Menü
VAH, GÖDELİ MEHMET, VAH!  Üçüncü Öyküler, Sayı: 3, Kış 1999
Diğer Yazılar • VAH, GÖDELİ MEHMET, VAH!  Üçüncü Öyküler, Sayı: 3, Kış 1999

VAH, GÖDELİ MEHMET, VAH!  Üçüncü Öyküler, Sayı: 3, Kış 1999

 

 

İzmit’te yeni bir alışveriş merkezi açılmış. Bu kaçıncısı bilmem. Ama anlatıyorlar: Açıldığı gün, en az bin, belki iki bin araçlık otoparkı ağzına kadar dolmuş da, açıkta kalanlar, otomobillerini karayoluna bırakmışlar haliyle.

Vah, Gödeli Mehmet, vah!

“Paytoncu Şevki Amca”yı (1972), “Göç Eden Çarşı”yı (1973), “Büyük Mağaza veya On Bir Paça Nizami”yi (1976), daha doğrusu ilk hikâye kitabımda (Gramofonlar, Radyolar, Teypler; Yansıma, İstanbul, 1979) yer alan hikâyeleri yazdığım o 70’li yıllarda Gödeli’yi tanımıyordum. Taşralı esnaf ve zanaatkârları dert edinmiştim, onların büyük sermaye ve fabrikasyon üretim karşısında yitip gidişleriyle ilgileniyordum ama Gödeli’yi tanımıyordum.

Nasıl tanıyayım? Memduh Şevket, Gödeli’nin hikâyesini 30 Nisan 1329’da (13 Mayıs 1913) yazıyor, hemen de “Halka Doğru” dergisinde yayımlıyor; fakat sağlığında yayımlanan iki kitapta (Hikâyeler [Birinci Kitap],1946; Hikâyeler [ikinci Kitap], 1946) ve bunların, Memduh Şevket’ten sonra, adları değiştirilerek yapılmış baskılarında (Otlakçı, 1958; Mendil Altında, 1958) bu hikâye yok. Hatta bu iki kitaptaki 50 hikâye, daha sonra, yeni bir düzenlemeyle yeniden yayımlanıyor, bu arada ilk baskılara girmemiş kimi hikâyeler de bu baskıya (Temiz Sevgiler, 1965; Ev Ona Yakıştı, 1971) ekleniyor; fakat Gödeli’nin hikâyesi eklenen bu 19 hikâye arasında da yok. Bereket Muzaffer Uyguner -emeği var olsun- Esendal’ın “Bütün Eserleri”ni derleyip topluyor, bir dizi haline getiriyor da biz de “Gödeli Mehmet”ten (Gödeli Mehmet [dizinin 12. kitabı], Bilgi, Ank. 1988) haberdar oluyoruz.

Gödeli Mehmet, mavnacı bir ailenin çocuğu. Nedir mavna? Açıktaki gemilere veya iskeleden iskeleye yük taşıyan güvertesiz, iri tekne. Yelkeni var, kürekleri var. Rüzgârla veya kol gücüyle hareket ediyor. Son zamanlarda bunların pıt pıt motorluları da olmuştu ama, vapurlar, şilepler, gemilerle kıyaslandığında yine de ilkel bir araç. Mavnacılık da dolayısıyla zahmetli bir iş. Birkaç mavnanın Köprü gözlerinden birine tıkılıp kaldığı, birbirlerine yaslandığı olur; mavnacılar ellerindeki kancalarla mavnaları ayırmaya çalışırlar, bazen ayırırlar, bazen de dalga, akıntı veya gidip gelen vapurlar nedeniyle ayıramazlar. Bu az “meşakkat” midir? Memduh Şevket, mavnacıların bu ekmek kavgasını, bir gün, Köprü üzerinden apaçık görür ve gördüklerini de “Gödeli Mehmet”te anlatır.

Okuyoruz:

“...arkadan bir römorkör yetişti. Sanki bu zavallılar isterlerse kaçabileceklermiş gibi, onlara muttasıl düdük çekerek az yolla yanaştı. O zamana kadar şirket kaptanlarına bağıran, yalvaran mavnacılar bu sefer buna döndüler, hem çalışıyorlar, hem ‘Sokulma!’ diye bağırıyorlardı; fakat o hiç aldırmayarak mavnalardan birine dayanmaya başladı. Sular da yardım ediyordu. Mavnacı direğini indirmeye vakit bulamadı; çatırdayarak kopup düşen seren az kaldı mavnanın içinde çalışan birinin başına iniyordu.

-Hüseyin, başını kolla!

“Başımı çevirdim, baktım: Yanımda esnaftan ihtiyarca bir adam mavnacıya bağırıyor ve hayretle gördüm ki, bu zavallı ihtiyar ağlıyordu.”

Bu ihtiyar, Gödeli Hüseyin’dir; işte Gödeli Mehmet de bu ihtiyarın oğlu.

Baba ile oğulun Yağ Kapanı’nda, yani yağ ticaretinin toptan yapıldığı çarşıda, adına “gedik” denilen, babadan kalma ticaret ruhsatları varmış vaktiyle; ikisi, aynı mavnada usulünce çalışırlarmış. Bir gün oğulla Yunanlı bir kaptan arasında bir kavga çıkar ve kavga mayna olmaz, uzar: “...kaptan bundan sonra denizde, karada ne vakit Mehmet’i görse asılır, çatar, bindirir, sulara kaptırır, kâh bir vapura sıkıştırır, kâh ağız ile söylemedik söz komaz imiş.” Kavga sebebi, bir yük meselesidir. Ama bu, görünüştedir, temelde değil. Temeldeki sebep, gelişmiş teknolojiye sahip olanların sahip olmayanlara hükmetme, hatta onları yok etme niyetleridir. Şu sözler, kaptanın, Galata’da bir tüccarın odasında Mehmet’e söyledikleri: “Gediğiniz kalkacak, ekmeğinizi elinizden alacağız, siz batacaksınız.” Şunlar da: “Sizi bu halde komayacağız, biz de yük alacağız.”

Gerçekten, Mehmet, bir gün de kaptanı kâhya ile konuşurken görür ve bütün bütün düşünür olur: “Bu herif kâhya ile ne görüşüyor ki?” İşin işinde iş vardır. Esnafın ekmeği satılacak, bir yığın fukara aç kalacaktır. Şüphelerini Mehmet babasına, babası da çarşı esnafına söyler, “fakat değil şüphe etmek, bir hakikat bile olsa kâhyadan hesap sormak kimin haddine düşmüş?”

Bir gün hava serttir. Tıpkı, Memduh Şevket’in, mavnacıları köprü üzerinden seyre daldığı günkü gibi. Baba oğul yüklüdürler. Gelmekteler. Üstelik geç de kalmışlar. O Yunanlı kaptan Köprü’nün gözünde gelip bindirir, duba bir yandan dayanır, mavna virandır, o da su eder kaynar bir yandan. Dayan dayanabilirsen.

Mavnacı ihtiyarın, o an’ı  Memduh Şevket’e hikâye edişi şöyle: “Ben römorköre sarıldım, çocuk da çıktı. Daha bir yana bakmadan şahin gibi atladı, kaptanı boğazından kaptığı gibi yere çaldı. Yunanlı’nın kafası bir demire mi geldi ne oldu, canı çıkıverdi. Çocuğu içeri attılar, o yana bu yana savaştık, kurtaramadık. Mahkeme mahkeme derken on beş sene yedi gitti.”

İhtiyar, mahkeme sırasında mecbur olur gediği satar, bir başkasının mavnasında çalışmaya başlar. Mehmet, üç sene yatar, sonra hapiste ölür; bıraktığı taze karısı da, hemen peşinden. Arkalarından bir yetimleri kalır; şimdi ihtiyarlardadır.

“Gödeli Mehmet”in olaylı kısmı bu kadar ve burada Mehmet, babası ve Yunanlı kaptan yer alıyor. Anlatıcı’nın rolü önemsiz. Fakat hikâyenin Memduh Şevket’le/anlatıcı’yla yürüyen bir kısmı daha var ki, ihtiyarın “kendi diliyle” anlattıkları, orada irdelenir. Hem de iki aşamada. İlk aşamada, anlatıcı, ihtiyara sorular sorar: “Baba size esnaf bakmaz mı?”, “Esnaf bu halleri bilmiyor mu?” gibi. Onu konuşturur. İhtiyar, soruları yine “kendi diliyle” cevaplar, yani meseleyi mikro ölçekte ortaya koyar: Çarşı esnafı geleneğe uyarak bir sandık yapmış, yardım toplamış, ama açtıklarında bakmışlar ki sandık boş. Ön ayak olanlar, toplananı almış olacaklar. Ön ayak olanlarsa çarşı ağaları. O zaman, şikâyet etmek faydasız. Zaten ağalar, devlet adına tahsildarlık da yapmaktadır, dahası isterlerse bir kulp takıp kayık bağlar, nöbet vermez, esnafı gelirsiz de bırakabilirler. Yani düzen, bir korku düzenidir. Anlatıcı, ikinci aşamada ise, bu bilgilere dayanarak meseleyi makro boyuta taşır: “Eski kaide, esnafın kadim kanunu yıkılmış ve yerine yeni hiçbir şey yapılmamış. Bütün bu zavallı esnaf beş on kişinin eline düşmüş ve ne yazıktır ki, hükümet de tahsildarlık demiş, kendi kuvvetini bunların eline bırakmış.”

Burada “eski kaide” önemli, “esnafın kadim kanunu” önemli. Bunlar üzerinde durmaya çalışacağım. Yalnız, geçerken sormadan edemiyorum: Memduh Şevket’in yaptığı doğru mu? Olayı bırakmakla, hikâyeyi düz anlatıma indirmiş olmuyor mu?

Olmuyor. Bu tutum, bir aceminin elinde, şüphesiz düşüşten başka bir sonuç vermez. Ama Memduh Şevket, ilk hikâyelerinden olan bu “Gödeli Mehmet”te bile öyle ustalık gösteriyor ki hikâye düzleşmiyor, sanatlı anlatımını koruyor. Bunu nasıl yapıyor? Bir kere, “Gödeli Mehmet”teki anlatıcı, sadece anlatan değil, yaşayan biri. Gördüklerini yüreğiyle gören, dinlediklerini yüreğiyle dinleyen biri. Ekmek kavgasındaki mavnacılardan “zavallılar” diye, “adamcağızlar” diye söz ediyor, gayretlerinin arkasında bir manevi güç bulunduğunu söylüyor: “Bereket versin Tanrı, ekmeğini alnının teriyle kazananlara kuvvet, sabrı tahammül veriyor.” Ayrıca, anlatıcı, hesaplı hareket etmeyen biri. Bakın, ihtiyarın ağlaması karşısında neler duyuyor:

“Şaştım, hiç böyle bir adamın ağladığını görmemiştim; fakat kendisinden bir şey sormayarak dalgın dalgın denizin kara sularına baktım.

“‘Ne olabilir, bu ihtiyar neden ağlar ki?’ diye düşünüyordum. Bağrışa çağrışa bin meşakkatle kurtulabilen mavnacılar çekildikten sonra halk da dağılıyordu. Kimse o zavallının ağladığının farkına varmamıştı. Gözyaşlarını yeniyle silerek o da çekilip gidecekti; ancak ben daha ziyade dayanamadım.

-İhtiyar niçin ağladın? diye sormuşum.”

“...sormuşum.”da sanırım bir incelik var. “...sordum.”da olmayan bir şey. Bir, “hesapta yokken” anlamı, ya da bir, “farkında olmayış”, “kendiliğindenlik”.

Anlatıcı’yı bunlarla seviyoruz. Onu içten ve sımsıcak buluyorsak bunlarla buluyoruz. Bu bizim için, okurlar için böyle, ama ihtiyar için de böyle. İhtiyar, anlatıcı’ya güven duyuyor, o güvenle de başlarına gelenleri anlatıyor. İşte anlatıcı’nın sıcaklığı, içtenliği ve kendisine duyulan güven onu sıradan bir anlatıcı olmaktan çıkarıyor, hikâyenin duyan, düşünen asıl kahramanlarından biri yapıyor adeta.

Gerçi bunlar anlatıcı’nın insani boyutları. Fakat bir hikâyenin, düşünsel bir zemine kabul edilebilir geçişi de ancak böyle bir anlatıcıyla olabilir. Kaldı ki “Gödeli Mehmet”te anlatıcı geçişi sağlamakla kalmıyor, o yumuşak hikâye dilini tehlikeli zeminde de sürdürüyor. “Zavallı esnaf” diyor. “Bütün bu zavallı esnaf beş on kişinin eline düşmüş...” diyor. O “beş on kişi”nin kim olduğunu bilmediğinden mi böyle diyor? Ya devamındaki şu duygusal vurgu tesadüf mü? “...ne yazıktır ki, hükümet de...”

Anlatıcı’nın dili tamamen sosyolojiye veya iktisada ait alanda gezinirken bile sürçmüyor: “Şimdi bir hayır sahibi çıkıp yol gösterse, öteden ağalar karşı çıkacak, esnafı korkutacak. Şikâyet edecek, ‘Yanlıştır.’ diyecek. Çünkü onlar esnafın böyle kör, böyle sessiz kalmasını isterler. Halbuki dünya durmuyor, her gün yenileşiyor. Bu hal ile zavallı Gödelinin Mehmet’in düşündüğü doğru çıkacak, bu sanat elden gidecek, yabancıların, düşmanların eline geçecek. Demek Mehmet bütün bu dertleri görmüş, bunlardan korkmuş, fakat anlatamamıştı.”

Bu paragrafta ne var? Önce, dil, herkesin dili; bilimsel değil. Sözcükler genel; terim yok. Hatta kimi ifadeler anonim: “hayır sahibi”, “yol göstermek”, “sessiz kalmak”, “elden gitmek”, “eline geçmek” gibi. Cümleleri birbirine bağlayan mantıksa, rasyonel değil, vicdanî. Bundan olacak, yargılar kesinlikten uzak, hep olasılık yüklü. En önemlisi de, anlatıcı’nın, her sözü Gödeli Mehmet’i düşünerek söylemesi.

Evet, her sözün Gödeli Mehmet düşünülerek söylenmesi önemli. Çünkü, hikâye, hikâyeliğini bununla koruyor. Koruyor, hem de, Gödeli niçin halden hale düşmüştür, bunun sosyo-ekonomik sebeplerini de söylüyor. Yoksa hissettiriyor mu? Tabii ki öyle. Diyeceğini kalın kalın çizmeden, bağırmadan diyor. Nasıl ki bir nü fotoğrafında da vücut çıplak değil, gölgelidir ve bu izolasyonla yepyeni bir form alıp sanata ait olur.

Anlatıcı’nın ağzındaki “eski kaide” de bu tür gölgeli ifadelerden. Anlatıcı’nın diyoruz ya, aslında anlatıcı’nın değil, Memduh Şevket’in. Hikâyenin yazarı olduğundan mı? Hayır, anlatıcı, Memduh Şevket’in bizzat kendisi olduğundan. “Gödeli Mehmet”in başında şöyle bir not var: “İhtiyar bir mavnacıdan bir hikâye dinlemiştim (...) onu unutmam saklarım. Bu küçük hikâyeyi size de nakledeyim; ama bilmem ki ondan benim duyduğum acıyı duyacak mısınız? Çünkü bunu siz benim ağzımdan dinliyorsunuz. Ben ise onu ... dertli babanın dilinden dinlemiştim.” Bu not, hikâyenin hikâye öncesi gerçekliğini ele vermekle kalmıyor, Memduh Şevket nasıl bir insandır, bunu da söylüyor: böbürsüz, alçakgönüllü, altın kıymetinde. Tıpkı anlatıcı’sı gibi. Memduh Şevket’i seviyor, ustamız biliyorsak, sebebi bu yürek sıcaklığıdır.

Gelelim, “eski kaide”ye. Nedir “eski kaide”? Hikâyeye göre, “esnafın kadim kanunu”. Peki, o nedir? O da ahilik. Yani esnaf örgütlenmesi. Kuran: Ahi Evran. Tarih: 13. yüzyıl. Anadolu karışık, kültürel bir arayış içinde. Üç sınıf insan var: 1.İslami hayat tarzına fazla bağlı, dolayısıyla Türk geleneklerinden kopuk yönetici sınıf. 2.Göçebelik döneminin geleneklerine ve Şaman inançlarına bağlılıkları süren, bu yüzden de yerleşik hayatı ve devleti benimsemekte zorlanan uyumsuzlar. 3.İslamlıkla Türk geleneklerini uzlaştırmaya çalışanlar. Bu sentezci grupta, Moğol istilasından  kaçıp Anadolu’ya gelen Horasanlı esnaf ve zanaatkârlar, yani Ahi Evran’ın ahileri yer alıyor. Bunlar mutasavvıf. Yerli esnaf ve zanaatkârlara benzemiyorlar.  İşte bu, örgütlenmelerinin bir sebebi. Öteki sebebi de, yerli meslektaşları karşısında tutunma ihtiyacı. Öyle kısa zamanda tekkeler, zaviyeler biçiminde ta köylere kadar örgütleniyorlar ki merkezi güç, bir rakip güç karşısında olduğunu düşünüyor önceleri, endişeleniyor; fakat endişesinin yersiz olduğunu da giderek görüyor. Endişesi yersizdir; çünkü ahilik, siyasî veya silahlı bir örgüt değil, bir esnaf örgütü, bir dayanışma örgütüdür. Amacı üretimin ihtiyaca göre olduğu bir topluma has esnaf ahlakı oluşturmaktır. Bu yüzden sıkı kuralları vardır. Örneğin ahiliğe her isteyen giremez. Giren, bir usta ile iki kalfanın gözetiminde çalışır. Günü geldiğinde de çıraklığa, kalfalığa, ustalığa geçer; bu geçişler de keza bazı kurallara dayanır. Ayrıca ahiler, yaptıkları işlerden de sorumludurlar: Sözgelimi fiyatlarda narha uymayanlar, bozuk veya sakat mal satanlar meslekten çıkartılır. Ahilik, kurallı olmasına kurallıdır ama, üyelerinin de çok yönden güvenliğini sağlar. Her ahi birliğinin Orta Sandığı, Esnaf Vakfı, Esnaf Kesesi veya Esnaf Sandığı denilen bir sandığı vardır; güçsüzlük, sakatlık ya da hastalık nedeniyle işinden olmuş üyeler bu sandıktan yardım alır örneğin. Birlik sandığı, işleri başında olanlar için de kredi sandığıdır bir bakıma. Sadece birlik üyeleri için mi? Hayır. Sandıklar birbirlerine de borç verebilirler. Öyleyse ahilik, sadece meslek içi değil, meslekler arası bir dayanışma örgütüdür de.

Ahilik 16. yüzyıldan itibaren çözülmeye başlıyor. Peki, amaçları toplumsal yapıyla bunca uyumluyken ve örgüt organlarının işleyişi de bir bakıma demokratik-merkeziyetçi iken bu çözülme neden? Demokratik-merkeziyetçi diyoruz; çünkü her mesleğin ustaları kendi bölgelerinin meslek şeyhi ile yönetim kurulunu, mesleklerin şeyhleri de Ahi Baba Vekili’ni seçiyor, vekillik de Kırşehir Ahi Evran Postnişini tarafından onaylanıyor. Bu, aşağıdan yukarıya işleyiş. Organlarsa kararlar alıyor, esnafın da kararlara uyup uymadığını kontrol ediyor. Bu işleyiş de yukarıdan aşağıya. Öyleyse çözülme neden?

15. yüzyıldan itibaren açık deniz ticareti gelişmeye başlıyor, buna bağlı olarak da Avrupa’nın gıda ve hammadde ihtiyacı artıyor. Bu, Osmanlı’nın, gıda ve hammadde deposu olmakla Avrupalı tüccarın hücumuna uğraması demek. Gel gelelim, Avrupalı tüccarın yüksek fiyatla ve fazla mal alması dengeleri bozuyor, o fiyatı ödeyemeyen yerli esnafı zorda bırakıyor. Bu duruma bir çare bulmak gerekir değil mi? Hayır, öyle olmuyor. Devlet, Avrupalı tüccardan adeta memnundur. Çünkü o kanalla giren altın ve gümüş, Şark’tan alınan işlenmiş mal karşılığı kullanılmak istenir. Fakat yetmez. Yerli esnaf, bir de bu açıkla zora düşer. Tabii, giderek birliklerin yapısına da sahip çıkamaz: Yöneticileri, hükümet tayin etmeye başlar. Yeniçeriler, kendilerine tanınan esnaflık hakkıyla -sanki esnaflık yapacaklardır- birliklerde yer alırlar.

Devletin denetimiyle lonca dönemi başlıyor. Bu dönemde birlikler gedik’e dönüşüyor. Tarih: 1727. “Gedik”, tekel demek. Yani zanaat ve ticaret hakkının, devletçe bazı kişilere tanınması. Fakat 1861’de bu tekel usulü, 1912’de de loncalar kaldırılıyor. (Ahilikle ilgili daha fazla bilgi için: Dr. Yusuf Ekinci, Ahilik ve Meslek Eğitimi, Milli Eğitim Bak. İstanbul, 1989) Neden mi kaldırılıyor? Hem neden kaldırıldığını, hem de bunun neye mal olduğunu İsmail Cem’den okuyalım: “Yabancıların şikâyetçi oldukları bir diğer konu, Osmanlı Devletinin uyguladığı ‘yed-i vahit’ (tekel -NM.) usulüdür. (...) İngilizler, Osmanlı ticaretinde kendilerine ters gelen hükümlerin kaldırılması için 1833’ten beri, ünlü Palmerston’un aracılığıyla uğraşmaktadır. (...) Batı’nın bu yoldaki taleplerine bir süre göğüs geren Osmanlı Devleti, Mehmet Ali Paşa’yla uğraşırken bir de İngilizleri gücendirmemek için, ünlü 1838 Ticaret Anlaşması’nı imzaladı. Memleketteki ‘Batılılaşma’ heveslerine denk düşen ve onun ekonomik alandaki uzantısı olan bu anlaşmayla, ‘memleket-i Osmaniye’, kendini paylaşmak için alesta bekleyen Batı sermayesinin insafına terk ediliyordu.” (Türkiye’de Geri kalmışlığın Tarihi, 2. baskı, Cem, İst. 1971)    

Hatırlayalım “Gödeli Mehmet”in yazıldığı tarihi: 1913. Gedikler, loncalar kalkmış. Hikâyede anlatılan zaman ise, ahiliğin çözülüp loncalaştığı, ahi birliklerinin de gediklere dönüştüğü yıllar. Öyleyken, görüyoruz, ahilik geleneği bütün bütün unutulmamış, unutulmamış ama çare olmaktan da çıkmış; baskın olan, artık hasret ve hatıradır. “Baba size esnaf bakmaz mı?” sorusuna, anlatıcı’nın aldığı cevap, bu bakımdan ilginç: “Hayır o bir zamanlarmış. Ağalar toplanırlar, kayığı batana yardım ederlermiş. Hastasına, sağına bakarlar, yetişirlermiş. Şimdi nerede? Ağalar kendi işlerinin döndüğüne bakar, bildiklerini işler. Bir zaman orta sandığı yaptılar, herkes para verdi. Sonra bir gün açtılar, boş çıktı. Evvelleri ağalar lonca ederlerdi. Kahvelere haber gider, esnaf yığılır, uslular konuşur, gençler dinlerdi; ama o zamanın usluları hak yemezlerdi. Şimdi ağaların işi: Zora kaldıkça gene lonca ederler; ama kendileri söyler, kendileri dinler; ne baş var ne ayak.”

Bu cevap, Memduh Şevket’in sürçmeyen diline bir başka örnek olmak bakımından da ilginç. Gerçi burada “orta sandığı” geçiyor, “lonca” geçiyor; ama terim olarak değil. Çünkü Memduh Şevket onları rasyonel mantıkla kullanmıyor, dahası, “orta sandığı yapmak”, “lonca etmek” biçiminde deyimleştirip galiba serbest dilin malı da yapıyor. “Usta” sözcüğünü de yine öyle kullanabilirdi; ama “usta” yerine doğrudan serbest dilden sözcük seçmiş Memduh Şevket: “uslu”. Amacı? Amacı aynı: Hikâyeyi herkesin diliyle yazmak.

İsmail Cem’i yeniden okumak istiyorum: “(1838 Ticaret Anlaşması’yla) ‘memleket-i Osmaniye’, kendini paylaşmak için alesta bekleyen Batı sermayesinin insafına terk ediliyordu.” Bunun “Gödeli Mehmet”teki karşılığı Yunanlı Kaptan’dır. Hatırlayalım dediklerini: “Gediğiniz kalkacak, ekmeğinizi elinizden alacağız, siz batacaksınız.” Mehmet, bunları diyen Yunanlı Kaptan’ı öldürür ama, kaptanın dedikleri de aynen çıkar. Hikâyenin finalinde, bakalım bunlar nasıl söyleniyor: “Lakin ben günden güne çoğalan o römorkörleri gördükçe, o yabancı, düşman gemilerinin çalıştıklarını ve biçare esnafın ... günden güne perişanlığını, dağıldığını duydukça Mehmet’i unutamıyorum.”

“Batı sermayesinin insafına terk edilen”, sadece “biçare esnaf” mıdır? Cevabı almak için biraz daha okuyalım: “Onun için ne zaman akşam sularında denizlere baksam  onun ihtiyar babasının akan gözyaşlarını, sonra bilmemezlik ile yavaş yavaş batıp giden bir sanatın arkasından...”

Vah, Gödeli Mehmet, vah!

Gömlekçi Selami, şehirlerinde bir büyük mağaza açılır açılmaz İstanbul’a göçer, bir konfeksiyon firmasına aylıkçı olur. Esnafın süngüsünün düştüğünü, işçileşmekten başka çaresi kalmadığını görmüştür. Gördüklerini, işinde henüz direnen arkadaşı Terzi Nizami’ye şöyle anlatır: “Büyük mağaza aslında kolaylık. Bütün ihtiyacını tek yerden karşılıyorsun. Dükkân dükkân gezmiyorsun. Vakitten, ayrıca hizmetten tasarruf. Bir büyük mağazayı dükkânlara böl, kaç tane eder! Her birine de iki üç tezgâhtar koy. Sonra çarp dükkânlarla tezgâhtarları, kaç çıkıyor bakalım! (...) Suç büyük mağazada değil. Suç senin benim varlığımı hiçleyerek, bize üvey evlat muamelesi yaparak büyük mağazalar yaratan sistemde.”

1976’da, “Büyük Mağaza veya On Bir Paça Nizami”de bunları yazmışım. Hikâye aynı hikâye: batıp giden sanatlar, esnafın ufalışı, perişanlığı... Bana bu hikâyeyi yazdıran, Adapazarı’nda “Yeni Karamürsel”in açılışı olmalı. Oysa bugün bakıyorum, büyük mağazalardan, mağazalar zincirlerinden geçtim, alışveriş merkezlerinden onlarca var. Ta başta dedim ya, İzmit’te bunlardan bir yenisi açılıyor, açıldığı gün, bin, belki iki bin araçlık otoparkı ağzına kadar doluyor da, açıkta kalanlar, otomobillerini karayoluna bırakıyorlar. Öylesine yerler. Hoş, bu açılan, küçük bir şey, hem de yerli. Bunların bir de yabancıları var ki: Alman Metro, Bauhaus, Real; Fransız Carrefour, Galleria; Amerikan Toys’r’ Us, Atakule...

Vah, Gödeli Mehmet, vah!

Sen gideli kaç sanat battı, kaç Mehmet ziyan oldu kim bilir!

Şeytan dürtüyor! Peki, nerde onların hikâyeleri?

Hikâyemiz daha hayatî konular mı buldu? Gödeli’ninkinden daha sarsıcı dramlara mı rastladı?

Yoksa “memleketteki ‘Batılılaşma’ hevesleri” karşısında bunlar pek yerli mi kaldılar, alaturka mı düştüler?

Hem, yarli kalanlar, alaturka düşenler sadece bunlar mı? Bu Gödelilerle “Gödeli Mehmet”in yazarı arasında da bir kader arkadaşlığı yok mu?

“1. Ankara Öykü Günleri”nde şöyle diyorum: “(Memduh Şevket’i) tanıyana pek rastlamıyoruz nedense. Sait Faik’le Memduh Şevket aynı yayınevince yayımlanır; ama satış miktarları çok farklıdır. Bunu anlayabilmiş değilim. Acaba CHP genel sekreterliği yapmışlığı yeterince güven mi vermemektedir? Yoksa rejimin sahipleri Memduh Şevket hikâyesinin önüne daha uygun gördükleri bir başka ismi mi çıkarmışlardır?”

Gelin, bunu kurcalayarak yazıyı bağlayalım.

Memduh Şevket, Çorlulu. Çocukluğu taşrada, geleneksel mekânlar içinde geçiyor. İttihat ve Terakki’ye girdiğinde Kör Ali İhsan Bey’le Kara Kemal Bey’e yakın oluyor, onlardan etkileniyor. Cemiyet’teki asıl görevi “halk hikâyesi” yazmaktır; fakat “Meslek Odaları Mümessilliği” ve “Müfettişlik” görevlerinde de bulunur. İşte onun, “Mesleki Temsilcilik” diye bilinen siyasal, sosyal ve kültürel görüşleri bu aşamalardan geçerek olgunlaşır. “Mesleki Temsilcilik”, İttihat ve Terakki ile sınırlı kalmaz, o kuruluş yıllarında TBMM’de de hayli taraftar bulur. Nedir “Mesleki Temsilcilik”? Özetle, varlıkları kapitalistleşme süreciyle tehlikeye düşen küçük girişimciliği arkalamak. Bir çeşit halkçılık. Şu var ki bu “halkçılık”, “meslek”te odaklanıyor, ona uygun da seçim sistemi öneriyor. Şöyle: Seçimler vilayet temsiline değil, meslek temsiline dayanmalı. Seçimlere sadece meslek sahipleri katılabilmeli. Yani mecliste partililer değil, meslek sahipleri olmalı. Sebep basit: Mevcut sistemde halkın, meslek sahiplerinin söz sahibi olması imkânsızdır çünkü. Memduh Şevket ve arkadaşlarının çıkardıkları “Meslek” gazetesinin -gazetelerinin adı bile “meslek”- ilk sayısında (15 Kanunevvel/Aralık 1340 [1924]) geçen şu ifadeler manidar: “...parlamento kürsülerini dolduran parlak sözler ve yaldızlı mefkûre edebiyatının altında gayet aşikâr bir fırka hakimiyeti yaşar: Hakim olan millet değil, siyasî fırkalardır ve memleketi idare eden kuvvetler, halk kuvvetlerinin idareleri değil, sadece bir politikacılar sınıfının siyasî oyunlarıdır.” (aktaran: Yrd. Doç. Dr. İsmail Çetişli, Memduh Şevket Esendal, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1991, s. 45)

Memduh Şevket, Ankara Hükümeti’nin ilk dış temsilcisidir. Fakat Bakü’ye gönderileceği, “kareli bakkal kâğıdına kurşun kalemle yazılmış” bir notla ve şu ifadeyle bildirilir: “Ruslar benden avamdan yetişmiş bir temsilci istediler. Aklıma sen geldin. Görüşmek üzere Ankara’ya bekliyorum. Mustafa Kemal.” (M.Sunullah Arısoy’dan aktaran: Yrd. Doç Dr. İsmail Çetişli, age. s.12)

1920’de gittiği Bakü’den Mart 1924’te döner. Fakat dönüşüyle “Bolşevik oldu.” dedikoduları da başlar. Yurtta fazla tutulmaz, bu kez Tahran’a gönderilir: 6 Ekim 1341/1925. Mustafa Kemal’e Haziran 1926’da düzenlenen İzmir Suikastı sırasında Tahran’dadır Memduh Şevket, ama yine de suikasta adı karışır. Zaten suikastçıların çoğu arkadaşları ve eski İttihatçılardır: Kara Kemal, Kör Ali İhsan Bey, İsmail Canbolat Bey, Dr. Nazım Bey, Cavit Bey vd.

Memduh Şevket, yurda ta 1930’da döner. İç politika hızlıdır. Dönüşüyle dikkat çeker, adından söz ettirir. Hatta Atatürk’ün, üç ay süren ve 20 ili kapsayan yurt gezisine katılan iki isimden (öteki, Ahmet Hamdi [Başar]) biri de olur. İlk milletvekilliği de bu gezinin ardından gelir: 4 Nisan 1931. Yıldızı yeniden yükselecektir, gel gelelim, bu kez de Kabil Büyükelçiliği ile gönderilir (11 Haziran 1933).

Yanılıyor olabilirim; ama hissim o ki Memduh Şevket’in okur ilgisinden uzaklığı ile onun yurttan uzak tutuluşu arasında bir garip ilgi var.

Üçüncü Öyküler, Sayı: 3, Kış 1999

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....