başka bir tane daha varmış, çıkarıp gösterdiler, o da “Bizim Köy”dü. Bu daha matrakmış. “Ne anlatıyor?” dedim, başkâtibin oğlu, “Köylülerin saftaronluklarını” dedi bilgin bilgin. Uzunçarşı’da çok zengin bir kitabevi açılmıştı, öyle zengindi ki bizim şehrin okuryazarı onu hayatta tutamadı, zavallı bir yıl içinde kapandı. “Bizim Köy”ü oradan aldım, nedense yönlendirildiğim gibi, gülerek okudum. Bitirir bitirmez, Mahmut Makal’dan “Memleketin Sahipleri”ni de edindim.

 

“Rezil Dünya”

Kitapla tanışmıştım artık. Kendime göre seçim yapabilirdim. Parkın içindeki büfeye kitaplar geldiğini gördüm bir gün, yan cama yüzlerinden üst üste dizilmişlerdi, yüzlerine baka baka düşündüm. Onu mu alsam? Bunu mu? Şunu mu? Adını haletiruhiyemle pek uyumlu bulmuş olmalıyım “Rezil Dünya”yı seçtim. Yazarı Faik Baysal Adapazarlıymış, bilmiyordum. Seçimim tamamen tesadüf. Annesiyle babasının ayrılmaları üzerine büyükbabası, yanına almış torununu, okula başlayacağı zaman da İstanbul’a Saint Joseph’e göndermiş. Tatilden tatile gelmiş Adapazarı’na Faik Baysal, büyükbabasının ölümünden sonra da ayağı iyice kesilmiş. Otuz, otuz beş seneden sonra, 1984’te davetimiz üzerine eşiyle evimize geldi, misafirimiz oldu. Öteki bilmediklerimi de bu ve sonraki görüşmelerimizde öğrendim. “Rezil Dünya”ya geleyim: İlk on beş sayfasında Tığcılar mahallesi anlatılıyordu. Hatta Pamuklar ve Döner Geçit Sokakları. Anneannemlerin mahallesi bu. Annem oradan gelin gelmiş Çorumlu Mehmet Ali Usta’nın evine. Sesle okuyorum on beş sayfayı. Mekân tasviri o kadar sahici, kahramanlar o kadar gerçeğe yakın ki hayret ediyoruz. Şu manav Cavit diyoruz, bu davulcu Kenan, şu da Cazizlerin babaları… Ben o zamana kadar ders kitaplarını biliyorum bir, bir de ders kitabı gibi yazılmış takvim arkalarını, şehir monografilerini. “Bizim Köy” de öyleydi, “bir köy öğretmeninin notları”ydı. Romanla hikâye ise başka. Hayal ürünü. Uydurma. Yüze yüze adaya çıkan çocuk gibi. Gerçek bir mekândan, yaşanılandan kalkılarak da bir roman, bir hikâye yazılabileceğini, ya da şöyle: Adapazarı anlatılarak da romancı, hikâyeci olunabileceğini “Rezil Dünya” ile öğrendim ben. Ama bu bilgiyi 1972 yılına kadar da kullanmadım.

 

Tiyatro aşkı

Orta üçte, “Küçük Şehir”de bir Ermeni tüccar rolüyle sahneye çıktım. Gözüm tiyatrodan başka bir şey görmez oldu. Başka oyunlarda oynadım. 1963-68 arası DTCF’de öğrenciydim, Ankara’da oynanmış hemen bütün oyunları izledim. Mezuniyet tezim Haldun Taner’in oyunları üzerineydi, artı olarak bizim geleneksel tiyatromuzu, Brecht’in epik tiyatrosunu çalıştım, öğretmen olup Adapazarı’na döndüm, yine oynadım, oyunlar da yönettim. Ta 12 Mart’a (1971) kadar. O sıkıyönetim aylarında çok nankörlükler gördüm. Baskılarla karşılaştım. Hayata, topluma, insana güvenimi yitirmiş, kabuğuma çekilmiştim. Tiyatro kolektif bir sanat, başkalarıyla birlikte yapılıyor, tiyatroyu bıraktım. Fakat diyeceklerim var, bunları anlatmak istiyorum.  Teze çalıştığım o iki, iki buçuk yıl içinde Haldun Taner’le zaman zaman görüştük; bir gün, “Artık romanın geleceği yok, geleceğin türü tiyatro, bir de hikâye” dedi, ekledi: “İnsanlar öğle paydoslarında hem sandviç yemek hem oyun izlemek isteyecekler, o da kabare. Yahut Kadıköy’den Köprü’ye vapurla geçerken başlayıp bitirecekleri bir şey okumak isteyecekler, o da hikâye.”

 

İlk hikâyem: “Mustafa’nın Karesi”

Çok işime yaradı bu. Hikâyede yazan vardı sadece, başka biri yoktu. Bir kalemle bir kâğıt yetiyordu. İyi de iki karalamadan başka hiç hikâye yazmamışım. Türk dili ve edebiyatı eğitimi almıştım, hikâye nasıl yazılır biliyordum ama tecrübesizlik cesaretimi kırıyordu. Sonra, yirmi yedi yaşındaydım, dört yıllık öğretmendim, başarıma, bilgime inanıyordum, öyle de biliniyordum, bir dergiye yazıp göndereceğim hikâye yayımlanmazsa eğer bunu rencidelik sayardım. Sıkışık bir durum. 1972 Ocak’ında “Yansıma” adında bir dergi çıkmış meğer, sahibi Tekin Sönmez. Şair. Dergiden haberim üçüncü sayısıyla oldu. Getirttim dergiyi. Sevdim. Yenilerin de ürünlerine yer verileceği notu düşülmüştü, en çok da buna sevindim. Devamı daha sevindiriciydi. Şöyleydi: “Dergiye gönderilen ürünleri için bizden yanıt isteyen genç arkadaşların iki liralık posta pulunu da eklemelerini istiyoruz. Böylece yayımlanmayacak ürünleri, bizim yanıtımızla birlikte geri gönderme olanağını sağlamış olacağız.” İşte bu nottur “Mustafa’nın Karesi”ni bana yazdıran. Yazdım, pulla birlikte zarfa koyup gönderdim. Yayımlarlarsa ne âlâ! Yayımlamazlarsa nedenini söyleyecekler, aklıma yatmazsa itirazıma katlanacaklardı. Derginin Temmuz 1972 tarihli 7. sayısında çıktı hikâyem.

O gün bu gün tam kırk yıldır yazıyorum. Daha doğrusu anlatıyorum. Art alanımda dedem var, okuduklarım, yaşadıklarım var. Acılarım, sevinçlerim, korkularım, umutlarım…

 

Edebiyat anlatır

Edebiyatın anlatmadığına dair bir zan vardır. Tarih anlatır, coğrafya anlatır, bilim, ansiklopedi, sözlük, gazete vb. didaktik ürünler anlatır, edebiyat tarihi de anlatır, ama edebiyat anlatmazmış. Anlatan edebiyat olmuş. Sözlü geleneğin uzunlu kısalı bütün masal, destan ve hikâyeleri anlatırmış örneğin. Ne ki bugün yazılı dönemdeymişiz, edebiyat, anlatılır değil, yazılır bir şeymiş artık. Doğru, dünün hikâyesi ile bugünün hikâyesi aynı değil. Ama ikisi de edebiyat. Nedir edebiyat? Dil sanatı. Dili eğri büğrü söyleme sanatı. Yunus da öyle söyler, Nedim de, bugünün en anlatımcı yazarı da. Ondandır zaten Yunus’un dili olsun, Nedim’in dili olsun, dönemlerinin ferman, tarih veya salname dilinden ayrıdır. Nasıl ki bugünün tarihi romanlar yazan yazarı da İlber Ortaylı’yla aynı dili kullanmaz.

Fark nerde? Dilin kullanılışında. Edebiyat, ekmeği ekmek’le anlatmaz, diyelim pamuk’la anlatır. Tersini örnekleyelim: “Ceviz ağacı, kerestesi ve meyvesi ile kıymetlidir.” Bir ağaç bilimi (dendroloji) kitabından alınmış sanki bu cümle. “Ceviz ağacı”nın ceviz ağacından başka bir anlamı yok burada.  Peki, ya şu satırlarda: “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda / Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”

Diyeceğim, edebiyat da anlatır, metafor üzerinden anlatır.

 

 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....