Menü
MÜZİK BAŞKA  2 Mayıs 2013
Ada'dan • MÜZİK BAŞKA  2 Mayıs 2013

MÜZİK BAŞKA  2 Mayıs 2013

 

 

Mandolini vardı, çalar hem de sıralar arasında dolaşırdı Sevinç (Köprülü) Hanım, biz de sınıfça söylerdik. Orta ikide Basri (Güz) Bey geldi müziğe, çalmaz, söyletir, biz söylerken de her birimize eğilir kulak verirdi. Bir ders yine kaptırmışız, söylüyoruz: “Manastır’ın ortasında var bir havuz –canım havuz / Dimetoka kızları hepsi de yavuz –biz çalar oynarız”. Basri Bey de seslerimizi dinliyor; eğildi bana, eğilmesiyle çekilmesi bir oldu, “Sen sus!” dedi, “Sen söyleme. Kulaksızsın.”

O gün bugün müzikten korkarım. Mesafeliyimdir. Bir şey çalayım isterdim: ut, kanun; kulağım da sesimi katsın önüne, yol göstersin. Olmadı. Sevdiğim şarkılar vardır gerçi, onları mırıldanırım da, ama onlarda sevdiğim öncelikle sözdür, onu da müzik saymam. Müziği bilen, müzikten anlayan, söz desteği olmaksızın duyar müziği. Hisseder. Okur.

Neden yazıyorum bunları? Üniversitemiz Devlet Konservatuvarı’nın konseri vardı 29 Nisan akşamı, o vesileyle. Hazırlayıp yöneten ikili, Ferdi Koç’la Tuncay Kardaş’tı, onların uduyla kanununa Selahattin Ellek kemanıyla katıldı. Ritim sazlarda da Onur Şengül’le Onur Sancak yer aldı. Koro yoktu, fasıl yoktu, solist yoktu konserde. Sadece saz takımı vardı, besteler de onlar çalsın içindi.

Düşünün saz eserlerinden, saz semailerinden ve sirtolardan oluşan on dört eserli bir konserdi bu. Sözden destek almıyordu. İyi ki de almıyordu. Söz öne geçiyor o zaman. Oysa müzik başka. Daha derin. Daha kuşatıcı. Ve ötelerden. O akşam gördüm bunu. Sözsüz bunca parçayı birlikte dinlediğim daha önce olmadı hiç. Hatırlamıyorum. Fakat öyleyken her parçaya ben de müzik olup katıldım diyebilirim –kulaksız halimce tabii.

Makamların farkını bilmem; kimileyin şu, kimileyin bu sazın neden öne geçtiğini anlatamam; onların uyumunu dile getiremem; sonra hangisi saz eseri, hangisi saz semaisi, bunlardan da bihaberim; üstüne üstlük bir de kulaksızım; ben de kalkmış o müziği duyduğumu söylüyorum.

Eskiden programlar arasında üç beş dakikalık boşluklar olur, radyoevi saz eserleriyle doldururdu arayı –başı sonu belirsiz dımdımlar. Şimdi de oluyor mu? Saz eseri deyince onlar gelir aklıma. O akşam gördüm ki saz eseri, inişli çıkışlı, kâh işveli, kâh düşünceli, yavaş ve hızlı yekpare bir eser. Eser –hiç lamı cimi yok! Saz semaisi öyle değil; matlalı, nakaratlı bir kıta sanki. Hatta meyanlı. Dört mısra. Adeta sözleri yazılmamış bir şarkı o. Şairliğim olsaydı denerdim. Mesela Turgut Özüfler’in Hüzzam Saz Semaisi’ne. Saz eserlerinden de Göksel Baktagir’in uşşakı: “Gül Bahçesi” allak bullak etti. Sirtolar kolay. Onlar oyun havası. Şen şakraklar. Onları kolay tanıyorum. Oyun bilmeli de oynamalı insan.

Yine de itiraf ederim: Kimi eserlerin özel adları vardı, makamlarının yanı sıra verilmişti, o eserleri duymam daha kolay oldu. İlk üç eser Göksel Baktagir’in besteleriydi; ilki saz eseri, ikisi saz semaisiydi, adları: “Fırtına”, “Hazan” ve “Özlem”. Adları olmasaydı fırtınayı duyar mıydım yine? Ya hazanı? Özlemi? Duyacağımı söyleyemem. Güfte yerine mi geçti yoksa bu birer kelime?

Hissettiğim, salondaki pek çok kişinin benim gibi fasıldan geldiğimizdi. Normalde yersiz bir alkış yahut bestenin son notasını fark etmeyiş beklenirdi. Hayır, bir kişinin bile falsosu olmadı. Parçaları yavaşlatarak, ses düşürerek bitiriyorlardı, oradan mı yakalıyorduk alkış noktasını? Sonracığıma, sehpalarındaki nota yapracıklarını çeviriyorlardı beşi birden –onlar da bir çeşit işaret.  Hoş, sesin parça ortasında düştüğü, bitecekmiş izlenimi verdiği, tek saza geçtiği, hatta bir an durduğu, vazgeçip yeniden yola koyulduğu da olmuyor değildi. O eslerde bile aldanan, nasıl diyeyim: “fecr-i kâzib”e kanan olmadı. İzleyenlerin hemen yarısı konservatuvar öğrencileriydi, onlardan kopya mı çekiyorduk acaba?

Yalnız merak ediyorum: Programda yazılı son iki sirtonun biri Nedim Nalbantoğlu’nun Kürdilihicazkâr Saz Semaisi ile mi yahut diğer sirto ile mi birleştirildi? Belki de atlandı. Yazılı olandan bir eksikti galiba icra. Kopyaya gelir yanı yok ki bunun, haliyle öğrenemedim.

Yazdıklarım, işlerini ciddiye almış beş ehil insanın konseri hakkında değerlendirme değil. Öyle okunmasın. Bunlar, nihayetinde bir kulaksızın anıları, hevesleri, el yordamıyla yakaladıkları, yakalamak istedikleri. Cahilliği.

Ama çok samimi talebimdir: Hocaların gelecek konserleri de yine böyle olsun.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....