Menü
DÜNYAYI ALÇAKGÖNÜLLÜ GÖRMEK  Son Yeni Biçem, Sayı: 45, Ocak 1997
Diğer Yazılar • DÜNYAYI ALÇAKGÖNÜLLÜ GÖRMEK  Son Yeni Biçem, Sayı: 45, Ocak 1997

DÜNYAYI ALÇAKGÖNÜLLÜ GÖRMEK  Son Yeni Biçem, Sayı: 45, Ocak 1997

 

 

Hiç unutulmamalı, öykünün en birinci çağrışımı alçakgönüllülüktür.

Ne demektir bu?

Romanı yazılamayacak an’ların, tiyatrosu yapılamayacak kişilerin, filmi olamayacak tem’lerin sanatı olması demektir. Bir tarih oluşturmaz, dramlı kişileri seçmez, gerilime yüz vermez öykü. Onun bu duruşu, tarihin, dramın, gerilimin berisinde duruşu, ona bir naiflik verir. Kimilerinin hastalık saydığı bir naiflik. Aslında ondaki, tarihe de, drama da, gerilime de derinden vakıf bir ermişliktir. Onlarla onların götürebileceği son yere kadar sanki gitmiş, gitmiş değil bir ötelerine de sanki geçmiş, sonra da sanki geriye dönmüştür, üzerindeki öyle bir ermişliktir.

Cankut Şamlı’nın, “Ölürayak” filmi ile ilgili dedikleri vardır, yıllardır unutmam; hatırladığım kadarıyla olmasın diye dediklerini aradım buldum, şöyle: “İki kanserli kişinin birlikte ölümü bekleyişleri(ne), yaşamla ve birbirleriyle ilişkilerinin bu şekilde anlatımına sinemada 1990 yılında yer yok. (...) Kişilerin umarsızlığını, tıkanıklığını, yaşam sorgulamalarını gala geceleri haricinde izleyecek seyirci zor bulunur. Bu tür anlatım ve konular artık tiyatronun işi. ‘Ölürayak’ın sağlam örülü, iyi diyalogları olan bir senaryosu var. (...) Ama sinema artık buralarda değil.” (Bakış, Şubat 1991, S.565)

Sanırım her türün bir alameti farika’sı olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyordur.

Bu, öykü için alçakgönüllülüktür; bu yüzden zanaatlarının ustası olmuş öykücülerimiz: Memduh Şevket Esendal, Sait Faik, Orhan Kemal, Haldun Taner... sonra  Oktay Akbal, Tarık Dursun K., Muzaffer Buyrukçu... hatta olaya ve gerilime dayalı öykünün ustası Ömer Seyfettin bile, evvelemirde alçakgönüllülüğün ustalarıdırlar.

Özdemir Nutku’da (Meddahlık ve Meddah Hikâyeleri, İş Bankası, s. 57) rastladım; Kâşifî, meddahlarda olması gereken özellikler arasında alçakgönüllülük ile boyun eğme’yi de sayıyor; bu, geleneğimizin, alçakgönüllülüğü, meddahın öyküsünde aramadığını göstermez de, meddahın kendisinde de aradığını gösterir bence. Bu, o zamanlar için çok gerekli olabilir. Ancak bugün, bir öykücü ile öyküsü arasında elifi elifine bir alçakgönüllülük aramak gereksiz. Çünkü öykücünün muhatabı okurdur artık, dinleyici değil. Anlatıcı ile muhatap arasına bir dolayım (kitap) girmiştir.

Alçakgönüllüler, bu yaradılış hediyesini öykülerine daha kolay, rahat ve güzel aktarıyor olabilirler. Ama öykünün ustaları her zaman onlar mıdır? Çünkü öykü ile kastedilen, bir dil haline getirilmiş alçakgönüllülüktür; yani öykü yazmak, öykü, alçakgönüllülüğün sanki ta kendisi imiş gibi bir zannı okurda uyandırmaktır. Bu da, malumdur, bir tabiat işi değil, bir duyarlığı öykünün tabiatı kılabilme, o duyarlığı estetize edebilme işidir.

Hiç süreci olmayanda, açalım: hiç tarihi, hiç dramı, hiç gerilimi olmayanda, daha açalım: hiç inişi çıkışı olmayanda anlatılabilir bir şeyler görmek... Alçakgönüllülük daha bu arayışla başlıyor. Sonrası, görüleni, yine alçakgönüllüce, ama bu kez başkaları için, okunabilir bir hale getirmek... Galiba asıl zorluk burada. Ancak, sanatının zanaatını iyi öğrenmiş bir öykücü için bu da alt edilmez değildir.

Simon de Beauvoir, “mutlu insanın öyküsü olmadığını” söylüyor. Eğer öykü sözcüğünü olayı da, dramı da, gerilimi de kapsayan bir anlamda, yani pek genel kullanıyorsa elhak doğru; yok eğer terim olarak kullanıyorsa külliyen yanlıştır söylediği. Çünkü mutlu insanın romanı yoktur, tiyatrosu yoktur, filmi de hatta; amma mutlu insanın belki de sadece öyküsü vardır.

Serçeparmaklarına yüzük takanlar... Kaybettikleri davaları, rakipleri de dahil herkesin içinde ve kahkahalarla anlatanlar... Karlı havalarda yolun en buzlu yerini seçip oradan yürüyenler... Asansöre ancak bir başlarına binenler... Ceplerinde kibrit bulundurmayı ihmal etmeyenler... Çarşıyı, pazarı hiç alışverişsiz dolaşanlar... Biten bir işin ardından yere bağdaş kurup oturanlar... Oruçlarını, semt camiinde okunan ezanla, yalnız onunla açanlar... Bütün duygu hallerini, “Ciddi misiniz? Olamaz!” ünlemiyle karşılayanlar...

Bu inişsiz çıkışsız insanlar, bir öykücünün Achilleus kadar büyük ve önemli kahramanlarındandır. Öykücü onları topuklarından tutar, alır, anlatır. Ama rezil rüsva etmek için değil, insanlık tarihine alçakgönüllüce bir derkenar olsunlar için sadece.

Ara Güler’in, “Niçin fotoğraf?” sorusuna verdiği bir cevap vardır, pek ilginçtir: “Dünyayı dört köşe görüyorum. Keşke yuvarlak görebilseydim.” Fotoğraf ile öykü arasında oldum olası bir sanatsal yakınlık bulmuşumdur ya, bu yakınlığı sanatçıları arasında da buluyorum şimdi. Şöyle: Ara Güler, sanki dünyayı yuvarlak görememenin acziyle onu dört köşe görmeye zorlanmış gibi alçakgönüllü bir dil kullanıyor. Ama aynı dilde, görülen’i seve seve alıp kabul, hatta bunda, görülmesi gereken’e rağmen ısrar ettiği de hissediliyor. İşte işinin ehli bir öykücü de hayatın büyüklüğünü idrak eden, ancak ona, penceresinin büyüklüğünce değil, bir kıyısınca perde açan insandır. Fakat bu, ustalığın kendisi midir? Hayır, başlangıcı. Nasıl ki dünyanın dört köşe olduğu vehmini fotoğraflarıyla izleyicide uyandıranlar da usta fotoğrafçılardır; okuru alçakgönüllülük’e uyandıranlar da, ancak onlar, usta öykücülerdir.

Esler, boşluklar, tekrarlar, küçük nükteler, imalar, simgemsi sözler... Kimi haylice uzun, kimi kırık dökük, hatta tek sözcüklük cümleler... Bir su sesi, reçine kokusu, toprağı yumuşak bir nehir ağzı, ekşi nar suyu, göztaşı rengi bir dağ akşamı... Dilekler, ünlemler, edilgenlikler... İşte bunlar ve okuru alçakgönüllülük’e uyandırabilecek bütün her şey bir öykücünün âlâ malzemelerindendir.

İşe modellikle başlamış ünlü film yıldızlarından şöyle sözleri sıkça duyarız: “Mankenlik dünyasında kendimi rahat hissetmiyordum. Fotoğraf makineleri önüme diziliyor, kollarımı hareketsiz, bakışlarımı da uzun süre sabit tutamıyordum. Oysa film kamerası karşısında kendimi daha rahat ifade edebiliyorum. Fotoğraf objesi olmak bana çok durağan geliyor.”

Öykü kişileri ise modellikten film yıldızlığına geçmiş bu hanımların aksine öyküye sığmış, onu reddetmemiş, içinde yeterince ifade edilebildiklerine inanmış insanlardır. Hatta öyle öykü kahramanları vardır ki bilseler bir öyküde anlatılmış olduklarını, bunu “Ben de varım!” anlamına sayacak, bundan utanacaklardır, öyle onurludurlar. Öykü, alçakgönüllülüğün, nasıl bir dil haline gelmişi ise, onlar da vücut bulmuş alçakgönüllülüklerdir sanki. O kadar ki birbirlerine nispet edilseler yeridir.

Hata sayılamayacak kadar minnacık bir ihmali bile affetmez öykü. Yoksa o terazili hal, dengeli düzey, ölçülülük, hep tavında tutulan sükûnet, o sadelik duygusu yok oluverir.

Fotoğraf için de böyledir bu. Haldun Taner’in, “Çok Güzelsin Gitme Dur”un arka kapağına da alınmış, onu dua, yalvarış ya da bir perestiş anında gösteren bir fotoğrafı vardır: Ellerini avucu avucuna, parmaklarını da eşi eşine buluşturmuş, çene çukuruna ortaparmaklarının uçlarıyla öylece dokunmaktadır. Adının çağrıştırdıkları ile düşünüldüğünde, bu fotoğraf, bu kitap için pek uygundur, ama güzel değildir. Çünkü fotoğraf, asıl ifadesini, kavuşturulmuş ellerde, çenede, gözlerde ve bakış yönündeki boşlukta zaten bulmakta iken bununla yetinilmemiş, çerçeve omuzlara, dirseklere, bileklere, kol saatine ve gömlek manşetlerine kadar genişletilip ifade zayıflatılmıştır.

Bir ihmal, bir azımsayış, bir küçük fazlalık, gereksiz bir süs ya da bir kadraj hatası, var olan güzelliği yok ediverir. İnandırıcılığı alır götürür. Kahramanı, bulunduğu halin gerçekliğinden çeker, yerine o halin sanki provasını yapan bir sahtesini getirir. O canım gerçeklik duygusunu gülünçleştirir.

Bu hallere düşmemek için ne yapmalı?

Fotoğrafçı, “Dünyayı dört köşe görmeli.”

Peki öykücü? Dedik ya, o da alçakgönüllü görecek.

Son Yeni Biçem, Sayı: 45, Ocak 1997

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....