Menü
PENDİK'TE ÖĞRENCİLERLE  12 Nisan 2013
Ada'dan • PENDİK'TE ÖĞRENCİLERLE  12 Nisan 2013

PENDİK'TE ÖĞRENCİLERLE  12 Nisan 2013

 

 

İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü, “Yazarlar Okullarda” etkinliklerini gerçekleştirdi geçen yıl. Projenin mimarı Yusuf Çopur sanırım, Müdür Muammer Yıldız da destekleyince hiç aksaklık olmadı. Çeşitli ödüller bile alındı. Bu yıl da sürmekte yazarlarla okulların buluşması.

Nasıl oluyor buluşma? İstanbul’un 39 ilçesi var; her ilçe için iki yazar seçiliyor –biri ilköğretim öğrencileriyle, diğeri liselilerle buluşturulmak üzere. Kitaplar alınıyor bu arada, dağıtılıyor, okunuyor. Buluşma gününde de baştan on, on beş dakika diyeceğini diyor yazar, peşinden soru-cevap faslı başlıyor, onun da peşinden imza.

Bu yılki 78 yazar içine ben de alınmışım. Hangi yazarın hangi ilçeye gideceği kurayla belirleniyor ama İstanbul dışından gelecek olanları gözetmişler. Şöyle ki kuraya sokmamış, memleketlerine yakın ilçelere vermişler onları. Selim Gündüzalp’la bana da Pendik düşmüş.

2 Nisan’da Yunus Emre Kültür Merkezi’nde buluştuk liselilerle. On iki, on üç liseden yaşları on beş, on altı, on yedi, diyelim on sekiz olan yirmi beşer, otuzar öğrenciydiler -başlarında öğretmenleri. Güneş Koç burcunda. Hava nasıl güzel! Nasıl sıcak! Ateş. Toprak uyanmış. Su uyanmış. Dallarda baharlar yürüyen suyla uyanmış. Ben de, teneşire yirmi dakikası kalmış ben de kalkmış dede evimizden, bağımızdan, çarşılarda geçen çocukluğumdan, takvim yapraklarından söz ediyorum. Metafor diyorum. Edebiyat diyorum. Sözü eğri büğrü söyleyip Molla Kasım’ı kızdırmaktır edebiyat diyorum. Gençler için kolay dinlenilir şeyler değil bunlar.  Hele ki üç yüzü, üç yüz ellisi bir aradaysa. Evet ama edebiyatın büyük görevi, içimizdeki insanı uyandırmak ise, birilerinin de edebiyatı hatırlatması gerekiyor. İstanbul Milli Eğitim, edebiyatın bir ucundan böyle tutmuş; beğenmeyen de bir başka uçtan tutmak zorunda. Tutmak ve daha iyisi olduğunu göstermek.

İmza günlerini sevmediğimi her fırsatta söylerim. Neden sevmem? İmzam güzel değil. Okurun beklediği değişik cümlelerim de yoktur. Benimkiler ya “saygıyla” ya da “sevgiyle” nihayetinde. E, önümde kuyruk da oluşmaz. Neden seveyim! Bir ahbap gelecek, hatır için bir kitap alacak, alıp da gidivermesin, oyalansın da okurum var görünsün diye ben de diller dökeceğim… sıkıntılı bir durum. İmza günlerini sevmiyorum. Sohbeti seviyorum ben. Bir başlık versinler, düşüncelerimi kâğıda dökeyim, seslendireyim, sorularla açıp genişleteyim. Yahut başlığı birkaçımız birer ucundan tutup irdeleyelim. Demek bir de panelleri seviyorum. İmza, hoş bir şey değil. İmzada yavanlık var. Kitabın bonus’u gibi. Dinleyen merak edebilir, kitabınızı edinmek, hatta başında imzanızı görmek de isteyebilir, bu başka. Yahut zaten okurunuzdur, bu da başka. Bunlar güzel. Okurla yazar arasında köprü kurulmuştur, imza bunun işaretidir.

Pendik’te böyleydi işte. Kitaplarımdan üçü dağıtılmıştı öğrencilere: “Öykü Yazmak”, “Kelepir Sepet” ve “Zamansız”. Okumuşlar. Neler neler sormadılar! Okudukları hakkında da sordular, hayatıma, nasıl yazdığıma, kimi sözlerime dair de. Bir öykü kahramanımın öykü sonrası hayatını merak etmiş biri, bunu sordu mesela. Yazmak fikri bende nasıl uyanmış, bir diğeri bunu. Bir başkası: Kızım olsaydı adını Öykü koyabilirdim, demişim, neden demişim, ne demek istemişim? İlgiyle dinlediler cevaplarımı.

Güzel bir gündü. Yorgun gittim, zinde döndüm.

Bu günlerin sürprizleri de oluyor: Kültür merkezinin kapısında iki öğretmen karşıladı. Koştular. Kapı açtılar. Arabadan inmeme yardım ettiler. Birinin yüzü aşina gibi. Yanılmamışım, “Hoş geldiniz efendim!” dedi, “Siz babamın arkadaşı oluyorsunuz.” Erzurum Oltu’dan, babası kongrelere yahut ilk meclise katılmış bir Nazif Hoca (Haşimoğlu) vardı, onun oğluymuş. “Öğrencim olmuştunuz, neydi adınız?” dedim. Nakip’miş. Ağbisini okutmuşum meğer. Onun adı neydi? Mucip. İzmir’deymiş şimdi, kimya mühendisiymiş. Nakip, coğrafya öğretmeni. Okulunun öğrencileri merkeze getirilmek üzere toplandığında haberi olmuş geleceğimden, görmek, merhaba demek istemiş, edebiyat öğretmenine, “Ben götüreyim öğrencileri” demiş. Dükkândan konuştuk. Nazif Hoca’dan konuştuk: 2006’da kaybetmişler. Allah’tan rahmet diledik.          

Toplantı sonrası Müdür Recep Dernekbaş Gülistan Sofrası’na götürdü. 1992-99 arası Adapazarı’nda görevliymiş, hatırladıkları var: arkadaşları, dostları –kulaklarını çınlattık. Ellerine sağlık ustaların! Karşılayanlardan Mustafa Hoca da masadaydı, ön yiyeceklerin olsun, karışık etin olsun içinden bir şeyleri “Bunu alınız lezzetlidir, şunu bırakmayınız fıstıklıdır” deyip deyip önüme sürüyordu.

Peki, bu da olur mu! dedirten hiç mi bir şey olmadı?

İki soru şaşırttı beni. Bir öğrenci “Sizce sanat toplum için midir, sanat için midir?” diye sordu. Hâlâ sorulmasına şaştım. Bir öğrenci de popüler romanlar, romancılar hakkında ne düşündüğümü sordu. Mesela kimler onlar? dedim. Tolstoy, dedi. Dostoyevski, dedi. Ama onlar klasik. Popülerin klasikle karıştırılacağı da hiç mi hiç gelmezdi aklıma.

Öğrencilik budur aslında. Öğrenci sorar. Hoca da her soruya cevap verir. Hay Allah! da dememelidir.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....