Menü
MEĞER BİR BAŞKA HAYATI DA ÖRMEKTEYMİŞİM  Hece, Sayı: 159, Mart 2010
Hece Yazıları • MEĞER BİR BAŞKA HAYATI DA ÖRMEKTEYMİŞİM  Hece, Sayı: 159, Mart 2010

MEĞER BİR BAŞKA HAYATI DA ÖRMEKTEYMİŞİM  Hece, Sayı: 159, Mart 2010

 

 

60’lı yılların ikinci yarısı. “Varlık”ta Attilâ İlhan’ın “Paris Mektubu” başlığı altında yazıları çıkıyor. Müthiş! Hele biri vardı ki düşürdüğü hayreti unutamam: Fransız okullarında okutulan tarih kitaplarında göç yolları haritası yokmuş. Allah Allah! Meğer başkaları da başka yazılarından etkilenirlermiş. Bir Fransa seyahati sırasında bunlardan biriyle geminin güvertesinde karşılaşmış Attilâ İlhan –bir TV sohbetinde anlattıydı. Adam resim öğretmeniymiş, öğretmenliği bırakmış, Paris’e gidiyormuş temelli. Çağıran? Yok. Tavsiye edilen bir adres, otel? O da yok. “Öyleyse niçin gidiyorsunuz?” diye sormuş Attilâ İlhan, adam, “Attilâ İlhan adlı bir yazardan okudum ki ressam olmak için Paris’e gitmek şartmış” der demez, başından aşağı kaynar sular dökülmüş yazarın. Niye? Paris’te ressamlar var ama ressamlık uğruna telef olmuşlar ise çok daha fazla. Okurunu bekleyen muhtemel akıbet karşısında kendini açıklayamaz, adını söyleyemez Attilâ İlhan, kaçarcasına uzaklaşır adamın yanından. Kendi kendine de sorar: “Yazdıklarım ‘yazarlık sorumluluğu’nu gerçekten boşlamakta mıydı?” Geçen onca yıla rağmen bu sorunun cevabı peşindeydi o akşam da.

Tamam, yazarın sorumluluğu var. Da bakanın, valinin, akademisyenin, belediye, sendika ve oda başkanının, askerin, öğretmenin, sanayicinin, işçi, köylü, küçük esnaf ve zanaatkârın, hatta ana babanın, komşunun, arkadaşın... sorumluluğu yok mu?

12 Eylül’ün kaçıncı yıldönümüydü? Unuttum. Bir “Cumhuriyet” eki –galiba “Dergi”- kapağında duruca yüzlü bir kızcağızın resmini, iç sayfalarında da ölümlerden kıl payıyla kurtulmuş hayatını vermişti kendi ağzından.

Attilâ İlhan’ın, bestesi de yapılmış bir şiiri vardır: “sana ne yaptılar”. En iyisi, hikâyeyi onunla anlatmalı:

“o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi / bir bıçağın ağzında yürür gibiydin / demirlerin soğukluğu soluk dudaklarında / gözlerinde karanlığı dar hücrelerin / seni görür görmez özgürlüğümden utandım / söyle ne içersin çay mı kahve mi / çok değişmişsin birden tanıyamadım // saçların uzundu omuzlarına akardı / gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından / onlar mı kestiler sen mi kısalttın / gülerdin içimize aylar doğardı / görünmez dağların arkasından / eski gülümsemeni beyhude aradım / o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi / çok değişmişsin birden tanıyamadım // bir çay içer misin yoksa kahve mi / kibritim yok demek cıgaraya başladın / ellerin de titriyor bir şeyin mi var / böyle bir kız değildin eskiden / sana ne yaptılar sana ne yaptılar / kirpiklerin ıslanıyor durup dururken / o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi / çok değişmişsin birden tanıyamadım”.

Akrabalığımız eş durumundan. Neclâ’yla evlendiğimizde on iki, on üç yaşlarındaydı. 12 Eylül’e (1980) düştüğünde de yirmi bir, yirmi iki. Sapsade, nihal inceliğinde, dupduruydu. Üniversiteyi bitirmişti, hayata atılmak üzereydi. 12 Eylül öncesi o civcivli yıllarda bir iki tartışmamızı hatırlarım; temelden itirazlarını bile kıdem gözeterek, yaşadıklarıma saygı duyarak yapıyor, sesini yükseltmiyordu –gençlerde pek görülmez oysa.

“Cumhuriyet”te de baktım, hayatını yine aynı sakinlikle anlatıyordu. Bunlar neyse de beni asıl şaşırtan benimle ilgili dedikleri. Ailenin tanıdığı ilk solcuymuşum ben. Örnek alınası yanlarım varmış. Üstü gereksiz. Aldı mı beni bir endişe. Ben kendi hayatımı yaşadım sanıyorum, oysa farkında değilim, bir başkasının da hayatını örmekteymişim. Fark etseydim n’apardım? Daha doğrusu bir şey yapabilir miydim? Bilmiyorum. Yük ağır. Soru ağır.

Ramazan Bayramı’nda eşiyle geldiler. Görüştük. Sakin mizacı, tatlı dili, güler yüzüyle anlatıyordu beni tanıdığı ilk günleri yine. 12 Mart’ta (1971) cezaevine düştüğümde özellikle, dedikodular ayyuka çıkmış hakkımda. Herhalde klasik antikomünizm propagandasıdır. Eğri eğri laflar. Belden aşağı vurmalar. İftira. Yalan. Mübalağa. Etkilenmiş duyduklarından. İnanmamış. “Bakıyorum Necati Ağbi’me” diyordu, “dedikleri gibi değil. Okuyor. Anlatıyor. Gülüyor. Şaka yapıyor. Kötü bir yanına hiç mi hiç rastlamadım. Neclâ Abla’mın da şikâyeti yoktu.”

Ah güzelim! Ah dupduru kardeşim! Teselli bulmuyor değilim dediklerinden. Ama...

İnsana, hele kadınlara, hele hele genç kızlara siyasal eylemlerinden dolayı ne eziyetler, ne işkenceler yapıldı. Attilâ İlhan diyor ki: “Bunda siyasallığın da dışında, barbarlığa yaklaşan bir öfke, altbilince itilmiş bilinmez hangi isteklerin dışa vuruşunu sezerim. Başından böyle tutuklanmalar ve sorgular geçmiş genç kızları hiç gördünüz mü? Görülmez bir yerlerinden ‘kırılmış’ gibidirler, ne kadar sert, ne kadar inanmış olurlarsa olsunlar, artık ‘eski’ oldukları insan olamazlar.”

Teselli verme sen güzelim! Biz sana özür borçluyuz! Şu 8 Mart’ta önce senden, sonra da senin şahsında bütün kadınlardan ve genç kızlardan sorumsuzluklarımız için kendi adıma, kendi payıma “özür diliyorum”. Affedin bizi!

Hece, Sayı: 159, Mart 2010

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....