Menü
ÖLÇÜSÜ OLMALI  22 Mart 2013
Ada'dan • ÖLÇÜSÜ OLMALI  22 Mart 2013

ÖLÇÜSÜ OLMALI  22 Mart 2013

 

 

 

Oyunun fotoğraflarını AFA’nın girişinde daha görür görmez anladım: Seyredeceğimiz “İstanbul Efendisi” aşağı yukarı yarım yüzyıl önce seyrettiğim oyundan çok başka olacak. Oyuncular 1914 yılında yazılmış bir oyundan çok bugün yazılmış bir tarih parodisi içinde gibiydiler. Kıyafetler ağır, makyaj grotesk. Hele ki çiçek çocuklarını hatırlatırcasına çiçek çizilmiş yanaklar, alınlar, göz kenarları...

Yerimize geçtik. Sahne açık. Dekor teferruatsız. Ortada yuvarlak bir set var. Platform. Pencere yahut bir dolap boyunda. Üstünde dört sandalye. İki tarafında merdiven. O koca oyun, sahneyi daraltmış bu dekora nasıl sığacak, bilmem. Önde pencere boşluğunda gibi duran iki buçuk kişilik bir kanepe var –belli ki ev ve oda değişiklikleri bu kanepe değiştirilerek sağlanacak. Da sağlanabilecek mi? Hele ki “Çarşı Tablosu” –ki tütüncüsü, nalbandı, bakkalı, terzisi ve çalışanları ve alışveriş edenleriyle adeta ayrı bir oyundur, nereye sığdırılacak?

Salon karardı. Oyun Esirci Âfet’in kızlarıyla başlayacak diye bekliyorum, a! o da ne? Safi Çelebi ağır bir şarkıyla sağdan, seyirci içinden çıkıverdi. Efendi’nin kızı Esma Hanım’a gönül düşürmüş saf bir sırılsıklamdan çok yolun başında bir sahne sanatçısı gibiydi.

Oyunun sonraki şarkıları da ağırdı. Ya da şöyle: Komediyi beslemiyordu. Hoş, komedi var mıydı? Metinde vardı da, sahnede var mıydı, gösteriliyor muydu? Şarkılar da metindekinden çoktu gibi geldi bana. Belki de oyuna ısınamadığım içindi bu.

Nasıl ısınayım! Musahipzade’yle hiç ilgisi yoktu seyrettiğimizin. Ne komedi onun komedisiydi ne de kişiler onun bölüştürdüğü gibiydi. Bizim komedimiz hareketlidir, sözeldir. Kaçma, kovalama, cinas, yanlış anlama gırladır. Tekrarlıdır. İkinci perdede, cinlerin çağırıldığı sahne, bu anlamda güzel mi güzeldi, on numaralıktı; öyle hareketliydi ki, sahne, sinemadan emanet alınan rölanti tekniğiyle mecburen yavaşlatılmıştı. Ama oyunun komiği neden İrfan değil de Ferhat Ağaydı? Safi Çelebi’nin babası Muhsin Efendi oyundan niçin sürülmüştü? Anlamadım.

Ya “Çarşı Tablosu”? O da sürülmüş. Kaldır at! görülmüş. Yav, Musahipzade demek, modern Batı tiyatrosunu Karagöz’le ve Ortaoyunu’yla buluşturmak demek. “İstanbul Efendisi”nde bunun bihakkın yapıldığı yerdir “Çarşı Tablosu”, onu attınız mı geriye pek bir şey kalmaz Musahipzade’den.

E, yorum yasak mıdır? Eserlerin dokunulmazlıkları mı vardır? Oyunsa bu, yazıldığı günkü gibi mi oynanmalıdır hep? Değil tabii. Güncellenebilir. Nitekim, cinlerin çağırıldığı sahneyi beğendiğimi söyledim. Setteki dört sandalyeye saz takımının geçmesi de güzeldi. Müzik dışlanmamış, oyunun içinde tutulmuştu. Modernlikle, çağdaşlıkla sorunum yok. Ben ölçüden yanayım. Güne taşımanın bir ölçüsü olmalı, diyorum.

On, belki on bir, on iki yıl oluyor, depremden az sonraydı, SAGÜSAD’da –Dernek Sakarya Caddesi’nde Serbesler’in binasında o zaman- tezhip, hat, minyatür gibi İslamiyet’le anılan sanatlar hakkında bir prof. hanım konuşuyor, dinliyoruz. Kalem nasıl olacak, mürekkep ve boyalar nasıl hazırlanacak, kâğıt ya da mukavva hangi kâğıt ya da mukavvadır, hangi işlemlerden geçirilecek ve silgi ve açacak ve fırça vesaire nasıl tutulacak, çizgi nasıl çekilecek, boya nasıl vurulacak… ince ince anlattı hoca. O kadar ki bu geleneksel sanatlara değil bir kuyruğun, değil bir çizginin, bir kirpiğin bile eklenemeyeceği noktasına vardı iş. Allah Allah! Bu sanatlar doğdukları gibi kalmadılar ki! Her usta ile gelişti, olgunlaştı. Vardıkları yer, varacakları son yer değil. Yeter ki emek verenler engellenmesin, sonsuz bir hürriyetle çalışabilsin. Bunları o akşam da dedim. Bir güzel tartıştık.

İşe bakın, Sivas Devlet Tiyatrosu’nun oyunu “İstanbul Efendisi” karşısında şimdi ben muhafazakâr kaldım. Öyle mi acaba? Yoksa ölçü yokluğu mudur bunun nedeni?

Kerim (Korcan) Ağbi’yle konuşuyoruz bir gün. Konu eleştiri. “Eleştiri nasıl olmalı ağbi?” dedim. “Öyle olmalı ki eleştirilen eleştireni gördüğünde elini sıkabilmeli” dedi.

Ölçü bu galiba.

Düşünüyorum, Musahipzade bu oyunu görseydi, gerçekleştirenlerin ellerini sıkar mıydı?

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....