Menü
Diğer Yazılar • "POYRAZIN İŞÇİLERİ", TEMEL KARATAŞ  Varlık, Sayı: 1266, Mart 2013

"POYRAZIN İŞÇİLERİ", TEMEL KARATAŞ  Varlık, Sayı: 1266, Mart 2013

 

 

 

 

Öykü, Granada Yayınları

 

Fethi Naci, ta 1998’deki bir söyleşisinde Semih Gümüş’e bir gözlemini aktarır: Genç öykücüler diyaloglara yer vermemektedir. Neden? Toplum “gayri insanileşmiş”, öykücü kendini “yapayalnız” hisseder olmuştur. Bu bir “çöküş”tür ve “kahredici”dir. Peki, savaşılamaz mı? Umutlu değil Fethi Naci: “[S}avaşma olanakları olsa hikâyeciler herhalde ‘konuşma’ya yer verirler öykülerinde.”

Evet, böyle bir çöküş var, bu çöküş toplumun 12 Eylül (1980) sonrasında siyasetten uzaklaştırılmasıyla yakından ilgili olup 90’lı yıllara kadar yoğunlaşarak gelir, bertaraf edilmesi, yahut şöyle: geriletilmesi ancak 2000’li yıllarda olur. Temel Karataş, 1977 doğumlu, kendini karşı devrimci sürecin olumsuzluklarından korumuş bir genç, dahası öyküyü düştüğü yerden kaldırmaya çalışan birkaç yeni ismin de sanırım başında geliyor.

Şöyle ki Sennur Sezer’le Adnan Özyalçıner’in hazırladıkları Emek Öyküleri adlı dört ciltlik antolojiye 20. yüzyıl Türk edebiyatından 69 yazarın 75 öyküsü girer. Öykülerden biri 1900-1919, on’u 1920-1939, yirmi üçü 1940-1959, otuz beşi 1960-1979 diliminde yer alır. Hayrettir, 1980-1999 diliminde sayı birden altıya, 1920-1939 diliminin de gerisine düşer. Yine hayrettir, ilk öyküleri dergilerde 80’li yıllarda görülenlerden tek bir öykü yoktur antolojide. Olan altı öykü, önceki kuşaklardan, ilk kitaplarını 1981 veya sonrasında yayımlamış altı yazara aittir: Esma Ocak, Feyza Hepçilingirler, Sulhi Dölek, Ali Balkız, Behzat Ay ve Cengiz Gündoğdu –ki en gençleri 1980’de 32 yaşındadır: 2005 yılında bir yazımda şöyle sormuşum: Emek öyküsü yazmış bunca yazar varken ve çoğu da sağ iken emek öyküsü –açalım: hatta hayata dair öykü- neden yazılmaz?

Temel Karataş, ilk kitabı Yol Ağrısı ile bu öyküyü, unutulmuş olanı yazmaya koyulur işte; 2004 Yaşar Nabi Gençlik Ödülü’nü de alır.  2008’de Ufka Bakan Gemiler gelir, öyküsü yine o öyküdür. Şimdi de Poyrazın İşçileri. İnternette kitabevleri sitelerine girin, “işçi” yazıp arayın, bakalım öykü kitabı bir tane olsun çıkacak mı karşınıza?

Poyrazın İşçileri, iki bölüm. İlkinde dört öykü var; sanıyorum bunlar yazarın son öyküleri. İkinci bölümdeki dokuz öykünün hemen hepsini dergilerden hatırlıyor gibiyim. Eğer böyleyse Temel Karataş adına sevinirim. Çünkü bu dört öyküde Lukacs’ın ısrarla vurguladığı, “özel bir birey olan insanla toplumsal bir varlık olan insan arasındaki o sımsıkı bağ” var. Önceki öyküleri için de bu “organik”, bu “çözülmez” bağı söylerim; ancak karşılaştırıldıklarında görülür ki bu dört öyküde toplum bireyin önüne hiç mi hiç geçmez, sımsıkılık pek rafinedir, dolayısıyla toplumsal eleştirinin yerini insani gerçeklik alır.

Hayatı anlatmak, hayatı birey-toplum dengesinde anlatmak, önemli elbette; ama bunun edebi dille anlatılması şart. Edebi dil, metaforu kullanır, verili dilden ayrıdır, yazara özgüdür. Temel Karataş, bir edebi dili olduğunu daha ilk kitabı, hatta ilk öyküsü “Sırık Necati” ile gösterdi. Öyküyü dil oyunlarına indirgeyen 1980 ve sonrasının edebiyat dili verili dilin çok dışında bir dildir. İşlevsizdir. Temel Karataş ise verili dili alır, onu bir üst dile taşır. Nasıl ki öykü tekniği de döneminkiyle uyuşmaz. 1980 ve sonrasında öykü dil oyunlarına indirgendiği gibi teknik ustalığa da indirgenir. Temel Karataş teknikte de ustalardan yararlanarak kurar kendi öyküsünü. Kurgular. O kadar ki kelime ve cümle olmaktan çıkar dil bu kurguyla, öykü bizatihi dil olur.

Günlük dili bütün imkânlarıyla kullanır Temel Karataş. Kesik, devrik hatta tek kelimelik cümleler. Arasözler. Şiveli söyleyişler: nası, şööleee, ilimon, bişey, nemaz… “Malaya sahap olup sıvayı vuramıyom.”, “Ne demeye iş vakti eğleniyonuz adamınan?”, “Nevvar? Niye geldi sen?”  Yerelden ve halk ağzından sözler: eğindirik; tebelleş olmak, hele ki, çömmek, baharın… Deyimler: deve tımarı… İsimleşmiş sıfatlar: “…ıhlamur dallarının gölgelediği eyvanımsıda yer bulmak…”, “[S]andalyeleri her zamanki kuytuya tortoplar.” “Rüzgâr ahesteye döndü.”  Sokaktan, argodan da yararlanır Temel Karataş: anamızı bellemek, elli dirhem vaziyette… Kendisi de bu dilden tarz alıp yeni kelimeler yapar, öbekler kurar: tortoplamak, dikenvari, hışımlı, hışımlanmak; cigara üfürmek, o bildik sükut içinde, kalakaldığı gibi olmak… Kelimelere benzetme üzerinden yeni anlamlar yükler: “Hamo paketin ağzını yanlamasına yırtıp iki dal (=sigara) çıkardı.” “Beriki ağzında kürdanı gevelerken (=çiğnemek) söylendi.” “Bak Hasan Ağa gelirse küllüm (=hepten) yanarız.” Dili pek güzel külhanileştirir: “Güzel kızlar oturur kimi taburelerde. Pilisiz dizüstü etekler, böyle konforsuz taburelere oturulsun diye dikilmediklerinden, yukarı doğru sıyrılır, yırtmaçlardan falso verir.” (Yedekteki Hasan), “Görülesi kadındı şu Rüveyda. / Halka küpeler takardı. / Geçtiği yerde bir dişi rüzgâr eser ki, kokusu menekşe, rengi erguvan… / Bir fotoromandan çıkıp da cana gelmiş güzellikteki yüzünü tamamlayan boynunda neon gibi ışılayan kolye… / İncecik bileğinde incecik saat…” (Rüveyda).

Öykünün Temel Karataş’ta bizatihi dil olduğunu söyledim. Açayım: Öykü kendi mecrasında giderken, yazarının bir benzetmesiyle, bir yan anlamıyla mecrası değişiverir. Fakat bu öyle göndermedir ki öykünün tam da bunun için kaleme alındığı, keza bütün o dil hünerlerinin de bunu beslemekte olduğu görülür. İki Kürt, Hamo ile Bekir, rüzgârlı ve soğuk bir günde bir inşaatın altıncı katında, iskelede, sıvaya ara vermiş soluklanmaktadırlar, şu gönderme: “(Bekir) bir ara aşağıya baktı. Cisimler, insanlar ne kadar ufaktı. Fötrlü bir adamı hizalayıp ön dişleri arasından bir tükürük savurdu.” (Poyrazın İşçileri). Civarda çalışanların hücumu ile öğle saatlerinde hareketlenen bir kayıntı büfesinin tasviri arasına katılan şu cümle –ki öncesinde de müthiş bir ironi: “Allah ne verdiyse onu yiyecekti. Genelde günün menüsünden öteye geçmiyordu allahın verdiği. Bir gün değişse n’olurdu? Değişmezdi. Tavuk döner, ayran… Getir-götürcüye ekmek arası, kalfaya porsiyon, ustaya bir buçuk. Patronlar yemezdi buradan.” (Karavana). Aylığını içkiye, kumara kaptıran bir baba. Kirası verilemeyen evde bir kadın. Para koparmak için babasının peşine koşturulan bir çocuk. Hasılatın iyiliğine rağmen baba eliyle ilgili şu negatif vurgu: “Çıkıyorduk o izbe yerden. Omzumdaki ağır eli, şefkatten çok hâkimiyet hissettiriyordu.” (Babanı Bul). Nursel, bir ajansta çalışır, yazdığı senaryoları çıktığı erkeğe okur, omuzları, erkeğinin gözüyle bakın nasıl: “Okumaya devam etti. Omuzlarına bakıyordum okurken. Beyazdılar.” Erkek, arkadaşı bir başka erkekle de çıktığını görür kızın, bir de şimdi omuzlar: “Sustu. Boş boş bakıyordu. Omuzlarına baktım. Esmer… Yastığı andırıyorlardı. Ama yine de güzeldiler.” (Bozuk Havalar). Ya babası tarafından camiye zorla gönderilen çocuğun şu eleştirisi: “Nedenini soramasak da bilirdik ki, babama yalnızca cuma namazı farzdır.” Ya dükkânlarındaki iki çerçeveyi değerlendirişi: “Ayetü’l-kürsîyi ondan, karşısına astığı Atatürk’ü okuldan öğrendikti. Hâlâ düşünür bir sonuca varamam: Karşılıklı duran bu iki çerçeveyi babam mı asmıştı, yoksa o dükkânla birlikte mi varolmuşlardı?” (İkindi Ezanları). Kitabın son öyküsünde ise düzenli ordunun iki timinden biri diğerini direnişçi zannıyla vurur, fakat elemanları kahraman olarak karşılanırlar ki kara mizahtır.    

On üç öykünün beşinde olimpik anlatıcı kullanılmış. Temel Karataş, duygularını, düşüncelerini açıklamaktan çekinmiyor. Bu yüzden bu III. tekil şahıs öyküleri de “ben” zamirli sekiz öykü kadar sıcak. Bıraktıkları gerçeklik izlenimi yüksek. Olup biteni kenardan izleyen anlatıcıya bu sekiz öyküden sadece birinde, “Yedekteki Hasan”da rastlanıyor; yedi öyküde ise merkezdeki figürdür anlatan ya da figürlerden biri. “Yediemin”de ise olimpik anlatıcıyla başlar öykü, fakat içerde yer yer “ben” zamirli pasajlarla yürür.

Dili, anlatıcısı nasıl tek tip değilse Temel Karataş’ın anlattığı hayatlar, kişiler de öyle çeşitli. Ayakçıların, inşaat işçilerinin, çalışan çocukların, bıçkıcıların, düşmüş evlerin, haylazlarıyla baş edemeyen babaların, tabiata direnenlerin, zanaatkârların, fütursuzların, bıçkınların, avare oğulların, fırıncıların ve sözde kahramanların hayatları. Kişilerin ise etnik çeşitlilikle örneklendirilmesi yeter sanırım: “Yedekteki Hasan”da bir macir, “Poyrazın İşçileri”nde iki Kürt, “Babanı Bul”da savaş görmüş birkaç ırkdaşla bir Arnavut, “İkindi Ezanları”nda bir Laz ailesi, “Dokuz Kahraman”da Amerikalı askerler anlatılır.

Özetle Temel Karataş’ın zengin bir öykü dünyası var, sadece Poyrazın İşçileri değil, Yol Ağrısı da, Ufka Bakan Gemiler de, hatta Opimist’ten çıkan çevreci iki kitabı da okunmalı derim.

Varlık¸ Sayı: 1266, Mart 2013

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....