Menü
BİR YAZI ETRAFINDA TÜRKİYE'DE ÇOCUK EDEBİYATI  Hece [Çocuk Edebiyatı Özel Sayısı] Sayı: 104-105, Ağustos-Eylül 2005
Hece Yazıları • BİR YAZI ETRAFINDA TÜRKİYE'DE ÇOCUK EDEBİYATI  Hece [Çocuk Edebiyatı Özel Sayısı] Sayı: 104-105, Ağustos-Eylül 2005

BİR YAZI ETRAFINDA TÜRKİYE'DE ÇOCUK EDEBİYATI  Hece [Çocuk Edebiyatı Özel Sayısı] Sayı: 104-105, Ağustos-Eylül 2005

 

 

 

Tam 30 yıl önceki bir yazımı yeniden okudum: İdeolojinin çocuk edebiyatındaki yeri ve bunun Türkiye’deki durumu üzerinde durmuşum o yazıda. Gerçi bu edebiyatın pazarıyla ilgili dediklerim de olmuş.  Keza dilini, konularını, tekniğini de ihmal etmemişim. Ama hep sınıfsal bir perspektiften bakmışım olup bitene.

Sözgelimi, “bizden” ve “iyi” bir çocuk edebiyatı için temel önerim ve gerekçesi şöyle: “Oluşturmaya çalıştığımız çocuk edebiyatı ezilen sınıflara, mülksüzlere, emekçilere omuz vermek; toplumsal çelişkilerin emekçiler lehine çözülmesinde görev yüklenmek zorundadır. (…) Bunun için de ezilen sınıfların ideolojisini, materyalizmi ve diyalektiği benimsemek şarttır. (…) Ancak bu ideolojiyle çocuk bağımsızlığa, barışa, eşitliğe, demokrasiye, yurtseverliğe çekilebilmektedir.”[1]

Bu yazıya uzanışım boşuna değil. M. Sadık Aslankara, Öner Yağcı’nın Kardelen’ini çocuk edebiyatı bağlamında değerlendirirken pek çok yazıya değinir, benden de yukarıdaki paragrafın ilk cümlesini alıntılayarak sorar: “Çeyrek yüzyıl önce belki işlevi olmuş bu düşüncelerin, yeniden gözden geçirilmeksizin günümüzde ileri sürülebilmesi olası mıdır?” Ve önümden cevaplar: “Mert’in … bu düşüncelere, bugün 2000’lerin bakışıyla yaklaşacağı, görüşlerini bu doğrultuda yeniden  yoğuracağı kestirilebilir pekâlâ.”[2]  

“Belki”si yok, yazıldığı yıl dikkat çekmiş bir yazıdır bu. Erdal Öz’ün Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı: 1976’daki şu sözleri, Aslankara’nın kuşkularını “ola ki” giderir: “‘[T]ürkiye’de Çocuk Edebiyatı’ başlıklı yazısıyla Necati Mert, sanırım bu konuda şimdiye dek yapılmış incelemelerin en başarılı örneğini veriyor. Belli ki uzun bir emek sonucu yazılmış olan, konuya belli bir dünya görüşü açısından yaklaşmaya çalışan Necati Mert’in bu çok önemli bulduğum yazısını buraya bütünüyle aktarmayı çok isterdim. Ama yazı çok uzun. Yine de yazının önemli bulduğum bölümlerinden alıntılarla, dikkatleri bu yazı üzerine çekmeyi doğru buluyorum.”[3] İlginçtir, alıntılar arasında Aslankara’nın seçtiği satırlar, hatta paragrafın tamamı vardır.

Aslankara’yı memnun etmek isterdim ama, o yazıdaki perspektifin hâlâ geçerli olduğunu düşünüyorum ne yazık ki. Peki, hiç mi “gözden geçirilecek”, “yeniden yoğrulacak” yanı yok bu düşüncelerin? Şüphesiz var. Yalnız, yenilerinin de Aslankara’yı memnun edeceğini ummam. Çünkü, çocuk edebiyatının, “güncel politik gerekçelerden ötürü kendi iç dinamiklerinden koparıldığına” inanıyor Aslankara ve soruyor: “Peki o zaman ne yapılacaktır?” Cevabını da veriyor: “Gerçekliğe nasıl yaklaşması gerekiyorsa, öyle yaklaşarak… Çünkü yazın, güncel politikanın ne şamar oğlanıdır ne de onlar adına bir kandırıkçı başıdır!” Meselenin püf noktası işte burası: “Gerçekliğe nasıl yaklaşılacak?” Yahut, nedir “gerçeklik”? Üzerinde anlaşılmış mı? Kaş kalkıyor, yumruk iniyor, işkence sürüyorsa eğer, kimi insanlara kimi mekânlar kapalıysa ve faili meçhule gidiyorsa kimileri ve kürede işgaller ve savaşlar varsa… “gerçeklik” üzerinde anlaşılabilir mi yahut?

Edebiyatı soyut bir “gerçeklik” üzerine oturtmak, bence bütün bunlardan vazgeçmek, bunları görmezden gelmek olacaktır. Edebiyatın, bu yolla, “güncel politikanın şamar oğlanı” olmaktan korunacağı sanılıyor. Diyelim öyle. Ama aynı zamanda, edebiyatı kutsallaştırmak olur bu. Onu stil-steril bir süs bebeği görmek. Süs nesnesi yapmak. Bu mu istenilen? Bir de edebiyata çekilen şu “kendi iç dinamikleri” çizgisi var. Bunun da edebiyatın hayrına olmadığını düşünüyorum. Tamam, “iç dinamikler” var. Ama dillerine “iç dinamikler”i dolayanlar galiba sadece “biçim”i kastetmekteler. Oysa “biçim” ne kadar varsa “içerik” de o ölçüde var; diyeceğim, “iç dinamikler”in dışında düşünülmemeli “içerik”.  

“İçerik” denmeye görsün o ideolojik/sınıfsal perspektif de ister istemez girer işin içine. Bütün çocuklar için ortak bir “gerçeklik” yoktur çünkü. Tesettürlü bir annenin çocuğuyla monden bir annenin çocuğu hangi “gerçeklik”te buluşabilir sözgelimi? Ya da baklava çaldığı için ceza yiyen bir çocukla tatilini yazlıklarında geçiren bir çocuğun hayat algısı aynı mıdır? Aynı şeyleri mi duyar, düşünür bu çocuklar? Aynı hayalleri mi kurar, aynı özlemleri mi çekerler? Beklentileri, sevinçleri, kederleri aynı mıdır?

“Canım, bunların çocuk edebiyatıyla ne ilgisi var!” diyenler olacaktır. Hatta bu edebiyatın kimi isimleri de diyebilecektir bunu. Ama ben “çocukça” bir yazıdan/yazından değil, çocuk edebiyatından söz etmeye çalışıyorum. Bu edebiyatta da hayatta olup biten her şey anlatılabilmeli. Tıpkı yetişkinlerin edebiyatında olduğu gibi.

Yetişkinlerin edebiyatındaki gibi olacaksa, çocuklar için ayrı bir edebiyattan söz etmek yanlış. Evet, öyle görünüyor. Nitekim, Nurullah Ataç, Marcel Aymé’ın bir sözünü anar, bu yöndedir: “Çocuklar caddelerde kolayca yürüyemez diye çocuklar için ayrı cadde mi açılıyor? Büyüklerin caddelerinde yürümeğe alıştırılıyor. Demek ki onlar için ayrı kitap da yazılmamalı, büyüklerin kitaplarını okuyup anlamağa alıştırmalı onları.”[4]

Öyle görünüyor ya, acaba öyle mi? Baksanıza, Marcel Aymé, çocukları büyüklerin kitaplarını okuyup anlamaya alıştırmaktan da söz ediyor. Onları, yetişmiş görmüyor demek. Caddeleri onlar için tehlikeli buluyor henüz. Öyleyken, ellerinden tutulup caddelere çıkarılmalarından da yana.

Çocuk edebiyatının tam da bunu yapması gerektiği kanısındayım. Öyle bir edebiyat ki çocuğun elinden tutup onu caddelere çıkarmalı. Mercel Aymé “cadde” metaforuyla sanırım bunu söylüyor. Büyüklerin kitaplarından alınacak olan ne ise çocukların kitaplarından alınacak olan da aynı. Yoksa, “cadde” ile anlatılan, yetişkinlerin kitapları değil sadece.  

Yine geldik ayrı bir çocuk edebiyatının gerektiğine. Hayır! Bu “çocukça” olanı anlatıyor daha çok. Usulünce olan edebiyat ise “çocuk”la adlandırılmaz, adlandırılamaz. Geçerken bir soru: Çocuk edebiyatının kimi yazarlarının, kendilerine “çocuk edebiyatı yazarı” dendiğinde alınmalarını da açıklar mı bu?

Usul ne? denirse, cevabı kestirmeden şudur: Özelde geneli ve zorunlu olanı imgesel bir dille kurgulayıp vermek. Böylesinde yok yoktur. Politika da vardır. Da politikacının ağzındaki gibi hamasi değildir, düz değildir bu politik söylem. İmgeseldir. 

30 yıl önceki yazımın “gözden geçirilecek”, “yeniden yoğrulacak” yanları olduğunu söylemiştim hani,  bu edebiyat dili üzerinde daha fazla dursaydım keşke. Ama dursaydım bir şey değişir miydi ki! Görüyorum ki insanlar görmek istediklerini görüyorlar. Neden acaba? Hangi amaçla?

Hece [Çocuk Edebiyatı Özel Sayısı]¸ Sayı: 104-105, Ağustos-Eylül 2005

 

 

 



[1] Necati Mert, “Türkiye’de Çocuk Edebiyatı”, Yansıma [Çocuk Eğitimi ve Edebiyatı Özel Sayısı], Temmuz-Ağustos-Eylül 1975, Sayı:43-44-45, s. 16-17.

[2] M. Sadık Aslankara, “Çocuk Yazını ve Öner Yağcı”, Adam Sanat, Ağustos 1999, Sayı: 98.

[3] Erdal Öz, “1975’te Çocuk Edebiyatımız”, Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı: 1976, Tekin, İstanbul, 1976, s. 139-140.

[4] Nurullah Ataç, Günce 1953-55, Yapı Kredi, İstanbul, 2000, s. 309.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....