Menü
NURİ PAKDİL: DİL EMEKÇİSİ  Hece [Edebiyat Dergisi ve Nuri Pakdil Özel Sayısı] Sayı: 85, Ocak 2004
Hece Yazıları • NURİ PAKDİL: DİL EMEKÇİSİ  Hece [Edebiyat Dergisi ve Nuri Pakdil Özel Sayısı] Sayı: 85, Ocak 2004

NURİ PAKDİL: DİL EMEKÇİSİ  Hece [Edebiyat Dergisi ve Nuri Pakdil Özel Sayısı] Sayı: 85, Ocak 2004

 

 

 

Nuri Pakdil’in anlam dünyası iki kavrama dayanmakta: Vahiy ve emek. 

Yalnız bırakılmaz “emek”, açılır, yelpaze edilir. Sözgelimi “artıkdeğer”e[1] gidilir. “Eşitlik”in “hayatı güzelleştiren yasa”[2] olduğu, böylesi bir kardeşliğin –direniş kardeşliği’nin- de işçiler ve mütefekkirlerde bulunduğu[3] söylenir. Devrim, devrimci sözcükleri ise zaten haylidir. “Devrim Ateşi” sabır ister[4],  devrimci “her türden özveriye hazır” olmalıdır[5]; bunların altını çizer Pakdil. Hatta Akay’ın yukarlarına toplanmış delik deşik bulutları “kurşun yemiş bir gerilla göğsü”ne[6] benzeterek anlatır, kendisi için “HİÇ DÖNMEMİŞ PARTİZANIM”[7] dediği de olur.

Bunların ilk çağrıştırdığı, sol/sosyalizm şüphesiz. Nitekim “Edebiyat” dergisi için, “yalnızca anamalcılığı, emperyalizmi, faşizmi eleştiren bir dergi” olmadığı, dergi yazarlarının “sav, saptayım ve önerileriyle sosyalist çizginin en ileri ucunda” durdukları da söylenmiş vaktiyle.[8]

Ne ki bu ve benzeri iddiaları destekleyen bir cümlesi yok Pakdil’in. Gerçi, kapitalizme karşıdır Pakdil, karşıdır da, Batı’nın çare olarak gördüğüne de katılmaz: “Kapitalizmin eleştirisi olarak ortaya çıkan marksçılık deneylerinden sonra, Batı, iyice, ruhunu yadsıyan ve onun gereğini duymayan insanların yurdu oldu. Maddecilik başdüşmanı olması, asıl onu kovması gerekirken, ona sığınıyor.”[9] 

Burada ruh’un altı çizilmeli.

Pakdil’e göre, mülkiyet de kirlidir artık.[10] Sesiyle insanın önüne geçmiştir. Arındırılmalıdır.[11] Mülkiyeti, “eğri”, “kirli”, “kanlı” bulması mülkiyet düşmanlığı diye algılanılmış olmalı, sözlerini şöyle açar Pakdil: “Ne söylüyorum ben? Eğriyse düzeltilmeli, kirliyse arındırılmalı, kanlıysa kazına kazına temiz yeri ortaya çıkarılmalı demiyor muyum?” Aklı yetersiz bulur bu yolda. Hatta temizliğin sadece onunla olamayacağını da söyler: “Aklımızla irdelenecek mülkiyetin temize çıkması olanaksız bence tek başına.” Önerisi, vicdan’dır, köklü temizlik için onu gerekli görür: “Bir de, daha köklü irdelenmesi gerekiyor mülkiyetin : vicdanımızla.”[12] Mülkiyetin reddi, galiba yok Pakdil’de. “Arınmış, temizlenmiş, herkesin hakkı verilmiş mülkiyet güzeldir kuşkusuz...” diyor çünkü. Fakat böylesini bile ağır bulduğunu ekler hemen: “...herkesin hakkı verilmiş mülkiyet güzeldir kuşkusuz da, gene gene, çok ağır birşeydir.”[13]

Ruh’un yanına vicdan ekleniyor burada da.

Vahiy ve emek’e mesafeden bakmaz Pakdil. İçlerindedir. Onlarla bir bütündür. Bunu önerir. Dünya ancak o zaman –yani böyle yapıldığında- yaşanılır bir yer olacak, “Maraş kilimlerinin yeşili gibi” yeşile boyanacaktır. Müslümanların amacı budur. Bu olmalıdır. Der ki: “Hıristiyanlar karayı seçmişlerdi, marksçılar kızılı. Biri gamın, biri kör şiddetin rengi. Bizimkiyse, beyaza çalan yeşil, sürekli yeniden oluşun yeşilleşen beyazı.”[14] Yeter ki ruh/maneviyat unutulmasın, bir; vicdan’ın ipi bırakılmasın,iki.

Batı, bunlardan vazgeçtiği için aç şimdi. Maddî açlık değil kastedilen: “Ne çıkacak yalnızca maddesel isteklerinin karşılanmasıyle? Çünkü, Batı’nın bunalımı insanlarının maddesel isteklerinin karşılanmadığı noktasında toplanmıyor. Asıl, ruhları aç Batılıların!”[15] Maddede/fizikte irilik bulur Pakdil. Hantallık. Onu yürekten saran ise başkadır; bunu İzmir ve Üsküdar üzerinden şöyle anlatır: “Eşrefpaşa’nın iyice yukarılarına çıkınca, İzmir’in irileşen bedeni daha belirgin. Bir şehir, neden bu kadar metafiziksiz? Örneğin, sâdece bir Üsküdar’dan geçerken bile, insanı yakalayan, insanın yüreğini elektriklendiren birşeyler oluşuverir.”[16]

Sürekli yeniden oluşum –beyaza çalan yeşille renklenmek yani- vicdan’sız olmaz Pakdil’e göre. Şu sözü dikkat çekici: “Dâima, terazinin ibresi vicdandır.” Hayatın sunduklarını ancak bu terazide tartabiliriz. Tartmalıyız. Aksi halde ne “önümüze konan gerçekdışılığın dışına” çıkılabilir ne de “namusluluk” açıklanabilir.[17]

Sözcük’le cümle arasındaki ilişkiyi de vicdan’la kurar Pakdil. Sözcük, öz’e dayansın, cümle için sıraya öyle girsin ister. Ve öz’ün beslendiği kaynağın da vicdan olmasını. Şundan: “...öz’ün beslendiği kaynak insan vicdanına doğrudan bağlıysa : temel’i içselleştiren bağıntı ağzı sıkı her cümlenin ortadireği olur artık (...) Binboğa Dağları gibi!”[18]

Yineleyerek: Nuri Pakdil’in anlam dünyası iki kavrama dayanır: Vahiy ve emek.

Ruh’la/maneviyat’la vicdan da ışığını onlardan alan mantık, ortak hafızada yoğrulagelmiş ses, bir bakıma mürşit.

Yaşama hakkına adanmış şu ışıklı satırlarda hem o iki kavramın birbiriyle hem de Pakdil’in onlarla kucaklaşması var: “...bir kadın gövdesine sarılırcasına hayatı kucaklamak gerekiyor. Yaşama hakkı Vahiy Öğretinin özünü oluşturur. Bu nedenle Vahiy Öğreti tüm toplumsal yapılanmaların dönüştürülmelerinde tek güç etmenidir. Ne güzeldir böyle ilerici olmak!”[19]

Şu iki dizede de emek, fütüvvet/tasavvuf geleneğinden gelen ahîlikle –ki alın teriyle geçinmeyi ilke edinmiş esnaf örgütüdür- buluşturulur: “Beyaz sarıklı ahî / Hû emekçi Erciyes”[20]

Müminle özgürlük ve bağımsızlık arasında hiç zorlanılmadan kurulan eşanlamlılık da aktarılmaya değer: “Hele de Bir Mü’min alnı : Özgürlük Şifası okunur, her dilde; BAĞIMSIZLIK BÂBINDA yâni.” Ya o müminin giydikleri: “Mintanımın üzerinde ince bir kazak giyişim iyi olmuş; yakasını da kaldırdım parkamın : güneşli de, soğuk; sertçe.”[21] 

İslamiyetin suyla kurduğu ilişki üzerinde de durur Pakdil ve bunun başka hiçbir inanç ve ideolojide bulunmayışına da dikkat çeker: “...hiçbir öğretide, günün içinde, kulak memelerine, boyna, ayak parmaklarının arasına temas ettirilecek denli su olumlanmasına rastlanmaz : Dinimiz müstesna.” Bunun adını da koyar: “Militan İnanç Pratiği”. Pratikten amaç da galiba şu iki ilkedir: “Bu ilke : hem de : eşitlenme ilkesi : sınıfsızlık ilkesi.”[22]

Emeğin kutsallığı başka kutsallar üzerinden de verilir: “KUTSAL EKMEK! KUTSAL EMEK! KUTSAL EL!”[23] Pişiren el övülür: “Emeğin susamı pişiren rengi / Ağıyor Pîr’den hâlâ o kırmızı”[24] Buradaki “Pîr” ahîliğe gönderme olduğu gibi ilk pişirici Hz. Âdem’e de göndermedir belki. Âdem, tür ismi olarak şurada da geçer: “Âdemoğlu! Gereksinim duyduğun bütün güç, bütün kuvvet, bütün kudret, ANCAK, EMEĞİN ASİL CEVHERİNDEDİR.”[25]

Bu cümleyi hatırlıyoruz. Mustafa Kemal’in Türk gençliğine söylevinden bir cümlenin başkalaştırılmış biçimi. Burada emek kutsallaştırılmıyor sadece, şüphesiz damar ve kan –daha doğrusu- bunlara bağlı ırkçılık reddedilmekte daha çok. Reddin sebebi, İslamiyet. Şöyle: “Irkçı değiliz; çünkü, uygarlığımızın özündeki inanç, ırkçılığı, kesinlikle reddeder.” Irkçılığın –artı olarak- bölücü bir emperyalist girişim olduğunu da belirtir Pakdil: “Irkçılık, Avrupanın, inancımızdaki eşitliğin tüm insanlığa yayılmasını durdurmak; ortak inancın evrensel yurdu içinde birleşmiş ulusumuzu bölmek için yaptığı emperyalist bir girişimin adıdır.”[26] Yoksa damar ve kan’dan vazgeçmez Pakdil; çünkü: “...damar ve kan ırkçılığın değil, inancın simgesidir DİN’DE.” Bunun son merhalesi de: “MİRÂC, IRKÇILIĞA İNDİRİLMİŞ KESİN DARBEDİR.”[27]

Alıntıda yer alan “inancın evrensel yurdu içinde birleşmiş ulus” öbeği, Pakdil’in ulusçuluğunun o çok bilinen dar milliyetçilikten farkına işaret eder. Nedir farklılığı? Bir kere “bin yılı aşkın bir süredir oluşturduğu Tarih birikimi”dir. Bu birikimden “esinlenerek, uygarlık değerlerimizi canlandırma”yı önerir Pakdil, adını da koyar: Yerli düşünce. Ve devamı: “Bu, yurdumuzun dayanağıdır yabancılaşma akımlarına karşı ve çürümemek için.”[28] 

Bu tarih birikimi, coğrafya ortaklığı ve din kardeşliğindendir ki Kürtlere seslenmekten –üstelik w’lu, à’lı, ê’li kelimelerle seslenmekten- çekinmez Pakdil. Örnekse: “...ke ko kar deş uzun uzun merhaba tek tek hepinize Varoluşa bin selam ke ko ba cı kar deş çok derin kanallarda o bizim küllî müşterekliğimiz KARDEŞLİK KÖKLERİMİZ...” Din kardeşliğine vurgu: “...Din le diye diye ya zı yo rum ke ko ke ko ke ko dinle Din le kar deş kar deş ke ko Din le iyi dinle biz kar de şiz ke ko kar deş biz kar de şiz te kiz te kiz tek bir vü cut de ğil mi yiz...” Ortak tarihe dikkat: “Ta ri hi miz ta nık (...) Ta ri hi miz bi zi bi zi bi zi bir leş tir di (...) Tarihimiz konuşuyor birlik birlik birlik et le kemik gi bi gi bi erê evet erê evet içiçeyiz biz vallah...”[29]

Tarih önemli Pakdil’de. Bir Senegalli arkadaşı şöyle der: “Bizim Afrika uluslarının tarihi, aşağı yukarı, yirminci  yüzyıldan öncelere pek uzanmıyor. Halkları ulus yapan kuvvet, tarihten gelir.”[30] Oysa Türkiye tarihsiz değil. Son yüzyılda “yeni yeni kördüğümler” atılmış olmasına rağmen hâlâ varsa bundan.[31] Türkiye’yi bir “umut” görüyor Pakdil. Üstelik varolmak mecburiyeti de yüklüyor ona. Kendisi için değil sadece, Ortadoğu ülkeleri için de. Nedeni şu: “...Osmanlı Devletinin yıkılmasıyle, Ortadoğu, sözcüsüz kalmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti, Ortadoğu ülkelerini, İslâm uygarlığının belirlediği birlik çizgisinde özenle korumuştu.” Ya sonra? Osmanlı’dan sonra ülkeler, birlik çizgisinden sapar. Dolayısıyla toplumsal ve politik bunalımlara düşerler. Çare, “ortak uygarlık bilinci”ne yeniden dönmek. Pakdil diyor ki: “Türkiye, bu ortak uygarlığın bilincine yeniden ve çağdaş bir sezişle varabilirse...”[32]

Son yüzyılın kördüğümlerinden biri Cumhuriyet mi acaba?

Müslüman uluslarla, Müslüman olmasalar da Batı sömürgeciliğine karşı bağımsızlık savaşı veren uluslarla da sıkı ilişkiler kurulmasını isteyen Pakdil için bu soru kanatıcı olmalı; çünkü, ayağımıza dolananın Batı olduğunu söylüyor Pakdil: “1923 devriminden beri, boynumuz ağrıdı Batı’ya bakmaktan.”[33] Bu bağlamda öncekilerden farkı yoktur Cumhuriyet’in: “Cumhuriyet döneminde Avrupa’da kalmış okumuşlarımızın da, öncekilerden farkları yoktu: Ne görmüşlerse aynının bizde de olmasını istiyorlardı; sanki bin yıllık uygarlığımız hiç olmamıştı; Tarihimiz, utanılacak bir geçmişti; ne yapıp yapıp Batılılara benzemeliydik!”[34] Peki, sonuç? “...bu yöneliş, ulusumuzun uygarlık değerleriyle çelişiyordu. Bundan olacak, ulusal bileşime de varılamadı.”[35]

Bu yüzdendir Maraş sokaklarında döşenen destan: “Maraş sokakları destan döşendi / Şapkanın reddine mütedairdi”.[36] Yine bundandır Âtıf Hoca’nın resmini yapması çocukların: “Ufuklarda yürürken gördüklerinden beri çocuklar / Habire yapıp duruyorlar Âtıf Hoca’nın resmini”.[37] Düşen gölgeler de Ankara İstiklal Mahkemesince idamına karar verilmiş Müslümanlardan başkası değildir: “Geçmeyegöreyim Ulucanlar’dan / Düşer yoluma gölgeleri tek tek”.[38] (Alıntılarda özgün yazıma uyuldu –NM).

Nuri Pakdil, bereketli bir yazı ve düşün adamı. Eserine çok yönden yaklaşılabilir. Yukarıda çizilen çerçeve içinden, onun diline, özel olarak da sözcük seçimiyle cümle kuruşuna yaklaşmak istiyorum.

Bir tespiti yeniden hatırlayalım önce: Türkiye’de dil politikaları Cumhuriyet projeksiyonundan ayrı düşünülemez. O projeksiyon da yaşananlardan kalkılarak bağımsızlık mücadelesi üzerine oturtulmuş bir projeksiyondur. Çağdaş ve laik bir toplum/ulus yaratılmasını amaçlar, fakat giderek iyice Batıcılığa ve laikçiliğe dönüşür.

Harf İnkılabı olsun, Türk Dil Kurumu olsun, Arapça ve Farsça sözcüklere yeni karşılıklar bulmak ve 194O’lı yıllardaki Öz Türkçecilik kampanyaları olsun bu sürecin taşlarıdır. Fakat bunlarla birlikte –adeta haftasına haftasına- döşenmiş başka taşlar da vardır: Anayasa’nın ikinci maddesinden “İslam” sözcüğünün kaldırılması, dinde reform olarak Arapça’nın ve dini unvanların yasaklanması, din derslerinin müfredattan çıkarılması, İlahiyat Fakültesi’nin enstitüye, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi, hafta tatilinin cumadan pazara alınması vb.

Öz Türkçecilik ise ayrı bir önem taşır konumuz açısından. Gerçi Cumhuriyet’le başlamaz; fazla uzağa gitmeden söylemek gerekirse Jön Türk döneminin Tasfiyecilik’ine dayanır. Tasfiyecilik, dili, Arapça ve Farsça’nın kurallarından hem de sözcüklerinden temizlemek, yerlerine de Türkçelerini gerekirse Doğu Türkçesinden alıp koymak ister. Arkasında Yusuf Akçura vardır. Akçura, Rusya’daki mücadelesinden sonuç alamayıp 1908’de, Hürriyet’le birlikte İstanbul’a göçmüş bir pantürkist. Dilciliği milliyetçi. Amacı, Türkleri dil aracılığıyla birleştirmek. Gelir gelmez Türk Derneği’ni kurar, daha sonra da Türk Yurdu (1911) ve Türk Ocağı (1912) içinde yer alır Akçura; çalışmalar da bu milliyetçi mahfillerde sürdürülür. Evet, Öz Türkçecilik Cumhuriyet’le başlamaz ama, üzerine Cumhuriyet projeksiyonuna uygun olarak laikçiliği de yüklenir, Tasfiyecilik’e rahmet okutur.

Tasfiyecilere sıkı eleştiri getiren isim, “Yeni Lisan”cı –bugünkü karşılığıyla Sade Dilci- Ömer Seyfettin’dir. “‘Dernek’in arkasına takılıp ... bundan bir düzine asır evvelki günleri yaşayan kavimdaşlarımızın yanına mı gidelim? Bu bir intihardır!” der. Sözcüklerin, kök bakımından önemli olmadığını söyler. Konuşma dilinde kullanılıp kullanılmadıklarına bakar. “Yeni Lisan”cı gençleri kastederek der ki: “...gençler ateş’in od’dan, keder’in kaygu’dan, Allah’ın Çalab’dan daha Türkçe olduğunu biliyorlardı. Selîkamıza [güzel söz söyleme ve yazma yeteneğimize -NM] inen her kelime Türkçe idi. Bir kökten, soydan olmakla beraber bugünkü lisanda yaşamayan kelimeleri kullanmak istemiyorduk.”[39]  

Bu eleştiriler TDK Türkçesi, Ataç Türkçesi diye de bildiğimiz Öz Türkçecilik için de geçerlidir. Hatta fazlası da söylenebilir: “Bin yıllık uygarlığımız hiç olmamıştır”, onun “tarih birikimi” hiç yoktur sanki; sözcükler öylesine çıkarılmak istenir dilden. Çıkarılır. Çıkarılamayanların ise din’le referansları unutturulmak istenir. Örnekse “kaza”[40], “mahrem”, “halk” sözcükleri. Bu sözcüklerin ilk/temel anlamları “Kamus-i Türkî”de hep din’e ait olup sonraki anlamlar da buna dayandırılırken, “Türkçe Sözlük”te ilk/temel anlam katiyen din’den çıkarılır ya da sözcüğün dini anlamı ile din dışı anlamı/anlamları, sözcük iki ayrı sözcükmüş gibi parçalanarak verilir.  

Şimdi soru: Anlam dünyası Vahy’e ve emek’e dayanan, mürşidi de ruh/maneviyat ve vicdan olan Nuri Pakdil, Öz Türkçeciliğe neden yüz vermekte?

Nuri Pakdil, “Sultan” yerine “Başkan” diyor. “Melaike” yerine “Gök erleri”. “Kuran” yerine “Mutlak Öğreti”. “Namaz” yerine “Tanrı Öğretisi”. “Peygamber” yerine “Önder”. “Ramazan” yerine galiba “Oruç Vâdisi” vb. Bunları anlıyorum. Bu ve benzeri örneklerden kalkarak Rasim Özdenören diyor ki: “Dili bu tür kullanımı onun bir başka yanını açığa vurur: O, hiçbir alanda, eskimişe, pörsümüşe itibar etmez; tersine eskimişe, pörsümüşe isyan eder. O, bu yeni diliyle İslâm’ı yeniden ifade etmeye çalışır.”[41] Rasim Özdenören’e de katılıyorum. Nuri Pakdil, kullanıla kullanıla yıpranmış, anlamları artık hissedilmez olmuş sözcüklerin yerine başkalarını kullanarak o gizlide kalmış anlamları çıkarıyor. “Kuran” yerine “Mutlak Öğreti” dendiğinde, sesleyegeldiğimiz sözcükte gizli kalan anlam öne çıkıyor. Farkına varılıyor.

Kimi sözcükleri alışılmadık biçimde (sessizliksizlik, duyuyorumcasına, yenidenlenen) çekmek; (→), (=), (+) gibi özel noktalama işaretleri kullanmak; iki noktaya (:) farklı görevler yüklemek; sözcük ve öbekleri bazen majüskül, bazen hece hece, bazen ilk hece veya harfleri atık (...Kay’dan Izılay’a inin...), bazen anlam çoğaltarak (y[-ık]ılan) yazmak; kimileyin darlaştırma kuralına uymamak (yeyince); kimileyin sözcükleri bitiştirmek (birsüre, dururdurmaz, arkaarkaya)... Hatta kimileyin metni baştan sona (Büyük Sorgu: s. 7-9; Simsiyah: s. 41-45), kimileyin de kısmen (Büyük Sorgu: s. 55-56, 72) hiç noktasız yazmak... da aynı amaca hizmet etmekte.

Anlıyorum, ama hak vermiyorum.

Özellikle yazım ve noktalamayla ilgili olanları hiç doğru bulmuyorum. Çünkü öyle peş peşe geliyorlar ki anlam köşeli çıksın için yapılanlar masum anlamı bile örter olacaklar neredeyse.

Sözcüklere gelince: anakara, anımsa(tıl)mak, bekinmek, bitimsizlik, çıngı, devingenleşmek, devinim, direnti, döndermek, eprimek, etkimek, gereksinmek, ırgalanma(k), içtören, imgelem, imgesel, konuşlanmak, kökenlenmek, olasılık, susku, ulamak, us, yeğni, yetenek, yılgı,...

Yine soru: Bu sözcükler hangi eskimiş/pörsümüş veya yıpranmış sözcüklerin yerine kullanılmakta acaba? Kıta mı eski? Hatırla(tıl)mak mı pörsümüş? Kapatılmak, sonsuzluk, kıvılcım mı yıpranmış?

Tuhaftır, bu dil özellikleri ve Öz Türkçecilik, Pakdil’in, referansı İslam olmayan yaşıtı kimi yazarlarda (Sevim Burak, Leyla Erbil, Orhan Duru, Ferit Edgü...) da var. Fakat onlar Modernist. Bunalım’larıyla çıktılar ayrıca. Çaresizliklerini ve yabancılaşmış ben’lerini anlattılar. Sosyo-tarihsel şartlara uzananları olduysa da çok sonra. Bu yüzden rüya dili gibi sayıklamalı ve kırık dökük bir dil baskındır hepsinde. Adeta Osmanlıdan devralınan her şeyi: maneviyat, ahlak, günlük hayat... ve dil: sözcük, sözdizimi, yazım, noktalama... kırmak, kırarak arınmak peşindedirler.

Nuri Pakdil’in hakkını yemek istemem. O bir dil emekçisidir.

Bu yazarlarla arasındaki benzerlik belki daha derinlerde bir sebebe dayanmakta.

Ben, ısrarının, maksadını zaafa uğratacağından endişe duymaktayım sadece.

Hece [Edebiyat Dergisi ve Nuri Pakdil Özel Sayısı] Sayı: 85, Ocak 2004

 


[1] Çarpışan Sesler/Otel Gören Defterler-1, Edebiyat Dergisi, Ankara, 1999, s. 83.

[2] Ahid Kulesi, Edebiyat Dergisi, Ankara, 1997, s. 73.

[3] Klas Duruş, Edebiyat Dergisi, Ankara, 1997, s. 13.

[4] Arap Saati, Edebiyat Dergisi, Ankara, 1997, s. 19.

[5] Klas Duruş, s. 39.

[6] Simsiyah/Otel Gören Defterler-4, Edebiyat Dergisi, Ankara, 2002, s. 93.

[7] Arap Saati, s. 13.

[8] Erol Deniz, “Bir Dergi Üstüne Tartışma”, Cumhuriyet, 24 Eylül 1977.

[9] Batı Notları, Edebiyat Dergisi, Ankara, üçüncü basım: 1997, s. 92.

[10] Çarpışan Sesler/Otel Gören Defterler-1, s. 36.

[11] Büyük Sorgu/Otel Gören Defterler-3, Edebiyat Dergisi, Ankara, 2002, s. 65.

[12] Klas Duruş, s. 73.

[13] Büyük Sorgu/Otel Gören Defterler-3, s. 64.

[14] Batı Notları, s. 83.

[15] Batı Notları, s. 92.

[16] Çarpışan Sesler/Otel Gören Defterler-1, s. 15.

[17] Klas Duruş, s. 15.

[18] Büyük Sorgu/Otel Gören Defterler-3, s. 79.

[19] Arap Saati, s. 13.

[20] Ahid Kulesi, s. 53.

[21] Klas Duruş, s. 71.

[22] Büyük Sorgu/Otel Gören Defterler-3, s. 23.

[23] Klas Duruş, s. 17.

[24] Osmanlı Simitçiler Kasidesi, Edebiyat Dergisi, Ankara, 1999, s. 49.

[25] Arap Saati, s. 67.

[26] Batı Notları, s. 33.

[27] Arap Saati, s. 39.

[28] Batı Notları, s. 46.

[29] Çarpışan Sesler/Otel Gören Defterler-1, s. 93-97.

[30] Batı Notları, s. 31.

[31] Batı Notları, s. 32-33.

[32] Batı Notları, s. 45-47.

[33] Batı Notları, s. 30.

[34] Batı Notları, s. 16.

[35] Batı Notları, s. 47.

[36] Ahid Kulesi, s. 77.

[37] Osmanlı Simitçiler Kasidesi, s. 51.

[38] Ahid Kulesi, s. 71.

[39] Ömer Seyfettin, Dil Konusunda Yazılar, Bilgi, Ankara, 1989, s. 86-87.

[40] Konuya “kazâ” sözcüğüyle dikkatimi çeken İbrahim Kardeş’tir: Yeni Şafak, 8 Temmuz 1995.

[41] Rasim Özdenören, “Tavır Koymanın Dili –Nuri Pakdil’in Denemeleri-, Yedi İklim, Ocak 1995, cilt: 8, sayı: 58, s. 10

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....