Menü
İYİ Kİ ALASKA'DA YAŞAMIYORUZ!  12 Kasım 2002 
Yeni Sakarya Yazıları 2002 • İYİ Kİ ALASKA'DA YAŞAMIYORUZ!  12 Kasım 2002 

İYİ Kİ ALASKA'DA YAŞAMIYORUZ!  12 Kasım 2002 

 

 

Siz de okudunuz: Şu on gün içinde önce İtalya, peşinden Endonezya, Keşmir, Japonya –bu yazıdan sonra bir yenisi eklenmediyse eğer- son olarak da Alaska sallandı.

Sallanmak nedir biliriz. Bilmediğimiz ne? Durulmak.

17 Ağustos’un üstümüzden geçeli neredeyse üç buçuk yıl olacak hâlâ durulamadık. Her gün sallanıyoruz. Defalarca kazılan yollarda sallanıyoruz. Çamur çökek içinde sallanıyoruz. Kalıcı konutlarımızı alamadıkça sallanıyoruz. Bir sallanmak ki ipte sallanmak hafif kalır yanında desek mübalağa olmaz. 

Hoş İtalya, Endonezya, Keşmir de, Japonya da, Alaska da bilmiyor durulmak nedir. Adamlar sallanmışlar ama yıkılmamışlar ki. Ayaktalar. Durulmak diye bir hasretten habersizler. Cahiller.    

Keşmir’de ölü yok. Japonya’da da yok. Alaska’da da. Olsaydı demiyorum, ölenlerimizi hatırlıyorum da hayret ediyorum. Endonezya’da sadece yaralı var. Onun da sayısı 35 (bir de yazıyla: otuz beş). İtalya –ki Etna tam gaz faaliyette orada, lav püskürtmekte boyuna, günde peş peşe iki yüz deprem oluyor- orda bile ölü sayısı 30 (yine yazıyla: otuz). Eğer anaokulu çökmeseydi 26’sı çocuk o 30 ölü de olmayacaktı. Gel de sorma: Öyleyse 17 Ağustos’ta biz neden 35 000 (yazıyla: otuz beş bin) can verdik toprağa? 

Düşünün: Alaska depreminin büyüklüğü 7.9 Richter. Süre, 30 saniye. Anayollarda iki metrelik yarıklar açılıyor. Tren yolları hasar görüyor. İnsanlar ayakta durmakta zorlanmış. Biri ittiriyor sanmışlar. Ayaklarından pata küte pataklanmışlar. Sanki falakadalar. Öyle bir his. Öyleyken deprem yüzyılın felaketi olmuyor. Petrol boru hattı otomatik alarma geçiyor anında çünkü. Kamu görevlileri de ne şaşkın ne de beceriksiz. Ertesi gün, belki ertesi günden de yakın hayat normale dönüyor.

Deprem derindeymiş de, nüfus yoğunluğu düşük bir bölgedeymiş de... Geçiniz efendim. İki metrelik yarıklar açılıyor, ama bütün hasar devrilen eşyadan, kırılan zücaciyeden ibaret. Haber böyle. Ayrıca, Alaska’da aynı fay üzerinde 1964’te de deprem oluyor. Büyüklüğü, 9.2. Hayatını kaybedense yüz otuz bir kişi.

Diyeceksiniz ki: Bunlar da deprem mi? Deprem dediğinin arkasından çile gelmeli.

Doğru valla!

Aradan üç küsur yıl geçse de eğitim prefabrik okullarda öylemesine yapılmalı örneğin.

Yalnız biz değil yollar da bıkmalı kazılıp örtülmekten. Toz yiyip toz içmeli insanlar, poliklinikler önünde kuyruk olmalılar.

Hayret! Trafolar yeni yeni yenileniyor. Suyla telefona uyulaydı ya! Ne bu acele? Kanalizasyon zaten fuzuli. Yapıldığı kadarıyla kalsa da olur. Belediyemiz, belediyemizin de vidanjörleri var çok şükür.    

Konya Valiliği’nden ev bekleyen hak sahiplerine bu dördüncü kışta da müjde yok. Evler natamam.

Benim bir Muzaffer Ağbi’m vardı. Midesinden şikâyetçiydi. Bir gün Neclâ’yla oturmuşlar karşılıklı. Neclâ da mide nedir iyi bilir. Konuşuyorlar. Bir biri sıralıyor kendisine dokunanları, bir biri. Sonra geçiyorlar tedaviye. Ne yaparlarsa diniyormuş ağrıları, bunları anlatıyorlar. Acı biber diyorlar, kuru ekmek diyorlar.Turşu. Bal. Süt. Elma. Ağrılarının mevsimleri de varmış. Onlardan da söz ediyorlar. Muzaffer Ağbi ne çekiyorsa galiba baharda çekiyormuş. Neclâ gülüyor. Baharda onunki de artıyor ama, onun çekisi yiyeceklerine dikkat etmemekten. “Çiğ biberin dokunduğunu biliyorum. Ama öyle seviyorum ki kahvaltıda. Bile bile yiyorum.” diyor.

Midem hayatta ağrımamış. Taşı bile öğütür derler ya öyle. Haliyle bu muhabbetin şaşkınıyım. Kılıçlamasına dalıyorum:

“Nasıl ağrır mide? Hangi ağrıya benzer?”

Muzaffer Ağbi’m –eski tüfek zaten- bir kızsın bana:

“Seninki de mide mi be!” diyor, “Ne gastrit bilirsin ne de ülser! Yaşamak mı bu?”

Allah Allah! Neden hatırladım şimdi Muzaffer Ağbi’mi? Rahmet mi istedi acep? 

Yeni Sakarya, 12 Kasım 2002

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....