Menü
SAMET AĞAOĞLU'NUN ÖYKÜLERİ  Heceöykü, Sayı: 5, Ekim-Kasım 2004
Hece Yazıları • SAMET AĞAOĞLU'NUN ÖYKÜLERİ  Heceöykü, Sayı: 5, Ekim-Kasım 2004

SAMET AĞAOĞLU'NUN ÖYKÜLERİ  Heceöykü, Sayı: 5, Ekim-Kasım 2004

 

“Samet Ağaoğlu, Bütün Öyküleri”, Yapı Kredi, İstanbul, 2003. Alıntılar, bu baskıdan.

Marazi tipleri, şizofrenleri ve saplantılı insanlarıyla öykücülüğümüzde apayrı yeri olan Samet Ağaoğlu 1909, Bakû doğumlu. Türkçülükle İslam’ın çelişmediğine inanan liberal siyaset ve düşün adamlarımızdan Ahmet Ağaoğlu (1869-1939) ile “derin iç âlemi, keskin bir zekâ ile dış âleme bağlı” bunun içindir ki tam otuz üç yıl Ahmet Ağaoğlu’nun “en kuvvetli mücadele mesnedi olmuş” dindar Sitare Hanım’ın (s. 205-206) oğlu. Ailenin aynı yıl İstanbul’a göç edip yerleşmesinden dolayı çocukluğu İstanbul’da geçer Samet Ağaoğlu’nun. Liseyi bitirdiğinde (1926) Ankara’dadır. Hukuk’u da Ankara’da bitirir (1931), doktora için gittiği Strasbourg’da on altı ay kalır, fakat doktorasını tamamlayamadan döner. Bakanlıklarda, üst birimlerde memuriyete başlar, 1946’da devlet hizmetinden ayrılıp avukatlığa geçer, yine aynı yıl, kuruluşundan hemen sonra Demokrat Parti’ye katılarak siyasete atılır. 1950-60 arası Manisa milletvekili olarak TBMM’de bulunur, Adnan Menderes hükümetlerinde çalışma, sanayi ve devlet bakanı olarak görev alır. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinde diğer Demokrat Partililerle birlikte tutuklanıp Yassıada’ya sürülür. Ömür boyu hapse mahkûm edilir. Cezasını arkadaşlarıyla birlikte İmralı’da çekmeye başlar, daha sonra gönderildikleri Kayseri cezaevinde iken, Yassıada mahkûmları için Ekim 1964’te çıkarılan özel afla salınır. Aftan sonra siyasetle ilgisi dolaylı olur; kendini iyice yazıya verir. 6 Ağustos 1982’de ölür.

Yazı hayatı üniversite yıllarında başlar Samet Ağaoğlu’nun. Ahmet Muhip Dıranas (1908-1980) ve Behçet Kemal Çağlar’la (1908-1969) birlikte kurdukları Genç Türk Edebiyat Birliği’nin yayın organı “Hep Gençlik”teki ilk denemelerini (1930), “Varlık”taki öyküleri izler (1931). “Varlık”a sonraları “Yücel”, “Şadırvan” ve “Çığır” eklenir. Siyasi yazıları ise (1946-50) “Kuvvet” ve “Kudret” gazetelerindedir.[i]

Anı ve gezi türlerinde kitapları olan, inceleme ve araştırma dallarında da ürün veren Samet Ağaoğlu’nun öykü kitapları, yayım sırasına göre şöyle: Strassburg Hatıraları (1944), Zürriyet (1950), Öğretmen Gafur (1953), Büyük Aile (1957), Hücredeki Adam (1964), Katırın Ölümü (1965).

Samet Ağaoğlu, daha ilk kitabında ruhen hasta insanlarıyla çıkar okur önüne. Özellikle kitabın “Hatıralar”a ayrılmış ikinci bölümü tamamen böyle insanlarla doludur. Sözgelimi hasta annesinin iniltileriyle on yıl yaşayıp iniltiye alışmış olan, o kadar ki ölümüyle ıssızlığa düşüp boşlukta kalan, inilti krizleri geçiren, sakinleşmek için kendini hastane koğuşlarına atan Atyas; ünlü ve büyük bir insan olmakla en sefil hayatı birlikte yaşamak gibi zıtlıkları bütün şiddetiyle yaşayıp çevresindekileri şaşırtan Febüs; bir erkek çocuk doğurmak, yalnız, çocuğunun da vücudunun değil fakat ruhunun karısı olmak isteyen Naoma; kendini herkesten, Dostoyevski’den bile büyük gören, belki de bu yüzden asalak yaşamayı adeta hak bilen Stamarof; saf bir erkeğin hayat arkadaşı olamayacak bir kadına evlilik teklif eden, kızın iki gün içinde cevap vereceğini söylemesine rağmen çekip gitmesi üzerine kendini hakarete uğramış sayıp intiharı çağrıştırır bir şekilde ölen Rahip…

Zürriyet’in ise her öyküsü, kuruntularında ölçüsüz, maceraları gem almaz, anlattıkları kontrolsüz, algıları belirsiz kişilerle tanıştırır okuru. Doğumunu beklediği çocuğunun sakat olabileceği korkusuna kapılmış müstakbel baba (“Zürriyet”), genç bir adamken ayrıldığı şehre, o yılların dayanılmaz çağrısına uyarak yaşlılığında giden adam (“Mahalleye Dönüş”), büyük ve zengin adam olacağına inanarak gemilerde tayfalığa başlayan sokak çocuğu (“Sokak”), kendisine hasta süsü veren, hastanedeki her hastaya bir başka hikâye uydurup anlatan zararsız deli (“Bir Hastahane Hâtırası”), hastanede olup biteni kavanoz içinden gözleyen ve hiçbir ilkelliği atlamaksızın anlatan ikişer aylık iki rüşeym (“Hayat Mücadelesi”), küçük bir bahçe ile kendi ruhu arasında benzerlikler kuran, o bahçede bulduğu resimdeki çocuğu çocukluktan genç kızlığa, kadınlığa, arkadaştan sevgiliye, sonunda da şeytana döndüren küçük memur (“Kediseven Sokağındaki Bahçe”), ateşler içinde sayıklayan hasta (“Bir Hastanın Rüyaları”) ve eşine kırgınlıklarını boşanmalarından otuz yıl sonra ve mezardan çıkıp gelerek söyleyen kadın (“Otuz Yıl Sonra”).   

Sonraki kitaplarında bu tür insanlar sayıca azalır. Sözgelimi içinde yedi öykünün bulunduğu Öğretmen Gafur’da, fikirlerinin çalınacağı korkusuyla insanlardan kaçan, sonunda tımarhaneye düşen bir öğretmene (“Öğretmen Gafur”), hayatın ölümlü olmasını tek ıstırap sebebi bilen, ıstırabının fazla uzatılmadan dindirilmesi için sevgilisini ikna eden bir intiharcıya (“Bir İntihar”), daha çocukken ölmüş bir arkadaşının, rüyasına yıllar sonra girmesiyle kendini yüzleşme içinde bulan bir vicdan adamına (“Ahmet Sâi’nin Vicdan Azabı”) rastlanır sadece. Üç uzun öykünün yer aldığı Büyük Aile’de aynı vicdan adamı yine çıkar. Ölümle yüz yüze gelişi, ölüme çare arayışı, bulamayınca mabetlere yönelişi ele alınır adamın (“Ahmet Sâi’nin Korkusu”) bu kez. Eski boş bir yalıyı merak eden yirmi sekiz yaşındaki Ömer de anılabilir belki. Fırtınalı bir gecede yalıya girer Ömer. Duvarlardaki resimler, odalardaki ve salondaki eşya tanıdığı bir hayata ait gibidir. Aslında buldukları, zihninden geçenlerdir. Bu tatminle yalı da anlamını yitirmiş olur (Sağır Yalı”). Hücredeki Adam’daki dört öyküden yalnız birinde (“..............”) bu insanları çağrıştırır biri var: Eski bir tarih öğretmeni. Peşinden gelen bir adamı, kendisini takip ediyor düşüncesiyle vurur. Fakat adamın son sözleri öğretmene dokunur. Memleketlerine gidip adamın karısını ve çocuklarını bulur, kendilerine yardımcı olur. Bütün bunları da o yabancı şehirdeki bir meyhanede bir masa arkadaşına da anlatır. Bir çeşit vicdan temizliği. Katırın Ölümü’nde ise böyle insanlara pek rastlanmaz.

Rastlanmaz ama, öyküsünü felsefi ve mistik kimi kavramlar etrafında gezdirmeyi de hiç bırakmaz Samet Ağaoğlu. Ölüm ve kader, ilk öykülerin baskın kavramlarıdır. Sık sık intihar düşüncesi girer öykülere. Gerçi çocuk sevgisi, çocukla gelen korkular, meraklar, sorumluluklar ve yüzleşmeler de işlenir. Yalnız, insanın kıyıcılığı ve kırıcılığı ile ölüm ve kader arasında kurulan bağın benzeri çocukla ailesi için de kuruluverir. Giderek kavramlar çoğalır: sevmek, hayat, anlam, pişmanlık, kıskançlık, ömür, ihanet, otorite, intikam, inanmak… Ölüm ve kaderin yerini de galiba Allah ve vicdan alır.   

Öğretmen Gafur’daki öykülerden “Babam” adlı öyküde babasının inanışını şöyle anlatır Samet Ağaoğlu: “Ondaki bu kadere inanışın dinî bir menşei var mıdır bilmiyorum. Babam, dini, insanları bir millet olarak yuğuran âmillerden birisi diye düşünürdü. Bu hisden insanların mahrum edilmesini istemezdi. Allah fikrine, klâsik dinî telâkkilerle vardığını zannetmiyorum. Ölümüne tekaddüm eden günlerde de tamamen hissetmiş olduğu muhakkak âkibeti, dinden ayrı bir kadere bağlı bir hâdise olarak karşıladı ve öyle konuştu.” (s. 220)

Aynı öyküde, ölmek üzereyken yine babasının şu dedikleri de önemli bir ipucu: “İnsan bir makinadır.  Vicdanî bir makinadır. Her makina gibi o da duracak. Ölüm bir tabiat kanunudur. Hepimiz ona boyun eğeceğiz.” (s. 236)

“Hücredeki Adam” öyküsündeki adam da inanışça Ahmet Ağaoğlu’na benzer: Namaz kılmayı, Kuran okumayı öğrenmemiştir. Gerçi Müslüman’dır. Peygamberi bilir, dinin kimi emirleri olduğunu bilir. Allah’a da çocukluğundan beri inanmıştır. Ancak, “neden inandığını da ne kendi kendisine ne başkalarına sormuştur”. Öyleyken, hücrede, “içini serinletmeğe başlayan (bir) duygu gelip bu Allah fikrine dayanır” ve düşünür ki “Kader ağını ören Allahtı, O istediği için öldürmüştü, O istediği için buradaydı.” (s. 361)

Ayrıca hücredeki adamla öteki hücrelerde yatanlar arasındaki farka da dikkat çekilir: “(Onlar) ne Allahlarıyla ne vicdanlarıyla karşı karşıya kaldılar. Hepsi … buradan çıkar çıkmaz, aynı toprak yetmezliğinin, aynı susuzluk derdinin, aynı yol darlığının, aynı aile bağlarının zulmü altına gireceğini hissediyor, ya intikam almak, ya bu zulümlerden kurtulmak için tekrar öldürmeye hazırlanıyor.” (s. 377)

Yine aynı kitapta yer alan ve nişanlısı, sanatı ve babası arasında kalmış oğulu –Ömer’i- anlatan “Üç Kişi Arasında” adlı öyküdeki baba da, mutluluğu “tabiatın ve Allahın nasip ettiği”ne inanmakla (s. 422) “klasik dinî telakkilerden uzak” Ahmet Ağaoğlu’nu hatırlatır. Ama kaderden yine vazgeçilmez. Oğlunu paylar baba: “Evet kader. Sen buna hiçbir zaman inanmadın, inanmıyorsun, belki de inanmayacaksın.” Oğul şiir yazmış, resim yapmıştır, sanatta yükselme hayali kurmaktadır; baba, oğlunu o yanından da etkilemeye çalışır: “Sana bir şey söyleyeyim mi … insan zekâsının bütün yaratıcılığı, insan ruhunun bu yaratıcılığı besleyen heyecanı da onun kaderinin böyle çizilmiş olmasından başka bir şey değil.” (s. 425-426)

Ta Tahir Alangu’dan beri Samet Ağaoğlu’nun öyküleri doğum-ölüm geçidinde ruhen bunalıma düşmüş insanlarıyla anlatılır. Onların Dostoyevski insanlarıyla benzerlikleri üzerinde durulur. Acı karamsarlıkları Poe’nun karamsarlarıyla,[ii] iç çatışmaları L’isle Adam’ın huzursuzlarıyla[iii] karşılaştırılır. Bunlar doğru. Hele Dostoyevski etkisi. Öykülerde çeşitli vesilelerle söylenir bu: “Seni Dostoyevski’nin tiplerine benzetiyorum Stamarof. Sen yarım kalmış bir İvan Karamazof, bir Raskolnikof, bir Alyoşa’sın.” (“Stamarof”, s. 61-62). Hücredeki Adam’da yer alan “Bir Gece Yarısı” öyküsünde de, kahraman, 27 yıl sonra geldiği şehirde bir sokak kadınına –ki kendisinden etini değil acılarını dinlemesini istemiştir- kendisini şöyle anlatır: “Bugün içimde hâlâ yaşayan bir kısım hasletler (Dostoyevski’nin romanlarından) doğdu. Kişiliğimin değişmez bir parçasını onlar yaptılar. Kendimi çok kere ‘Cürüm ve Ceza’nın Raskolnikof’u, ‘Aptal’ın Prens Muşken’i olarak düşündüm, hayallerimi, zaman aman hareketlerimi onlara uydurmaya çalıştım.” (s. 398). Aynı kitabın “Yine Başlarken” başlıklı önsözündeki Dostoyevski hayranlığı ise yekten söylenmekte: “Ceza evleri, sürgünler, gurbetler de mezarlar gibidir. Uzun yıllardan sonra oralardan dönenler aynı korkuyu yaratırlar. Bunun içindir ki büyük psikolog romancı ‘Dostoyevski’ hapishanelere ‘ölüler evi’ diyor.” (s. 346).

Samet Ağaoğlu’nun nihilizminde Dostoyevski etkisi açıktır ama, tıpatıp değildir. A. Ömer Türkeş’e referansla, Dostoyevski, kahramanlarını saplantılarıyla toplumsallığa da açar, Samet Ağaoğlu’nda ise bu yoktur. Ne bu vardır, ne Dostoyevski’deki sağlam felsefe geleneği, haliyle ne de Camus’daki başkaldırı. Onun kahramanları marazilikleriyle canlanabilir ancak. Bunun da toplumsal bir açıklaması olmalı. Cumhur Aslan’ı yineleyerek şöyle yazar A. Ömer Türkeş: “[S]ürekli huzursuz, mutsuz, arayışlar içinde olan, bir tür sürgün aydın-yazar olgusu Türk toplumunun bir gerçeğidir, bu gerçeklerden biri de Samet Ağaoğlu’nun kendisidir. Karanlığın, umutsuzluğun, karamsarlığın ve kötümserliğin Türkiye’deki en önemli öykücüsüdür Ağaoğlu; politik alana yönelmesiyle kesintiye uğrayan, daha üretken olacakken bunu yeterince gerçekleştiremeyen huzursuz bir aydın portresidir.”[iv]    

Samet Ağaoğlu’nun sadece bunalımlı insanları yok. Diğerlerini de hatırlamanın tam sırasıdır.

Zürriyet’te yer alan “Sokak” adlı öyküde, yol üzerinde, bir sandık içinde yatan iki çocuğun arkadaşlığı anlatılır. Aralarındaki kavga da sevgi de kıyasıyadır. Hayatı tanıyışları da yine öyle olur. Anekdot keskinliğinde peş peşe gözlemlerle yürüyen bu öyküyü Istrati ve Gorki havasında bulur Tahir Alangu.[v] Dönemin bir başka öykücüsü Orhan Kemal’de (1914-1970) daha gelişmiştir bu tür sokak ve çocuk öyküleri.      

Öğretmen Gafur’da yer alan “Korku ve Neticesi” de farklı bir öykü. İki arkadaş bir toplantıdan çıkar. Açık açık söylenmez bu, öyküde şehitlik, yakalanmak, fikir için ölmek geçer sadece; ama hissedilir ki katıldıkları toplantı bir gizli örgüt toplantısıdır. Korku içindedirler. Biri, arkadaşını ihbar etmenin azabından kendini asarak kurtulur, öteki ise karakola gidip arkadaşını ihbar ederek.

Katırın Ölümü’ndeki “Ridilemet Nüklüm Telada” sosyal ve siyasalın yanı sıra simgeyi de taşır, mizahı da. Samet Ağaoğlu’nun bir başka öyküsünde olmadığı kadar da provokatiftir. Bir adamın altı hikâyesine yer verilir öyküde. Birinde sürgünde bir Kürt’le –bu da açık söylenmez- trendedir. Birinde maliyede memurdur. Birinde gazeteci. Birinde hastanede hasta. Birinde işçi mahallesinde oturan biri. Birinde sade vatandaş. Her  hikâyenin ortak paydası, mülkün temelinin adalet olmadığıdır. Öykü bunun tam tersinin doğru olduğunu söyler: Mülk, adaletin temelidir.       

Siyasal vurgusu hemen hiç olmayan, sırf gözleme dayanan, bununla yürüyen öyküleri de var Samet Ağaoğlu’nun. Öğretmen Gafur’daki “Yazamadıklarımdan” bunlardan biri. Devamı getirilememiş öykülerin kimi kahramanları vardır bu öyküde. “Büyük Aile”de, İstanbul’a göç etmiş Niksarlı bir büyük ailenin toplumsal değişime bağlı olarak ufalıp yok oluşu anlatılır. Katırın Ölümü’ndeki “Onlardan Bazıları”, hapishane revirinde tanışılan mahkûmların hikâyelerinden oluşur.

Samet Ağaoğlu’nun, siyasal ve sosyal olanları da dahil hiçbir öyküsü psikolojiye uzak durmaz. Olup bitenin kişisel ve psikolojik bir yanı mutlaka bulunur. Temelleri Sait Faik (1916-1954) ve Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) tarafından atılan bu sosyo-psikolojik öykünün Samet Ağaoğlu’ndaki en güzel örneği galiba “Büyük Aile” öyküsüdür. Geçerken, Katırın Ölümü’ndeki “Martılar”ı ve kitaba adını veren öyküyü de anmak isterim. İlkinde bir mahkûmun, pencereden gördüğü martılarla, bazen leyleklerle özdeşleşmesi vardır; ikincisinde de eşini kaybetmiş, emekli de olmuş bir maden mühendisinin, ölümünden pek etkilendiği bir ocak katırını 25 yıl sonra bile unutamayışı, daha doğrusu katırla bir olması.

Samet Ağaoğlu’nun öyküleri bir de anılarla iç içedir. İlk kitabının adı bunu zaten açıkça söyler: Strassburg Hatıraları. Özellikle kitabın “İhtisaslar” başlıklı ilk bölümü bütünüyle anıdır. Ne ki anıları kendisiyle başlayıp bitmez. Yaşadıklarını başkalarının da paylaşabileceği bir genel içine sokar: serbestlik, yurt özlemi, yaklaşan savaş, Doğu-Batı vs. Anılarını bu yolla öyküleştirir. İkinci bölümse, “Hatıralar” üst başlığını taşımasına rağmen anı olarak algılanmaz. Yaşanılanlar vardır şüphesiz, ama öykü kurgusu anıların önüne geçmiştir. Sonraki öykülerinde bu ikinci tutum ağırlık kazanır. “Oğlum”da –ki Öğretmen Gafur’dadır- “Hücredeki Adam”da, “Üç Kişi Arasında”da, “Martılar”da, “Onlardan Bazıları”nda anılardan sadece yararlanıldığını düşünüyorum. Bunlar öykü. Kurgusal. Fakat “İhtisaslar”daki tutumunu da bırakmaz Samet Ağoğlu. “Babam”  anıdır örneğin. Anıdır da öykü tadında anıdır. Orhan Okay’a katılmamak imkânsız; diyor ki: “Babasına ve kendisine ait yaşanmış olayları ve otantik tipleri sergileyen hâtıra kitaplarında da kurgu ve üslûp peşindedir. Denebilir ki hikâyelerinde müşahede ve hâtıraları, hâtıralarında da hikâyeciliği iç içe geçmiştir.”[vi] 

Samet Ağaoğlu’nun insanları sürrealistlerin insanlarını hatırlatır. Bunalımları –daha doğrusu ıstırap ve saplantıları- rüyalarla, hayal ve çağrışımlarla birliktedir. Ama belirsizlik yoktur. Rüya rüyadır, hayal ve çağrışımlar da hayal ve çağrışım.  Samet Ağaoğlu’nun amacı gerçeği sislendirmek değildir çünkü. Savaş öncesi ve sonrasının bütün sıkıntılarını taşıyan bu insanların Allah ve kader etrafında sıkı bir vicdan muhasebesiyle kurtulacaklarını düşünür. Bundan olacak, cümle yapısıyla oynamaz. O kadar ki cümleler hemen hep kurallıdır. Ahmet Haşim (1885-1933) ve Yahya Kemal (1884-1958) kuşağının cümleleri gibi bileşik ve bol öğelidir. İsim cümlesi gayet azdır. Gerçi “Korku ve Neticesi” ile bu tutum biraz gevşer. “Büyük Aile”de konuşma diline de yaklaşır. Hatta kesik cümle bile görülür. Ama önceki cümlenin bir öbeğini veya öğesini ayrı tutmaktan öteye geçmez bu: “Hasan’dan ilk aylar ailesine ve arkadaşlarına sık sık mektuplar geldi. Ümit, neşe dolu mektuplar.” (“Büyük Aile”, s. 281). “Hiç görmesem daha iyi olacaktı. Öyle abus, asık, kapkara bir yüz.” (“Martılar”, s. 496). Hep kurallıdır, titizdir Samet Ağaoğlu, gününün dil modasına da mesafeli durur. O kadar ki ünlemleri boldur, onları bile cümleyi gevşetmeden kullanır: “Ah bu çocuk! Allah ikimizin talihini birbirine bağlamıştı.” (“Bir Hastahane Hâtırası”, s. 135). “Fakat heyhat! Bütün ümitlerim boşa çıkıyor ve sen gittikçe esrarlı bir hal alıyordun.” (“Otuz Sene Sonra”, s. 182). “Ah bu apartman hayatı! Bir damın altında birçok ailelerin bir arada oturmak mecburiyeti!” (“Oğlum”, s. 198). Diyalogların da öyküyü hafifleteceğini düşünür sanki Samet Ağaoğlu. Şöyle ki içe dönük öykülerinde zaten var olsun için vardır diyalog, dışa dönük öykülerinde de fonksiyonel değildir. Belki şundan: Sahne kurmaz Samet Ağaoğlu. Göstermez. Öyküsü sözeldir daha çok. Orhan Kemal’in diyaloglarıyla karşılaştırıldığında görülecektir ki “Üç Kişi Arasında” ile “Onlardan Bazıları” gibi diyaloglu öyküleri için de geçerlidir bu.

Samet Ağaoğlu aforizma değerinde cümleleri ile de dikkat çeker. Sanırım sözün hep kendisinde olmasından bu da. Yanı sıra da iç gözlemine ve dayandığı kavramlara güvenmesinden. Örnekse: “Medeniyet, mesafeleri ne kadar kısaltırsa kısaltsın memleket ve vatan yine kalacak!” (“Strazburg Geceleri”, s . 20), “Anlıyorum ki aşk bir ihtiyaçtır.” (“Bir Çinli Arkadaşım”, s. 77), “Bir babanın oğluna verecek hesabı yoktur. Fakat kendisine karşı vereceği hesaplar bulunabilir.” (“Oğlum”, s. 197), “[Ö]lüm yalnız yaşayanların âkıbeti değil. Her ân, içindekilerle beraber ölüp gidiyor.” (“Ahmet Sâi’nin Korkusu”, s. 322), “Aşk idealist adamın ancak vasıtası olabilir, o kadar. Ama yalnız aşk, tek başına bir ideal değil.” (“Üç Kişi Arasında”, s. 431; alıntılarda özgün yazıma uyuldu –NM)…

Özetle: Samet Ağaoğlu, öykücülüğümüzde kendine mahsus bir adası olan yazar.      

Heceöykü, Sayı: 5, Ekim-Kasım 2004



* Öykü kitapları toplu olarak da yayımlandı: “Samet Ağaoğlu, Bütün Öyküleri”, Yapı Kredi, İstanbul, 2003. Alıntılar, bu baskıdan.

[i] Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, Yapı Kredi, İstanbul, ikinci baskı: 2003, cilt: 1, s. 21-22.

[ii] Tahir Alangu, Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman, Antoloji/Cilt: 2, İstanbul Matbaası, İstanbul, 1965, s. 37-45.

[iii] Behçet Necatigil, Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, Varlık, İstanbul, ikinci basılış: 1979, s. 521.

[iv] A.Ömer Türkeş, http://www.pandora.com.tr/turkce/elestiri.asp?yid=158.

[v] Tahir Alangu, a.g.e., s. 42.

[vi] Orhan Okay; Ağaoğlu, Samet, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1988, cilt: 1, s. 467.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....