Menü
TÜRKÇEDE KARŞILIĞI OLSA DA  14 Mart 2013
14/28 • TÜRKÇEDE KARŞILIĞI OLSA DA  14 Mart 2013

TÜRKÇEDE KARŞILIĞI OLSA DA  14 Mart 2013

 

 

1911’de “Genç Kalemler”de toplanmış olan Yeni Lisancılara iki noktada katılamadığımı söylemiştim. İstanbul ağzına uyması gerektiğini düşünüyorlardı Türkçenin. Biri buydu. Oysa her ağız İstanbul ağzı kadar Türkçenin bir parçasıdır, Türkçe hiçbirinden mahrum bırakılmamalıdır.

Katılmadığım ikinci nokta, atılacak, tutulacak yabancı kelimeleri belirlerken uyulacak ölçüyle ilgili. Arapça, Farsça tamlamalardan, çoğullardan ve edatlardan Türkçeleşmiş olanların kalabileceği düşünülüyor. Türkçeleşmemişler atılmalı. Sonunda nispet edatı bulunan malî, edebî, iktisadî, ilmî gibi kelimeler de kalacaklar arasında. Katılırım, kalmalıdırlar. Ya atılacakların başında gelenler? Bunlar, dile kafiye, seci hatırına girmiş olanlar. Evet, eğretidirler, atılmalılar. Peki, problem nerde? Yeni Lisancıların fakat ısrarcı olmadıkları bir düşünceleri daha var. Ömer Seyfettin de üstünde pek durmaz. Diyarbakır’da, “Dicle” gazetesinde 17 Ağustos 1911’de yayımlanan bir başka “Yeni Lisan” başlıklı yazısındaki şu cümlede geçer –o da dolaylı olarak. Cümle şöyle: “Türkçe mukabili olmayanlar tabiî kalır.” Bu ne demek? Türkçede karşılığı olan Arapça, Farsça kelimeler atılmalı, demek. Beni rahatsız eden de işte bu. Hayır! Karşılığı bulunsa da kalabilir. Kalmalı. Kelime, sadece anlam değildir çünkü. Sestir, tanıştır, duygudur da.

Bir kimya hocamız vardı, kimya değil de redoks hocasıydı sanki. Her ders tahtaya bir yığın formül yazar, aralarına +’lar koyar, son formülden sonra bir ok çizer, ötesini bizden isterdi. Kimyasal oluşumu –hoca “tepkime” derdi galiba- formüle dökecektik yani. Ne olup bittiğini adlandırsak da bunu gösteremiyorduk. Formüllerin altındaki rakamların toplamı okun solunda da sağında da aynı olmalıymış, bunu olduranımız sınıfta üç beş kişiydi. Redoks işte bu eşitlemenin adı. Zor olmaması lazım, sanırım hoca zorlaştırıyordu. Nasıl ki edebiyat hocalarının bazıları da fâilâtün / fâilâtün / fâilün hocasıdır.  

Gün oldu, devran döndü, okuduğum liseye hoca olarak verildim, hocalarımla çalışmaya başladım. Sevdiklerim var, sevmediklerim var, bir de kızdıklarım. Redoks hocası kızdıklarımdan. Bir gün, öğretmenler odasında –bir öğrencinin yaramazlığı konuşuluyordu- hoca “Hicap duymasını beklerdim!” dedi. Hocaya redokstan gıcıkım ya, “Utanılacak bir şey mi bu!” deyiverdim. “Bundan hicap duyulmayacaksa ne’den duyulacak ki!” dedi hoca. Yanlışıma bakınız: “Hem neden ‘utanmak’ demiyorsunuz? ‘Hicap duymak’ denince yaramazlığın artıp suça dönüşeceğini mi düşünüyorsunuz?” İkisinin aynı şey olmadığını gayet basit bir örnekle bana öğretti hoca. Şöyle ki yalan söyler, iftira eder, hırsızlık yapar insan, bunlar yüz kızartıcıdır, yakalanıldığında mahcup olunur. Ama çayı döktünüz, bardağı düşürdünüz, sandalyeye çarptınız diyelim, sakarlıktırlar, bunlardan hicap duyulmaz, utanılır.

Baştan böyle değil tabii. İki kelime anlamdaş. Biri Arapça, biri Türkçe. Anlamdaşlık da aynı dilin iki kelimesi arasında olmaz zaten. Ayrı dillerin kelimeleri arasında olur. Fakat yabancı kelime kabul görüp dile yerleşmişse eğer, anlamdaşlık kuralı yine çalışmaya başlıyor, iki kelime anlamlarını farklılaştırarak birbirlerinden uzaklaşıyordu demek.

Hocadan o gün öğrendiğim bu. Sonra başka örneklerle de karşılaştım.

Selim İleri bir yazısında Oktay Rifat’tan 1947 yılına ait bir alıntıya yer veriyordu. Şöyle: “Bir dilde tamamı tamamına aynı manaya gelen iki kelime bulmak pek zordur. ‘Hane’ ve ‘ev’ kelimeleri aynı manaya gelmez.” Gelmez mi? Gelir. Baştan aynıdır nitekim. Şimdi de birbirlerinin yerine kullanılabilir. Amma giderek ayrışılır. “Hane”de “ev halkı” anlamı vardır bugün daha çok; “ev”de ise “yapı” öne çıkar. Somutluk.

Türkçe/leşmiş ile öz Türkçe kelimeler arasında da yaşanmakta bu. Konuya “devinim” kelimesi üzerinden dikkat çeken, Sevan Nişanyan. Nasıl mı oluyor? Öz Türkçeciler 1934 yılında “hareket etmek” fiili için kelime aramaya çıkmış fakat bulamamışlar. Anadolu’nun kimi yörelerinde “kımıldamak”, “kıvranmak, tepinmek”, “didinmek” anlamlarında kullanılan “devinmek”e rastlamışlar 40’lı yılların ilk yarısında ve Sözlük’e de almışlar mübareği. Oysa yerel deyimdir bulunan, dahası türevlerine ve benzerlerine balkıdığında da görülür ki asıl anlamı “kaşınmak”tır. Bu böyle. Böyle de dil n’apmış? “Hareket”in anlamdaşı olarak dayatılan “devinim”i almış, anlamını yavaş yavaş kaydırmış. Örneğin “hareket” bir noktadan bir noktaya gitme eylemini anlatır bugün; “devinim” ise “rotadan ve hedeften bağımsız olarak kıpraşma hali”ni. Nişanyan’dan örneklerle: “Kadın Hakları Hareketi olur, ama Devinimi olmaz.” Keza, “Sekizde hareket ediyoruz olur, ama deviniyoruz olmaz.”   

Haksız mıyım? Yabancı kelime, Türkçede karşılığı bulunsa da kalabilir efendim.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....