Menü
DOKUNAN KONSER  2 Şubat 2013
Ada'dan • DOKUNAN KONSER  2 Şubat 2013

DOKUNAN KONSER  2 Şubat 2013

 

 

27 Ocak. Pazar.

Hafta içinde Facebook’la, Twitter’la ilgilenmem sabahtan oluyor; pazarları ise günün sonunda, bazen hiç. O gün Sakarya Musiki Derneği’nin konseri var Üniversite’nin Kültür ve Kongre Merkezi’nde, akşam yemeğini Kırkpınar’da, Titiz’de yiyip konsere geçeceğiz, ne var ne yok diye internete girdim, Sezai Matur’un twitini gördüm: “Sevilen işadamı Yaşar Kıratlı vefat etti.” Nasıl acı bir haber! Sevdiğim değil, çok sevdiğim insanların başında gelir Yaşar. Ayrıca yazarım. Düşünün böyle bir arkadaşa son görevimi yapamıyorum.

İlk bölüm hicaz şarkılarındı, ikincisi nihavent ve uşşaka ayrılmıştı. Hepsi birbirinden güzel yirmi eser. Refik Fersan’ın hicaz peşrevinden Sadullah Ağa’nın bestesine geçildi: “Nideyim sahn-ı çemen seyrini cânânım yok / Bir yanımca salınır serv-i hırâmânım yok”. Peşinden, programda yazılı olmayan bir Şevki Bey: “Ülfet etsem yâr ile ağyâre ne / Yansam âteşler gibi dildâre ne / Ben helâk olurum mürüvvet-kâre ne / Ülfet ister gönlüm ammâ çâre ne”. Onu Rifat Bey izliyor: “Gülşen-i hüsnüne kimler varıyor.” Sonra üç solist: Vecahat Koç, Mehmet Kabak, Ayşe Uğurlu Binici; üç şarkı: “Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok”, “Hastayım yaşıyorum görünmez hayâlinle”, “Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek”.

Bunlar olsun, öteki hicazlar, yahut ikinci bölümdekiler olsun, bitişlerdeki türküler bile bir başka dokundu o akşam. Hele bir “hastayım” seslendirildi ki yumuşak mı yumuşak, sanki ney üflenmektedir uzaklarda bir yerde; “yaşıyorum”la birlikte sazlar da katılır, katılır da hasta “belki bir gün gelir diye” ve “ümit ile” beklemeye bilmem ne kadar durur? Dayanır mı? Nihavendin ağırı, galiba, “Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben hâlime”. Uşşakınki Şükrü Tunar’dan: “Kalbimi bezlederim minnet ü zevkle dilesen / Bir muhabbet kuşu da ben olurum sev diye sen”. Çok dokundular. Bir yanım ordaydı, bir yanım dışarıda. Çekelediler birbirlerini.

Tiyatromuzun köşe taşı oyunlarından “Köşebaşı” sokakta, üç yol ağzı bir köşebaşında geçer, mahallenin bir gününü anlatır. Fakat olup biten içinde üç olay vardır ki öne çıkar, seyirciyi çelişkilere sürükler. Üç evin birinden cenaze kalkar, birinde düğün vardır, bir evde de bir bebek dünyaya gelir. Ahmet Kutsi Tecer “Hayat budur: doğum, düğün, ölüm” der sanki. Evet, öyledir. Fakat akıl kabul etse de, bunu yüreğin kabul etmesi kolay değil.

Oysa müzik açısından öyle güzel bir geceydi ki! Dernek’in titizlikleri var. Sunucuların dilleri pürüzsüz olacak. Koro uyumlu. Sazlar usta. Ve istisnasız hepsi alçakgönüllü. İhsan Yavuz Dilaver zaten şefliğiyle de, aşağıdan alan kişiliğiyle de bir abide isim. Dernek’i bilen bunları da bilir.

O akşam bunların dışında gördüklerim oldu. Bunca lafı oraya gelmek için ettim. Bilmem bir amatör koro daha var mıdır Dernek’inki gibi kendine güvenen? Eski şarkıların sözlerini bugün aktifimizde olmadıkları için hakkıyla söylemek kolay değildir. O “sahn-ı çemen”ler, “serv-i hırâmân”lar, o “dildâr”, o “mürüvvet-kâr”, hele ki “Kalbimi bezlederim minnet ü zevkle dilesen” her koristin ağzında ayrı bir fonetiğe uçar. Uzun sesler kısalır, kısalar uzar. Korodakiler de farkındadır bunun, bu yüzden sesler düşüktür, çıkan sesler de uğuldar.

Aman ya Rabbi! O ne ses öyle! O ne güven! Otuzun üzerinde insan, otuzun üzerinde ağızdan değil de bir ağızdanmışçasına hiç falsosuz, “Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime” diyor, dahası meyana gelindiğinde de sese basıyor da basıyordu: “Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbâlime”.

Ut sesini severim ben. Kanun severim. Ney elbette. Ama klarnet asla. Böyle sanırdım. Dernek’in önceki konserinde Lütfü Çalgıcı’nın bir taksimi oldu, a! sevdiğim bütün seslerin önüne geçti klarnet. Tesadüftür dedim, değilmiş; aynı klarnetten o akşam dinlediğimiz de yine pek dokunaklı idi. Hamdi Güler’lerleydik, Hamdi’ye eğildim, bunları dedim; meğer o da Kerpe’de bir kahvaltı sonrasında uzaklardan gelen, muhtemelen bir garibin gönderdiği sesi unutamazmış. Onun klarnet sevgisi de böyle başlamış.

Alçakgönüllü olduğunu söyledim Dernek’in. Sadece alçakgönüllü değil vefalılar da. Önceki konser bir dönem hocaları olan Kemal Ersin’e ithaf edilmişti, derneğe yıllarını vermişlere teşekkür plaketi sunulmuştu. Bunlar yine oldu. Ama konser sonunda, bidaha! bidaha! alkışlarını kabul edişleriyle de ihya olduk, yeniden doğduk. Geçen yıl kaybettiğimiz Berkant’tan “Samanyolu”nu seslendirdiler program dışı, Neşet Ertaş’tan da “Nar danesi”ni.

Vefa da bir çeşit alçakgönüllülüktür ve alçakgönüllülük sanatın da galiba birinci şartıdır.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....