Menü
YAZARIN MEKÂNI  Hece, Sayı: 183, Mart 2012
Hece Yazıları • YAZARIN MEKÂNI  Hece, Sayı: 183, Mart 2012

YAZARIN MEKÂNI  Hece, Sayı: 183, Mart 2012

 

 

 

Kim yazdı, nerde okudum? Hatırımda değil. Anlatan, Márquez’i anlatıyordu hayranlıkla. Gömülmüş kâğıtlara, silmeden, karalamadan, hiç ara vermeden, başını da kaldırmadan yazmış da yazmış Márquez en az yarım saat. Mekân, belli ki kamuya açık bir yer, belki bir kafe. Ağaç altı. Masa. Sandalye. Aziz Nesin’in de mekân ayırt etmeksizin her yerde, vapurda bile yazdığı bilinir. Akıl erdirdiğim alışkanlıklar değil bunlar. Herkesin önünde nasıl yazılır? Her gün veya haftada üç dört gün, ortalama iki yüz sözcükle ve paragraf oluşturmayan cümlelerle yazan köşecileri anlıyorum. İçlerinde yazısını misafirleriyle konuşurken yazan, baskıya son dakikada yetiştirenler varmış hatta, onları da. Mısra da mırıldanılır kalabalıkta –Arif Damar’da görmüşlüğüm var. Ama öykü, roman, oyun nasıl yazılır? Köşecilerin bile her yazılarını öyle dar zamanda yazmadıklarını düşünüyorum. Hakkı Devrim’in pazar yazıları mesela enine boyuna yazılardı, herhalde bir çırpıda yazılmamışlardır. Márquez ne yazıyordu açıkta acaba? Diyelim bir öykü. Diyelim “İyi Kalpli Erendira”. O an mı doğmuştu yazdıkları? Değilse, zihninde taşıdıkları, o sırada ve orada dökülmeye başladılarsa kâğıtlara, yazar, kendine ait bir zamanda ve kendine ait bir mekânda sayılmaz mı artık? Hem yazmadan önce de öyle değil miydi? Aziz Nesin TYS başkanıydı, Vakıf’la meşguldü, toplantılar düzenliyor, kongrelere katılıyor, gezilere çıkıyordu, 1979’da kitabevime de, imza gününe geldi Alpay Kabacalı, Tekin Sönmez, Ruşen Hakkı ve İsa Çelik’le. Yazarken hiç görmedim. Ama uğraşları arttıkça kitapları da artıyordu. Diyeceğim, yazar, zihninde yazıyordu önce, masadaki gördüğümüzdü.   

Okumaya gelince… Şairlerin pek okumadıklarını düşünürüm ben. Yazarları okurken çok gördüğüm, ne okuduklarını çok iyi bildiğim için söylemiyorum; haklarını yediğim şairler vardır elbette, bağışlasınlar beni, haklarını helal etsinler, benimki bir zan sadece. Okuyan bir yazar da zihnimde bulunmuyor doğrusu. Süleyman Demirel’i hatırladım: Adapazarı’na gelmiş, Ticaret Odası’nda konuşmuştu, hayret etmiştim: kürsülerden yerel dille konuşan o köylü Demirel’den eser yoktu. Düşüncesiyle düşüncem iğne başı kadar bile buluşmuyordu ama Demirel’in hangi kaynaklardan beslendiğini, neler okuduğunu merak etmiştim. Bir şehir efsanesi değilse eğer, kütüphanesine misafir almadığını öğrendim. Benzer bir anekdot da Sait Faik’le ilgilidir. Kısa süren zahire ticareti sırasında Yağ İskelesi’ndeki işyerine bir yazar arkadaşı gelir, Sait Faik yazıhanede kitap okumaktadır, Fransızcadır, kapatır, ters çevirir kitabı, kaldırır. Salah Birsel’de okumuştuk galiba. Yaşadığını değil de dinlediğini yazmıştı sanırım. Edebiyatçılar da mutfaklarını göstermekte siyasetçiler kadar isteksizler bence. Evimle kitabevim arasında kapalı pazar var, çarşılar, pasajlar var, her öğlen, her akşam, işinde gücünde olan yahut alçarak oturaklara oturup yârenlik eden insanlar arasından geçerim. Kimileyin yerel, ulusal bir gazeteye kendini bir başına kapatıp, kaptırıp okuyana rastladığım da olur. Hayran olmamak ne mümkün! Bir yazarı böyle bir fotoğrafla hatırlamayı çok isterdim.

Pardon! Yok değil var: Sabahattin Eyuboğlu. 12 Mart’ta (1971) TKP üyesi oldukları iddiasıyla içeri alınanlar arasındaydı, diğerlerinden hatırladıklarım: Masis Kürkçügil, Osman Saffet Arolat, Şiar Yalçın, Vedat Günyol… Kitap önceleri yasaktı, sonra serbest bırakıldı; Neclâ –henüz nişanlıyız-  annemle her pazartesi, perşembe geliyor, gelirken de polisin aramada götürmeyip bıraktıklarından –ki Maarif Klasikleri oluyorlardı bunlar daha çok- getiriyordu. Zaman zaman da istediğim yenileri. “Parasız Yatılı”yı Kartal-Maltepe 2. Zırhlı Tugay Cezaevi’nde okudum. Ranza tepelerinde ders çalışırcasına okuduğum dün gibi hatırımda. Her bir öykünün röntgenini çıkardım adeta. Bu kitap Füruzan’dan imzalıdır; nasıl’ı şöyle: Ziyaretçiler nizamiyeden cezaevine askeri araçlarla ve beşer onar kişilik gruplar halinde taşınıyorlardı, Füruzan da İlhan Selçuk’u ziyarete geliyordu zaar (zahir’in bizim yereldeki hali, avamcası, şivelisi), birinde yan yana düşmüşler Neclâ’yla, şunlar yazılıdır: “Arkadaş Nejla için dostlukla Füruzan 29-Haziran-971”. Eyuboğlu’nu anlatacaktım, daldım gittim, ranzama döneyim. Eyuboğlu birkaç ranza ötemdeydi, o da üstte yatıyor, gündüzlerini sohbetle geçirdiğinden olacak akşamları uzanıp hiç ara vermeden, başını da kaldırmadan, sağa sola bakınmadan okuyor da okuyordu. Vakit ilerleyip geceye devrilip ışıklar söndürüldüğünde de. Madencilerdeki gibi başa bağlanır pilli bir lambası vardı Eyuboğlu’nun, onu takınır, onunla okurdu. Artık kendine ait odasındaydı. Işıklı daire içindeki ışıklı profiline, ışıktan kitabına bakar bakardım. Kitaplılardan biri de Oktay Kurtböke’ydi, kitaplarını tedavüle de sokardı, içlerinde yabancı olanlar da vardı, daha çok Eyuboğlu’nun ilgisini çekerlerdi haliyle. Bunlar da okuma. Ama bunlar şartların dayattığı okumalar. İstisnalar. Günlük hayatta böyle olmuyor. Tekin Sönmez’le, Kerim Korcan’la, Faik Baysal’la beraberliklerim haylidir. Adapazarı’na gelmiş, evimizde misafirimiz olmuşlardır. Baysallarla Korcanlara birer kez, Sönmez’e pek çok benim de gitmişliğim vardır. Kendilerini ne okurlarken gördüm ne yazarken.    

Peki, ben görüldüm mü? Görünüyor muyum?

Dışarda hiç yazmadım. Evimin dışında. Yani odamın. Laptopum yoktur. Eş dost hayret eder olmadığına, bütün yazarların varmış, bana da önerirler. Ben de onlara hayret ederim. Geziye pek çıkmam. Çıktığım da bir programa bağlı olur. Gidilir, dönülür. Ne lazım bana laptop! Evden tatil amacıyla uzaklaştığımda bile aramam. Gezmeye çıkmışsam gezerim. Yazmam. 1980’den 90’lı yılların ortalarına kadar yazları Çınarcık’ta bir akraba yazlığına gittik, daktilo dönemiydi, oraya daktilomu götürdüm. Bu ayrı. Evimizi taşımış oluyorduk bir bakıma, ben de arka odaya çekilip okuyordum, yazıyordum. Tatile kitap götürürüm. Okuduğumu da ağaç altında, deniz kenarında değil, içerde okurum, ya bir oteldeyizdir yahut bir devre mülk kiralamışızdır, odasında ve penceresi önünde. Ama tatil öne geçer bu defa da, götürdüklerimin anca beşte birini okuyabilirim. Ev dışında okuduğum tek mekân, kitabevimdir. 80’li yıllarda dükkân için haftada iki üç kez İstanbul’a gitmem gerekiyordu, trende, otobüste de çok güzel okudum. Ne? Gazete. Dergi. Harcıâlem. Dükkânda okuduklarım da bunlardır. Kitapçılığın üç aylarında, mayısta, haziranda, temmuzda yani, işler perhizdedir, uğrayan olmaz, harcıâlemin yerini öykü kitaplarıyla denemeler alır o zaman. Edebiyat öğretmeni bir arkadaşım anlattıydı –Mehmet Bozoğlu. Öğrenciliğinde, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Aksaray’daki “Kitap” adlı kitabevine gidermiş. Bir gidişinde söylemiş istediği kitabı; Şair bir başınaymış, daktilo başında yazmaktaymış, üşenmiş kalkmaya herhalde, belki de bölünmeyi göze alamamış, dipte, üstte bir rafı gösterip, “Kitabın orada” demiş, “Merdiven de şurada, çık al; yan yana iki tanedirler, ikincisini de bana getir.” Böyle hoşlukları olur okuryazar kitapçının. Ben de mesela Emre oğlum dükkânda değilse, bir şey okumaktaysam,  var olan bir şeye –kırtasiye olur bu- çok kolay “Yok!” deyiveririm. Sonracığıma, kitapları eğip bükenlere, otuz dereceden fazla açıyla açıp karıştıranlara söylendiğim olur. Ve başka tersliklerim. Anlatılır bunlar.    

Evde okur, evde yazarım. Hatta odamda. Yazarlığımın ilk yedi sekiz yılında oturma odamızı, yemek masamızı kullandım. Akşamları yazdım. Dükkândan değil çocuklara ve Neclâ’ya ait zamandan çalıyordum. Odam 1980’den beri var. Dükkâna öğleyle giderim. Bunun dışında hep odamdayımdır. Masada. Bilgisayar başında. Kalktığım olur, ya kahve ve sohbet saatimizdir yahut koltukta okumak istemişimdir. Neden hep oda? Yazarken çok kalkarım, çok çay içerim, çok kitap karıştırırım. Sıkıntılı bir süreçtir. Bu görülsün istemiyorumdur belki. Okurken, hele derin okurken de işaretlediğim yerler, aldığım notlar olur mutlaka, bunları klasörlere işlerim. Dışarıda olacak işler değil bunlar… diyecektim ama diyemeyeceğim. Aklıma bakın ne geldi: Depremden yirmi iki ay sonra girebildik evimize; bu dönemde yazdıklarımı –“E” dergisindeki “Öykü Noktası” yazılarını mesela- çadırlarda, yastık üstlerinde veya emanet mekânlarda yazdım, “Ömer Seyfettin”in iki bölümünü de bir atari salonunun üst katında, gürültü altında. Oralarda da okudum.

Yazılıyor, okunuyor demek. Kestirmesi, bir dertle sahiden dertlenmişseniz eğer, mekân, zaman bağlayıcı olmuyor.

Hece, Mart 2012, Sayı: 183

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....