Menü
MİZAH VE BAŞINA BUYRUKLUK  Varlık, Sayı: 1199, Ağustos 2007
Diğer Yazılar • MİZAH VE BAŞINA BUYRUKLUK  Varlık, Sayı: 1199, Ağustos 2007

MİZAH VE BAŞINA BUYRUKLUK  Varlık, Sayı: 1199, Ağustos 2007

 

 

“Varlık” dergisinin şu sorusu üzerine yazıldı:

 

Edebiyatımızda, mizahi (gülmece) unsurların giderek azaldığı ve ayrıca yeni gülmece yazarlarının da yetişmediği yönünde yaygın bir kanı var. Bu durumun edebiyatçıların giderek içe kapanmasından, toplumsal alanla yüzleşmekten kaçınmasından kaynaklandığı; böyle bir edebiyat ortamında Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Muzaffer İzgü gibi topluma mal olmuş yeni gülmece yazarlarının yetişemeyeceği ileri sürülüyor.

 

Öte yandan, Metüst, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz gibi; karikatür, tiyatro vb alanlarda tanındıktan sonra gülmece türünde anabileceğimiz yapıtlar üretmiş ve geniş bir kitleyle buluşmuş isimler de var.

 

Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

“Mizahçı”, “mizah yazarı”, hatta “mizah öyküsü”, “mizahi roman” gibi ifadeler günlük dilde çok kullanılmalarına rağmen bana tuhaf gelir. Çünkü şiir, öykü, roman bir türdür; mizah tür değildir. Mizah bunların bir unsuru olabilir. Olmayabilir de. Nihayetinde yazarla, yazarın hayata bakışıyla ilgilidir.

Tam 21 yıl önce, bir mizahçımız, mektubuma mektubunda şöyle yazmıştı: “Mizah önce güldürür, sonra eğer bir de düşündürüyorsa veya bir şeyler söylüyorsa işte o zaman mizahtır. Hiçbir şey söylemeyen ama güldüren bir yazıyı ben, birçok şey söyleyen ama güldürmeyen bir mizah yazısına tercih ederim.”

Kastedilen –sanırım- kahkahalarla gülmedir. Burada –yine sanırım- öncelik mizahtadır. İyi ama ha ha’dan hı hı’ya, hü hü’ye kadar da çeşit çeşit gülme var. Yanılmıyorsam, öncelik yazıdadır. Yazıya bakılır. Şöyle ki bir yazı önce yazı olmalı, öykü olmalıdır. İçinde mizahın yer alıp almaması ayrı bahis.

Mizaha ayrıcalık verildiğinde mizahçı alıp başını gidiyor. Bu söylenir mi, yapılır mı, bu adam alaya alınır mı demeden söylüyor, yapıyor, alaya alıyor. Sanatsal denetim kalkmış çünkü. Mizah, eserin unsuru olmaktan çıkmış. Güldür de, nasıl güldürürsen güldür’e gelinmiş. Oysa Selahattin Hilav’a referansla: “Batının büyük yazarları (Gogol, Tolstoy, Kafka vb.) ‘ayrıca’ değil ‘aynı zamanda’ mizah yazarlarıdırlar.” (Edebiyat Yazıları, Yapı Kredi, İstanbul, ikinci basım: 1995, s. 14). Kundera da “romanın kuramsal düşünceden değil, mizahi düşünceden” doğduğunu söylemez mi?   

Aziz Nesin’in, Rıfat Ilgaz’ın ve Muzaffer İzgü’nün mizahı –evet- her zaman eserle bu rütbe buluşmaz.  Lakin buluşmadığı zaman bile başına buyruk değildir. Eser dikkate alınır hep. Yazarlık kişisel ve toplumsal sorumluluk ve yazı sorumluluğu demektir. Kimliğini bu bileşkeden alır. Bu da eserde somutlanır. Bu üç isimde bunu görürüz. Yoksulla, hastayla, körle dalga geçmezler. Yoksullaştıran düzendir, onun sağlıklı hırsızları, bakar körleridir dillerine doladıkları. “Mukavvâ” diyen adama gülünür mü? Ya da: Kimler güler? “Mukavva” diyenler. İyi de nedir “mukavva”? Kalıp. Kural. Yani, düzen. İktidar. Mesele iktidardaki çarpıklığı göstermekte. Mizah, “mukavva” demesini bilenlerin neler bilmediklerinde asıl. “Mukavva” üzerinden kurdukları iktidarda. Mizahçı bunu gösterecek.  

Aziz Nesin’in, Sabahattin Ali’nin ve Rıfat Ilgaz’ın “Marko Paşa” ve devamı Paşa’lardan başka paşalarla dostlukları olmuş mudur? Çetin Altan da oyunlarını izlemeye üniformalarıyla gelip ön sıraya da yerleşen generallerden söz eder. Hamasete aykırılık varsa kulak çekecekler zaar (zahir’in avamcası). Şimdiyse paşalar gülmek için gidiyorlar mizahçıya. Gülüyorlar da. Neler anlatılıyor, nelere gülünüyordur acaba? Faili meçhuller, Susurluk, Şemdinli vesaire, ve benzerleri, ve diğerleri var da hani, demem ondan.

Değişim stand-up’çılarla başladı galiba. Stand-up=Ayaküstü gırgır. Sokakta yapılanı da “geyik”. Meddahlara bağlarlar ama tek kişilik gösteri olmalarından başka benzerlik yoktur aralarında. Meddah, hikâye anlatır. Kısmen taklit yapar, aktörlük eder. Mizah, hikâyede varsa vardır. Olması şart değil. Bugünün şovmen’i, kelimenin tam anlamıyla “mizahçı”. Güldürmekten başka derdi yok onun. Bu da iktidarı besliyor. Güçlendiriyor.

Stand-up’ların ardından talk-show’lar geldi. Dışardan apartılmış yarışmalar. Yabancısı ve güya adaptasyonuyla sit-com’lar. Yazılı basınsa magazin ekleriyle zaten hazır. Yeniliği popüler kültür. Kim kiminle hikâyeleri. Sabun köpüğü. Güneş kremi. Yaşananlar neoliberalizmin yükseliş sürecinden bağımsız düşünülemez. Küresel iktidar bunlarla taban oluşturuyor. Kürenin tek kutupluluğu yalanıyla gelinen sonuç da ortada. 1980 öncesi ABD sellemehüsselam girebilir miydi Irak’a? Hiç sıkılmadan, “Yanı sıra biz de girelim. Bir koyup üç alalım” denilebilir miydi?

Şu da var: Her şey konuşulabiliyor artık. Gırgıra alınıyor. Tabular bir bir yıkılıyor. Gülse Birsel’le de bir tabunun yıkıldığını düşünüyorum. Ne demek kadının mizaha el atması! Tamam, “Avrupa Yakası” –ki izlediğim tek dizi- sistem içi mizahın sularında yüzmekte. Hele Gaffur... Görünüşte ezilenlerin temsilcisi. Oysa ne kendiliğinden sınıf bilinci var onda ne de kendisi için. Yılbaşı gecesi TRT’de Sezen Aksu tarafından ağırlanması da zaten böyle olmadığından değil mi? Yine de umutluyum. Bu rahatlığın, böylesine serbestliğin mahallelerdeki Nasrettin Hoca’ları, Karagöz’leri tetikleyeceğine inanıyorum.  

Kolay değil gerçekleşmesi. Çeyrek asırlık ölü toprağı var üzerimizde. Ayrıca genç kızlar güzellik, erkekler çapkınlık peşinde. Sözcük sayıları da 200. Mizahı, edebiyatı bırakın, ağız tadıyla bir televizyon programı bile yapılmaz bunlarla. Birbirleriyle ancak cahillikte yarışabilirler. Düşününüz: Semra Özal’ı sanatçı sanıyorlar. Elvis’i duymamışlar. Hitler’i bilmiyorlar. Kenan Evren? diyorsunuz. Öyle sarışın sarışın bakıyorlar. Allah muhafaza! Ya bir de bilseler, bir de övselerdi, daha mı iyiydi? Haksız mıyım gençlerden umutlanmakta?

Artı olarak: Yahu bu genç kızlar güzellikleriyle çıktılar ekrana. Öyle çağırıldılar. Biz de öyle kabul ettik. Neden bilgileriyle yoklanıyorlar şimdi? Dalga geçilecekse, kucağına kedi alıp, “Ama bu havlamıyor!” diyenle dalga geçmeli.

Şaka bir yana, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Muzaffer İzgü kolay günlerde mi yetişti? Keza eseri büyük manasıyla mizah olan Tanpınar ve Oğuz Atay? Bu süreç de isimlerini yaratır. İşte Orhan Pamuk, Elif Şafak, Perihan Mağden... Değil mi ki bu hamaset sürecinde varlar, öyleyse yenileri de gelir. Hem mizahçıları da gelir.

Varlık, Sayı: 1199, Ağustos 2007

 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....