Menü
AŞK VE BEDEN  Dünyanın Öyküsü, Sayı: 6, Aralık 2012-Ocak 2013
Diğer Yazılar • AŞK VE BEDEN  Dünyanın Öyküsü, Sayı: 6, Aralık 2012-Ocak 2013

AŞK VE BEDEN  Dünyanın Öyküsü, Sayı: 6, Aralık 2012-Ocak 2013

 

 

Derginin şu iki sorusuna cevap olarak yazıldı:

Öyküde aşk izleğiyle sıklıkla karşı karşıya gelmemize rağmen, sizce neden aynı sıklıkta beden öyküleşmiyor?

Öykülerinde aşk ve bedeni işleyen yazarlar kimlerdir?

 

Gerçekten öyle: Öyküde aşk izleğiyle sık sık karşılaşıyoruz da beden o ölçüde yer almıyor. Anlatılan, bedensiz aşk oluyor hep. Şaşılası bir durum mu bu? Bugün için, öyle. Ama geçmiş için değil. Osmanlı’nın kendine özgü bir yapısı var: Toprak, mülkiyeti devletin olup dirlik denilen bir düzen içinde parçalara (tımar, zeamet, has) ayrılmış, yönetimi de askerlere (Seyfiyye) verilmişti. Reaya, yönetilen/çalışan sınıftı; dirlik sahipleri eken biçen köylüden vergi topluyor, gelirine göre tespit edilen sayıda silahlı askeri de savaş zamanı orduya gönderiyordu. Diğer yönetici iki sınıf, İlmiyye ile Kalemiyye. İlkine, din işleriyle uğraşanlar: kazaskerler, kadılar, müderrisler ve şeyhülislam girer. İkincisi de bürokratları anlatır. Ekonomi köylerde tarıma, şehirlerde çarşı/bedesten sosyolojisine, yani küçük el sanatlarına dayanır. Kapalıdır. Düzenin temel dayanaklarının başında Adalet, Devlet ve Şeriat gelir. Şeyhülislam, rütbece sadrazama eşittir,  devlet kararlarının İslam’a uygun olup olmadığına bakar. Divan-ı Hümayun da kapalıdır. Böyle midir? Böyle değilse bile bu izlenim verilir. Buna uyulur. İşte Divan şiiri: Bedensizdir. Halk edebiyatımız –ki gerçekliğini vurgularken fazlasıyla keyifleniriz- onda bile sevgililer beraber yatamaz, vuslata eremezler. Her iki edebiyatta da vuslat ertelenir; aşk soyuttur, platoniktir, dahası ilahi olanla da mutlaka buluşturulur.

II. Mahmud’la, hele Tanzimat’la, “Beden bedeni taşıyanındır” fikri yerleşmeli idi. Yerleşmez. Düşünün, modern anlamda tıp okulu 1827’de kurulur. Ancak, cerrah eğitimi için şart olan teşrih (anatomi) derslerinde şema ve resim kullanılır sadece, kadavra yoktur. En eski teşrihin (otopsi) tarihi 1840’tır; derslerin kadavralar üzerinden görülmesi izni de 1841’de çıkar. Çıkar da “artta kalış” (surviance) günlük hayatta Cumhuriyet’ten sonra bile devam eder: Kişi alışkanlıklarına tutsak, bedenine yabancıdır hâlâ. Devlet de kimi politikalarını beden üzerinden yürütür: Şapka Kanunu, kürtaj yasağı, kıyafet yönetmelikleri vb.

Edebiyattaki bedensizlik beden yokluğunu anlatmaz. Beden klasik edebiyatımızda da, Cumhuriyet’in ilk yirmi beş yılında da vardır; ne ki devletin ve toplumun normlarına uygundur, yahut şöyle: aşktan ayrıdır. Sanırım, bu muhafazakârlığı öyküde kıranlar –Leylâ Erbil’le Demir Özlü’yü hatırlıyorum- 1950 Kuşağı öykücüleridir. 

Bedenin el değiştirmesi küre genelinde de aynı tarihlere denk düşer: Playboy, Aralık 1953’te çıkar. Hemen peşinden doğum kontrol hapları icat edilir. Kadın Hareketleri yükselir. 60’larda Cinsel Devrim’le karşılaşılır. İsveç sineması seksi ve çıplaklığı ele alan filmler yapar, “swedish sin” (İsveçli günahı) diye ayıplansa da pes etmez. Bekâret önemini yitirir. 68 Kuşağı ile de siyasetten cinselliğe, kadından özgürlüğe ve eşitliğe bütün dönüşümler tamamlanır.

Bizdeki dönüşümün tamamlanması 80’li yıllardadır. İlk öykülerini bu dönemde yazanların içinde bedenden korkan yazar hemen hiç yok. Hepsi de ilişki neyi gerektiriyorsa onu hiç mi hiç çekinmeden yazıyor. İslami duyarlıkla yazanlar içinde de bu hürriyeti kullananlar var. Peki, sadece küresel hareketle mi açıklanmalı durum? 12 Eylül darbesiyle (1980) gelen depolitizasyonun hiç mi payı yok? Dönem yazarlarının –Özcan Karabulut hariç- siyasete hatta zayıf toplumsala bile uzak duruşları tesadüf mü? Uzatmayayım, 80’li yılların öykücülerini uslu bulurum ben; yaramazlar 90’larda ve 90’lı yıllardan sonra gelenler içinde: Ahmet Büke, Temel Karataş, Yavuz Ekinci…

Fakat, aşkla bedenin birlikte işlenmesi dendiğinde benim aklıma 80’ler öncesinden iki yazar gelir. Başkaları da vardır belki, belki yazdıkları daha da ustalıklıdır –haklarını yediklerim bağışlasınlar. Haldun Taner, bedene dokunur, bedenden korkmaz. Dokunmamak eksikliktir, böyle düşünür. Okur da sanki sezer bunu, bedenin sürprizlerini bekler. Şahikası Tuş’ta yer alan “Allergo Ma Non Troppo” öyküsündedir. Keman hocası Linowsky ile öğrencisi Mathilda arasındaki gizli ilişki aşikâr olmakla kalmaz, yanı sıra şunu da gösterir: Kadın da keman gibi bir enstrümandır, virtüöz ellere verilmelidir.

Nedim Gürsel’de beden ve cinsellik asla ihmale uğramaz. Diyebilirim ki devletin ve geleneğin mazbut bulup “100 Temel Eser” içine alacağı bir öyküsü çıksa, onda bile çağrışım yahut ima olarak bulunur. En şeditleri Kadınlar Kitabı’ndaki öyküler midir acaba?

Aşkla bedenin birlikte işlenmesinden yanayım. Yapıyor muyum? Zihin kabul etse de elin yapmayacağı işler vardır. Bu konu da galiba onlardan. Ancak muhafazakâr ahlak mıdır bunun nedeni? J. Krishnamurti –hatırladığım kadarıyla- aşkın sahiplenme ile bağdaşmayacağını söyler. Bağlanmak, kıskanmak, korkmak, zevk almak son tahlilde sahiplenmeye gireceğinden aşk değildir. Peki, nedir aşk? Nasıl gelir? Krishnamurti’ye göre, aşk, aşk olmayan her şeyi geçersiz kıldığınızda var olur. Ne olduğu sorulacak, peşinden koşulacak bir şey değildir yani. Sordunuz mu, peşinden koştunuz mu aşk olmaktan çıkar, tarif olur, ödeşme olur, alışveriş olur, ödül olur… Bu bağlamda beden de aşktan uzak tutulmalıdır. Dediği, muhafazakâr ahlakın laik ve çağdaş tekrarı adeta.

Fakat bedene mesafeli duranları da bütünüyle haksız görmüyorum. Şöyle ki bedenin çağrıştırdığı, aşktan önce sekstir her zaman. Hatta fazlası. Aşk ise seks değil. Fakat aşk sırf duygulanım, şefkat, himaye de değil, aşkın cinsel yanı da var. Taçlanışı da bununla oluyor. Yapılması gereken –sanıyorum- dengeyi korumak. Bedeni öne çıkarmamak. Yahut şöyle: Aşkı seksle karıştırmamak. Erotizmini yok etmemek.

Haldun Taner, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu (1953) ile On İkiye Bir Var’ı (1954) Konçinalar adıyla yeniden kitaplaştırır 1957 yılında. Fakat ilk kitaptan “Ablam” ile “Fraulein Haubold’un Kedisi”, ikinci kitaptan da “45 Marka Seksapil” öykülerini bu baskıya almaz. Nedeni denge midir acaba? Cevabını bilmiyorum; soruyorum sadece.

Dünyanın Öyküsü, Sayı: 6, Aralık 2012-Ocak 2013

 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....