Menü
BUGÜN 12 MAYIS  12 Mayıs 2013
Ada'dan • BUGÜN 12 MAYIS  12 Mayıs 2013

BUGÜN 12 MAYIS  12 Mayıs 2013

 

 

“Havuzlu Çarşı’nın kuzey girişine karşı, hemen doğu çaprazında Esnaf Kefalet binası, içinde Merkez Karakolu; güney girişinin hemen bir pasaj ötesinde de Valilik, Emniyet Müdürlüğü. Tümen’den karakola getirdiler bizi, çok numaralı bir plaka arkasına birer birer geçirtip suretimizi çektiler, sonra da çarşı içinden kordon altında müdürlüğe götürdüler. Tarih, 12 Mayıs 1971. Nerden bilebilirdim, 12’sine, Mayıs’ına kadar tam iki yıl sonra o çarşıda kitapçılığa başlayacağımı! Nasıl ki Selimiye’ye, İstanbul Sıkıyönetim’e de götürüleceğimizi bilmiyorduk. Biri ben, TÖS’lü (Türkiye Öğretmenler Sendikası) üç öğretmeni okullarımızdan, Ahmet’i (Şahin) fabrikadan almışlardı, nedenini de söylemiyorlardı. İzmit’te Muzaffer (Şatır) Ağbi’yi, Selimiye’de de öğrenci Ahmet’i (Erdinç Balaban) kattılar yanımıza, TİP’lilerle (Türkiye İşçi Partisi) olduk altı kişi. Dönemin altı azılı Adapazarlısı. Kaçar mı devletin gözünden! Dokuz gün sonra çıkarıldığımız mahkemece de tutuklandık.

“Ağustos sonlarıydı, eylemlerimiz sıkıyönetimi gerektiren eylemlerden değilmiş meğer -Tüh! Saldılar, dosyayı da başlarından atarcasına Sakarya Ağır Ceza’ya gönderdiler. Sakarya bunu angarya görmüş olacak, ‘Ben de bakmam’ dedi, o da dosyayı yallah! Uyuşmazlık Mahkemesi’ne. Bu mahkeme, askerin mi, sivilin mi bakacağına karar verecek bir yüksek mahkeme imiş ve dosyalar biriktiğinde kurulurmuş –Ağır Ceza Reisi Kâzım Günay’ın demesi.”

Böyle başlıyor “Memleket Kitabevi”. On bölümünü yazdım, on üç, on dört bölümde tamamlarım herhalde. Bizim dükkânı anlatıyorum. Dükkânla birlikte kendimi de elbette. Huyum kurusun! Severim öğünmeyi. Dükkânla ben oluruz da şehir olmaz mı? Hatta ülke? Hatta kimi olaylarıyla küre? Bu ne ölçüsüzlük! Bu ne büyüklenmek! Kendini nasıl bir dev aynasında görmek! Pes yani!

11 Eylül 1973: Dükkânımız dördüncü ayını henüz doldurmuştu; Batı’nın serbest seçimle iktidara gelen ilk Marksist devlet başkanı Salvador Allende, Şili’de, Pinochet’nin CIA destekli askeri darbesine uğradı; fakat Başkanlık Sarayı’nda işgalcilerin teslim ol çağrısını reddedip intiharı seçti. Türkiye seçim sath-ı mailinde o zaman, Süleyman Demirel de Adalet Partisi Genel Başkanı, “Dürüverdiler defterini!” der, diyebilir Allende için. Beş yıl sonra bir daha kullanır Allende adını: Başbakan, Ecevitt’tir; yolsuzluk söylentileri, sağ-sol çatışmaları, cinayetler arttıkça artar. TÜSİAD’ın Ecevit’i eleştiren tam sayfa ilanları çıkar gazetelerde. Demirel, “Bunların sonu da Allende gibi olacak” der. Ahmet Kabaklı’ydı galiba, iki ismin seslerindeki ortaklığa dikkat çeker, Ecevit’e takılan o nahoş, yakışıksız “Büllende” lakabı böyle yerleşir.

5 Ocak 1977: Dükkânım bombalandı. İki hafta önce de saldırıya uğramış, vitrini indirilmiş, kitaplarına boya atılmıştı, biri ben, içindeki dört kişi dövülmüştük. İş başında, I. Milliyetçi Cephe Hükümeti. Başbakan, Demirel. Yardımcıları da Erbakan’la Türkeş.

Ne ilgisi var Allende’nin, Demirel’in ve iki yardımcısının ve Ecevit’in benimle? Dükkânım Ecevit’le mi ortak? Yahut hükümet mi verdi saldırı emrini? Saçma! Saçma tabii! Hiç ilgisi yok! Ben de ilgisi olduğu için yazmıyorum ki zaten. Peki, yazılmalı mı? Gevezelik ediyorum. Edilmeli mi? Bakınız, siz geçimlisiniz, yazmayabilirsiniz. Yazmayın. Siz kullanışlısınız, bindiğiniz arabanın türküsünü çığırabilirsiniz. Çığırın. Ben huysuzum, yazıyorum. 

Bugün, 12 Mayıs 2013. Dükkânımız kırk yılını bitirdi.

Kırk yıl iş değiştirmeden ayakta kalmış fazla işyeri yok şu şehirde. Hele hikâyesi şehrin, hatta ülkenin, hatta hatta kürenin hikâyesiyle iç içe geçmiş başka bir işyeri de yok. Kitabevi değil mübarek, memleket sanki.

Yanılıyor muyum?

Kimlerse onlar yazsınlar öyleyse nasıl kurulduklarını; aldıkları tehdit telefonlarını; okutmanlık taleplerinin “Onu alırsak bir de milliyetçi almamız gerekir” denerek üniversitece reddedildiğini; hem dükkâncı hem yazar olmanın sıkıntılarını; ihale almadan, resmi kurumlarla ilişkiye girmeden, okul çalışması yapmadan, sadece ve sadece bağımlılığı olmayan okurla ayakta kalmanın ne demek olduğunu; Ticaret ve Sanayi Odası’nda neler gördüklerini; ücretsiz dağıtılacak aylık bir gazetenin masrafı için her biri üç esnafın öğle yemeği tutarı kadar bağışlayacak yirmi beş iş adamı bulamadıklarını; şehir kültür ve sanatını iyileştirmek amacıyla başlattıkları hareketin nasıl ve kimler tarafından sabote edildiğini; merkezin taşradaki hempalarından neler çektiklerini; toptancılarını, müşterilerini, onlarda gördüklerini, onlarla zaman zaman nasıl papaz olduklarını; her çalışanı sigortaladıklarını; polisle, maliyeciyle toslaşmalarını; “Benden Selam Söyle Anadolu”ya kitabını sattıkları için mahkemeye çıktıklarını; önü pis diye dükkâna ceza kesmeye gelen görevliyi “Belediye temiz mi? Siz ona bakın önce!” diyerek gerisingeri gönderişini, gidenin ikinciye bu defa dokuz kişilik il hıfzısıhha heyeti halinde ve “Devlet geldi!” efelenmesiyle gelişini, efenin şimdi emekli oluğunu, süklüm püklümlüğünü; dükkânlarının müdavimlerini, siyasal, sosyal ağırlık değiştikçe onların da değiştiklerini, muhalifken hükümet sözcüsü kesilmelerini, yerlerini yenilere bırakıp adeta çay içmemişe döndüklerini; borç takanları, kleptomanları, palavracıları, sahtekârlarıyla yurdum insanlarını…

Ben unutmuyor, yazıyorum. Hatırlatıyorum. Kırk yıl sonra da hatırlatacağım.

Kimlerse onlar, onlar da yazsınlar canım. Hem ilgisiz ilgisiz yazsınlar. Okumaya hazırım.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....