Menü
KÜRT  Hece, Sayı: 190, Ekim 2012
Hece Yazıları • KÜRT  Hece, Sayı: 190, Ekim 2012

KÜRT  Hece, Sayı: 190, Ekim 2012

 

 

Orta ikideki öğretmenlerimizin hemen hepsinin adlarını, soyadlarını, hem de o günkü tazelikleriyle söyleyebilirim. Biri hariç. İş bilgisi dersimize gelirdi. “Kürt” derlerdi, biz de “Kürt” dedik.

Çok ilginçti, hâlâ bile bende hayret ve hayranlık uyandırır. Cilt yaptık o sene. Sene? 1957-58. Tel kıvırdık, tel bağladık. Mukavvadan kutular. Ambalaj kâğıtlarını birtakım sularla şeffaflaştırıp abajurlarımıza şapka kıldık. Ebru bile –evet- “Victoria” marka toprakboyalarıyla renklendirilmiş gazlı suya kâğıt basıp ebru bile yaptık o sene. Bunlar on üç, on dört yaş için ilginç uğraşlar. Ama andığım ilginçlik bunlarda değil, Hoca’da.

Yaygın model, sınıfa girer, yoklama yapar, önceki hafta istenilen malzemeyi getirmişsinizdir, önünüzdedir, onları kontrol eder, getirmeyene eksi verir, sonra “Hadi, başlayın!” der; biz mukavva nasıl köşelendirilir, tel tele nasıl tutturulur, bunu keşfe çalışaduralım; kendileri kürsüye yerleşir, pencereden dışarı bakarlar. Dışarısı Atatürk Parkı. Bütün limitiyle yeşil. Uzakta, şimdi Bulvar olan yerde, Adliye. Sağında Belediye Bahçesi. Parkın sol başında, geçmişin Halkevi, o günün Ticaret Lisesi, bugünün Büyükşehir Kültürcülük Merkezi. Hepsi görülür. Okulun üst kat sınıflarından, Ticaret’in karşısındaki Meserret Oteli bile görülür.

Hoca, müstesnalardan. Üzerine birtakım tellerin tutturulmuş olduğu, aşağı yukarı 40x60 ölçülerinde, başparmak kalınlığında, ama hafif sandığım bir tahtayla gelir, onu kürsüye bırakıp bir ivediyle sınıftan çıkar, aynı ivediyle döndüğünde elinde bu kez tencere büyüklüğünde çinko bir kap olurdu. Yokluğu sırasında kürsü başına toplanır, o telli tahtaya, “Bereketli Topraklar Üzerinde”ki Orhan Kemal köylülerinin gazocağına baktıkları gibi bakardık. Nedir bu?

Çinko kapta mıncık mıncık edilip suya batırılmış kâğıtlar olurdu. Un beyazıydı su. Uçurtma hamuru gibi bir şey. Biz sıralarımızda oynardık, Hoca kürsüde bunlarla oynar oynardı. Yedeğinde gazeteler de getirmiştir, arada onlardan koparır, çinkoya katar, ne zaman ki kıvamını bulur karışım, oynamayı bırakır, bir kuyum ustası dikkatiyle telleri harçla doldurmaya başlardı. İnceli kalınlı. Çok geçmez, o eğri büğrü tellerin yerini hamurdan, kâğıttan adamlar alırdı. Ya harman döven köylülerdir bunlar, ya taş işçileri, ya örsleri başında iki demirci… Ya da törensel bir oyun içinde bir kızla bir oğlan.

Adı yoktu Hoca’nın. Ama tevatürlüydü. Çabuk kızarmış. Kızdı mı gözü bir şey görmezmiş. Adeta delirirmiş. Bir sınıfta pense atmış bir çocuğa, hem de ta kürsüden. Çocuğu dara dar yetiştirmişler hastaneye. Öyle miydi gerçekten? Evet, kızardı, elimizden çok çenemiz çalıştığında, uyarısını defalarca iplemediğimizde, hamurunu bırakıp sıramıza kadar geldiği de olurdu. Ama vurmak ne söz! Ağzını bile bozmazdı. Ahmet Dalkır’dan çok dayak yedik. Çok “Eşek! Köpek! Hayvan!” olduk. Ama sanatkâr Hoca’mız, sıramıza kadar gelir, gözlerini iri iri açmakla yetinirdi sadece. Bir şey vardı onu durduran. El kaldırmaktan alıkoyan. Ahmet Dalkır’ı, Yusuf Ulusoy’u, Şahin Köktürk’ü durdurmayıp onu durduran bir şey.

Parkın girişinde, Adliye’ye bakar bir büfe yer alır: “Altınok”. Bir gün para verdi Hoca, “Büfeye git, ‘Varlık’ın yeni sayısı geldiyse bir tane al” dedi. “Varlık! Varlık!” diye yineleye yineleye gittim. Gelmiş. Kitaptan büyük ama kitaptan çok ince bir şeydi. Kapağında, orta yerde, insanları bizim Hoca’nın insanlarını hatırlatan bir çizgi resim vardı. Allah Allah! Hoca resim de mi yapıyordu?

2004 yılıydı. Tanıl Bora, “Taşra ve Aydınları” üzerine, Adapazarı özelinden kalkarak bir yazı yazmamı istedi benden –“Taşraya Bakmak”ta yer alacaktı. Hoca’dan söz etmek istedim. Utandım. Adı yoktu çünkü Hoca’nın. Hüsnü Gürsel’e sordum. Merhum, bir iki ad verdiyse de kesinleyemedi. Ama kendisinden öğrendiklerim oldu: Elazığlıymış Hoca. Akademi mezunuymuş.  Elazığ merkezindeki havuzun freskleri onun elinden çıkmış. Heykelleri varmış. Anında Elazığ Belediyesi’ni aradım, derdimi anlattım. Öğrendim: Nurettin Orhan’mış adı. Harput’taki Belek Gazi heykeli de onunmuş.

Adını böyle mi öğrenmeliydim Hoca’nın? Hayır! Unutmuş değilim. Hatırlatılmış da değil. Hiç gerekmemiş adı. Hiç dememişim. Neden ama? Neden? Öğretmenler içinde neden bir tek onun adı yoktu? Utandıkça utandım. O günden beri yeri gelmiş, gelmemiş demeden anlatıyorum bunu. Ayıbımdan ayıbımı anlatarak arınmak istiyorum galiba.

Peki, bir ben miyim ayıplı olan? Bir ben miyim arınması gereken?

Verili bir dil içine doğduk. Sormadan, sorgulamadan kullandık bu dili. Oysa “kuyruklu Kürt” hakareti vardı bu dilde. Sonra, “alavere dalavere Kürt Memet nöbete” kurnazlığı. Niçin kullanılır bu? İş ve hizmetleri arkasız insanlara yüklemekten sevinç duymak aslında zavallılık değil midir? Hele, şu bir taşla iki kuş vuran deyime ne buyrulur? “Çingene çalar, Kürt oynar.”

Bu kemiksiz dille kirlendik işte biz. İsteyen “Kürt” desin, isteyen “Demokratik”, fark etmez, bilelim ki “Açılım”, bir fırsattı. Hızla arınmak için fırsat. Başarılmalıydı. Kirlenmemişler var şüphesiz. Sözüm onlara değil. Başarılmalıydı derken –inanın- ben ve benim gibiler aklımdan geçmekte sadece.

                                                                                           Yeni Sakarya,3 Kasım 2009; Hece, Sayı: 190, Ekim 2012                

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....