Menü
BEN BİR  2 Nisan 2013
Ada'dan • BEN BİR  2 Nisan 2013

BEN BİR  2 Nisan 2013

 

 

Otuz, otuz beş kişilik bir salonda bir akşam iki genç akademisyeni dinliyoruz. Konu: Nevruz sonrası gelişmeler…

Birini tanıyorum.  Şimdi merhum öğretmen S.A. Ağbi’mizin torunudur. Çocukluğunu bilirim. Annesini depremde yitirdi galiba,  bugüne teyze, enişte ilgisiyle gelmiş olmalı. Yıllardır görüşmedik. Okurdu. Dersleri iyiydi. Sevilirdi. Erken erken ve hak ettiklerinin üzerinde övüp böbür yüklediğimiz çocuklar vardır, delikanlıyı dinlerken bu yanlışı bu gence de yaptığımızı düşündüm. Geçen yıl da bir gün, Sezai’deyim, tıraştayım, koltuklar dolu, ama kalfa Ayhan’ın koltuğunda biri bıdı bıdı, bıdı bıdı, bıdı bıdı… Dedikleri de kenar mahalle kahveleri için bile çok sığ, çok sıvan… Merak edip baktım kim diye, a! bizim çocuk, bitişiğimde tıraş olurmuş da kitabevime uğramazmış demek.

O akşam da bir açtı ağzını, neler demedi! Süreç merakla izlediğimiz bir süreç; bize düşen bunun barışla sonuçlanmasını dilemek olmalı. “Gün gelir, bunun hesabı bugünün yöneticilerinden sorulur” demek değil. Bu sözün çevirisi, “Ölümler, öldürmeler durmasın, devam etsin”dir. İstenir mi? Hocalardan uyaranlar, dinleyici öğrencilerden eleştirenler oldu –nafile! Kimseyi dinlemedi delikanlı. Yanlışlarında ısrar etti, arada da bir iki kez “Ben bir sosyal bilimci olarak…” diye patlatmasın mı? Allah Allah! Alanına yıllarını veren bile kolay kolay söylememeli bu lafı. Oysa üniversiteye yeni alınmış bir araştırma görevlisi bizimki.

Gençlerin hepsi böyle değil. AKM’deki etkinliklerde konuşmacılara gayet dikkatli bir dille sorular soran  liseliler, İlahiyat, Sosyoloji, Felsefe öğrencileri de gördüm, bir iki değil çoktular. Onlar olmasaydı ötekilerini görür müydüm acaba? Mesela kendi gençliğim! Hepimiz yanlıştık, yanlışlarımız da çoktu; fakat yanlışlı görülmüyorduk. Bağışlıyorlar mıydı?

Gecenin ertesi günü kitabevime bir kızcağız geldi. Dörde katlanmış bir kâğıt çıkardı çantasından; “Bir öykümü size okutmaya getirdim” dedi. Okur musunuz? Vaktiniz var mı? Bunlar yok. Bunlar gereksiz. Öykü yazıyorum ya, getirilen her öyküyü okumaya mecbur kamu görevlisi sanılıyorum zaar! Okulunu söyledi. Edebiyat öğretmeni de, sevdiğim bir arkadaş. E, akşam da gençliğimizdeki bağışlanmaları hatırladık. Geri çeviremedim. Açtım kâğıdı. Tek yaprak. Bir yüzü tam, bir yüzü yarım. Okudum. Süleyman’la Belkıs hikâyesi. Öyküden çok hikâyeyi çözümlemeye çalışan bir kompozisyon. Mensur şiire de özenilmiş sanki. Bunları söylemedim. Kestirmeden, “Kıssalara girme. Tekrara düşersin. Kendini gösteremezsin” dedim. “Kıssa mı bu?” dedi. “Süleyman” dedim. “Ama ben Belkıs’ı yazdım” dedi. Belkıs deseydim, Süleyman diyecekti bu defa da. Canım, biliyor kız! Aslında o anlatmalı, ben öğrenmeliyim! Sordum: “Hep böyle mi yazıyorsun?” Daha önce bir tane yazmış, onu beğenmemiş; bu ikincisiymiş, bir yarışma varmış ben olur dersem oraya gönderecekmiş. “Bir öyküyle olmaz. Yaz, hep yaz!” dedim. “Yazacağım, size onları da okutacağım” dedi.

“Okumak”la “okutmak” arasındaki farkı görmeden nasıl yazacak bilmiyorum. Bizim Komünist’e (Şaban Günel) anlattım başımdan geçeni. “Öykülerini getirdiğinde kendisine, ‘Madem okutmak için getirdin, arkadaşıma okutayım de’ dedi. Benden sana söz, ben vallahi okurum.”

İlk öyküsü “E” dergisinde, benim yazdığım “Öykü Noktası”nda çıkan bir başka kız düştü şimdi de aklıma. Bu, öğretmen. Edebiyat öğretmeni. Hocanım. Öyküsünü dergide görünce bana bir mektup, bir mesaj… Bol kepçeden bir övgü. Arkasından dört beş öykü daha –yayımladık mı, kaçını, hatırımda kalmamış. Allah’ı var, kabiliyetliydi. Nitekim dergi kapandı, yollarımız ayrıldı; hanım kızımız başka dergilerde de görüldü; hatta bir ara, kısa süren şöhreti bile oldu. İşte o parlak günlerinde bir öykü etkinliğinde rastlaştık. Daha doğrusu etkinlik programında yer aldık. Adımız oldu. Ne demek bu? Unutmuş şöhretimiz ilk öyküsünün nerede, kimin eliyle çıktığını. Görüşmedik. Konuşmadık.

Şimdi nerde bu kabiliyet? Bilmiyorum. Belki topluyordur, yağacaktır bir gün. İnşallah! Ama dünyanın bin bir hali var: bıkkınlık, yanlış evlilik, hastalık, ölüm, dünya nimetleri, çoluk çocuk… Her birimizi kim bilir neler bekliyor? Bunlardan biriciği bile yazmaktan çeker alır sizi, “Yazmasaydım deli olacaktım” diyenlerden değilseniz eğer.

Yirmi yaşın otuza, otuz yaşın kırka, kırk yaşın elliye, elli yaşın altmışa böbürü olamaz. Hele ki yazı dünyasında.

Neden? Adam altmışında, hâlâ şiir yazıyor, oysa senin yirmi beşinde yahut otuz beşinde yahut da kırk beşinde ne yapacağın, yazıp yazmayacağın belli değil, deyiverirler.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....